Yeni Orta Doğu Düzeni ve Erdoğan Sonrasına Hazırlık

Ana muhalefet partisine yönelik kayyum uygulamaları, yeni anayasa tartışmaları ve Kürt sorununda yeniden açılan siyasi kanallar ilk bakışta birbirinden bağımsız gelişmeler gibi görünebilir. Oysa bunların aynı döneme denk gelmesi biraz büyük bir tesadüf olurdu. Tüm bunların gerisinde, yani büyük resimde Türkiye’nin siyasal ve ekonomik olarak yeni bir yapılanma sürecinden geçmesi yer alıyor.

Bu gelişmeleri açıklamak için bizim cenahın en yaygın tezlerinden biri, “Türkiye kapitalizminin yeni bir evreye girdiği ve siyasal alanın bu dönüşümün ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirildiği”dir. Yeni ihtiyaçlara uygun bir ekonomik düzenin kurulması, ucuz ve güvencesiz işgücü politikaları, devlet aygıtının merkezileştirilmesi ve sermaye için daha istikrarlı bir siyasal alan yaratılması, sürecin temel dinamikleri olarak görülüyor.

Gerçekten de Türkiye kapitalizmi son yirmi yılda farklı bir karakter kazandı. Savunma sanayii, enerji koridorları, lojistik merkez olma hedefi, Körfez sermayesiyle entegrasyon ve bölgesel ticaret ağları… Devletin yeniden yapılandırılması da bu dönüşümden bağımsız değil.

Yukarıda anlatılanları reddetmemekle birlikte meseleyi yalnızca Türkiye kapitalizminin girdiği yeni bir evre olarak görmek, Türkiye’yi bölgeden ve dünyadan yalıtarak ele almak olur. Açıklayayım.

CHP gibi sistem içi, sermaye düzeniyle temel bir çelişkisi olmayan bir partinin bile iktidar bloğu dışına itildiğini görüyoruz. CHP’nin siyasal alanda başkalaştırılması, yalnızca sermaye ihtiyaçlarıyla açıklanabilecek bir durum değil. CHP ne özel mülkiyete karşı ne de kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmayı hedefliyor. Bunlara rağmen siyasal alanı daraltılıyor ve etkisizleştiriliyor. 19 Mart sokak hareketi CHP’ye rağmen üniversite öğrencilerinin başlattığı, CHP’nin her gündemde kitleleri pasifize ettiğini unutmayalım.

Yakın zamanda Özgür Özel’in Newsweek’te kaleme aldığı yazı da bu durumu açık biçimde ortaya koyuyor. Özel, Türkiye’deki demokrasi mücadelesini doğrudan Avrupa Birliği ve NATO’nun güvenliğiyle ilişkilendirip, demokratik bir Türkiye’nin Atlantik ittifakının geleceği açısından kritik olduğunu savunuyor. Açıkçası yazıda “Türkiye’nin Batı ittifakı içerisindeki en güvenilir ortağı biz oluruz” mesajı veriyor. Benzer bir yaklaşımı geçtiğimiz yıl Ekrem İmamoğlu da Foreign Affairs’te dile getirmişti. İktidar ve muhalefet arasındaki siyasi rekabete rağmen, Türkiye’nin jeopolitik yönelimi konusunda her iki taraf da Batı eksenine bakıyor.

Türkiye’nin son on yılına damga vuran gelişmelerin merkezinde yalnızca iç siyaset değil; Suriye savaşı, Gazze’nin yıkımı, Irak’taki gelişmeler, İran-İsrail savaşı, İsrail’in Lübnan’ı işgali, enerji koridorları ve Orta Doğu’nun yeniden şekillendirilmesi bulunuyor. Kürt sorunu da artık yalnızca Türkiye’nin “iç sorun”u olmaktan çıktı, bölgesel bir jeopolitik mesele haline geldi. Yani Ankara’nın attığı birçok adım artık yalnızca Diyarbakır’ı değil; Kamışlı’yı, Erbil’i, Şam’ı ve Washington’u da ilgilendiriyor. Tam da bu nedenle bugün yeniden konuşulan çözüm süreci benzeri girişimleri yalnızca iç politik hesaplarla açıklamak yetersiz kalıyor.

Asıl Değişim Orta Doğu’da Yaşanıyor

Gazze’deki soykırım, İran’ın bölgesel konumundaki aşınma, Suriye’nin yeniden yapılandırılması ve yeni ticaret koridorlarının oluşturulması bölgedeki bütün aktörleri yeni pozisyonlar almaya itiyor. Bu çerçevede Türkiye de yeni bölgesel düzen içerisinde kendisine yer açmaya çalışıyor.

Son dönemde Trump ile Erdoğan arasındaki ilişki bu bağlamda okunmalıdır. Trump yönetiminin Türkiye’ye yaklaşımında demokrasi, hukuk veya insan haklarının değil, jeostratejik hesapların belirleyici olduğu görülüyor. Washington açısından Türkiye’nin önemi, Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu, enerji koridorları ve NATO’nun güney kanadı söz konusu olduğunda açığa çıkıyor.

Bu nedenle ABD’nin Ankara ile ilişkilerinde temel önceliğinin demokratikleşme değil istikrar ve işbirliği var. Hatta Trump döneminde Türkiye’ye verilen en önemli destek ekonomik ya da askeri değil, siyasal meşruiyet desteği oldu. Trump’ın Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin istikrar, ekonomik dinamizm ve bölgesel etki ürettiğini savunmuştu. Türkiye’yi NATO’nun kilit müttefiklerinden biri olarak tanımlamış ve F-35 programına dönüşün önünü açabilecek mesajlar vermişti. İçeride muhalefeti susturan ve anayasal sınırları zorlayan bir iktidar açısından uluslararası meşruiyet desteği son derece kritik bir işlev. Washington açısından önemli olan rejimin niteliğinden çok, yeni Orta Doğu düzeninin inşasında Türkiye’nin oynayacağı roldür.

Ancak burada öne çıkan nokta, bu meşruiyetin yalnızca Türkiye’nin iç siyasetiyle ilgili olmaması. Bu destek aynı zamanda Orta Doğu’da kurulmak istenen yeni bölgesel düzenle de ilgili. Trump’ın son dönemde İran ile kalıcı bir ateşkesin sağlanabilmesi için Orta Doğu ülkelerinin İbrahim Anlaşmalarına[1] katılması gerektiğini söylemesi, bölgeye nasıl baktığına dair önemli ipuçları veriyor. ABD, İsrail ile Arap ülkeleri arasında siyasi ve ekonomik ilişkilerin kurumsallaştığı yeni bir bölgesel düzen oluşturmayı hedefliyor. Bu nedenle Orta Doğu’da yaşanan gelişmeleri yalnızca ülkelerin kendi politikaları üzerinden değil, bölgenin yeniden şekillendiği daha geniş bir jeopolitik dönüşümün parçası olarak değerlendirmek gerekir.

Dikkat çekici gelişmelerden biri de Tom Barrack’ın son dönemde yaptığı açıklamalar. Barrack, bölgede uzun yıllardır sürdürülen sınır ve vekâlet savaşları düzeninin sürdürülebilir olmadığını, Orta Doğu’nun yeni bir siyasal mimariye doğru ilerlediğini vurguluyor. Barrack’ın sık sık “milletler sistemi” ve “bölgesel entegrasyon” vurgusu yapması da mevcut düzenin sorgulandığı bir döneme işaret ediyor.

Çünkü ABD’nin küresel stratejisi değişiyor. Washington son yıllarda Orta Doğu’daki askeri ve siyasi yükünü azaltmaya, kaynaklarını ise Çin rekabetine, Batı Yarım Küre’ye ve yeni teknolojik-ekonomik alanlara yönlendirmeye çalışıyor. (İran savaşı hariç.) ABD bölgeden tamamen çekilmeden maliyetli sorumluluklarını yerel aktörlere devretmeye çalışıyor. Bu nedenle Türkiye, İsrail ve Körfez ülkeleri yeni dönemde daha fazla sorumluluk almaya hazırlanıyor.

Türkiye’nin önüne konulan tablo, bazı yönleriyle Turgut Özal’ın Birinci Körfez Savaşı sırasında dile getirdiği “Bir koyup üç alacağız” anlayışını hatırlatıyor. O dönemde Türkiye, ABD öncülüğündeki yeni bölgesel düzene eklemlenerek ekonomik ve jeopolitik kazançlar elde etmeyi umuyordu. Bugün de benzer şekilde Ankara’nın, Orta Doğu’nun yeniden şekillendiği bir süreçte kendisini yeni güç dengelerinin merkezine yerleştirmeye çalıştığı görülüyor.

Türkiye sermayesinin önde gelen temsilcileri de dünya sisteminde yaşanan dönüşümün farkında. Vehbi Koç’un son dönemde yaptığı değerlendirmeler bu açıdan dikkat çekici. Koç, “Kartlar yeniden karılıyor”, “Birleşmiş Milletler’in ana çerçevesi ortadan kalktı” ve “Bu artık gücün kadar konuş dönemi” ifadeleriyle mevcut uluslararası düzenin çözülmekte olduğunu vurguluyor.

Benzer bir yaklaşımı Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı açıklamada da görmek mümkün. Kılıçdaroğlu, dünya dengelerinin değiştiğini, Orta Doğu’nun yeniden şekillendiğini ve Türkiye’nin bu süreçte kendi jeopolitik ağırlığını artırmak zorunda olduğunu söylüyor. “Küçülerek değil büyüyerek gitmek zorundayız” derken, Türkiye’nin yalnızca mevcut sınırları içerisinde değil, tarihsel ve bölgesel etki alanı içerisinde de yeniden konumlanması gerektiğine işaret ediyor. ABD, muhalefet ve sermaye çevrelerinden gelen bu farklı açıklamalar ortak bir zeminde buluşuyor: Dünya düzeninin değiştiği ve Türkiye’nin bu değişime göre yeni bir pozisyon alması düşüncesi yer alıyor…

Türkiye’nin son yıllarda izlediği politikalar da tam olarak bu değişen uluslararası ortam içerisinde okunmalı. Ankara yalnızca mevcut sorunlara cevap vermeye değil, yeniden dağıtılan jeopolitik kartlar içerisinde kendisine daha avantajlı bir konum elde etmeye çalışıyor.

Kürt sorunundaki yeni arayışları da bölgesel dönüşümün parçası olarak değerlendirmemiz gerekir. Suriye’de entegrasyon, Kürt hareketinin bölgesel konumu ve Türkiye’nin güvenlik öncelikleri birbirinden ayrı düşünülmemeli.

Buradan hareketle, Ankara’ya verilen uluslararası meşruiyet desteği ile içeride yürütülen siyasal yeniden yapılanma arasında bir ilişki kurmalıyız.

Elbette ortada kamuoyuna yansımış, kanıtlanmış bir anlaşma yok. Ancak gelişmelerin zamanlaması ve birbirleriyle olan ilişkisi birçok soruyu gündeme getiriyor.

Neden Kürt meselesinde yeni bir dönem tartışılıyor?

Neden anayasa tartışmaları aynı dönemde hız kazanıyor?

Neden siyasal alan yeniden yapılandırılıyor? (CHP ve mutlak butlan olayı)

Neden devlet aygıtı giderek daha merkezi ve kontrollü hale getiriliyor?

Bu soruların ortak noktası, Türkiye’nin yalnızca bugünü değil, Erdoğan sonrasını da düşünmeye başlamış olmasıdır.

Yirmi yılı aşkın süredir devlet mekanizmasını şekillendiren siyasi ve bürokratik ağlar açısından temel mesele, yalnızca mevcut iktidarın devamı değil. Aynı zamanda olası bir iktidar değişiminde ortaya çıkabilecek hesaplaşma risklerinin sınırlandırılması ve mevcut güç dengelerinin korunması.

Bu nedenle siyasal alan yalnızca seçimleri kazanmak için değil, rejimin geleceğini güvence altına almak için yeniden düzenleniyor.

Dolayısıyla bugün yaşananları ne yalnızca “Türkiye kapitalizminin ihtiyaçları” ne de yalnızca “ABD’nin bölgesel planları” ile açıklamak mümkün.

Karşımızda çok katmanlı bir süreç var:

Bir yanda ekonominin yeniden yapılandırılması,

Bir yanda devletin güvenlik ve rejim kaygıları,

Bir yanda Kürt sorununun jeopolitikleşmesi,

Bir yanda ise Orta Doğu’nun yeniden şekillenmesi.

Türkiye’nin bugünkü dönüşümü tam da bu dört dinamiğin kesişim noktasında ortaya çıkıyor.

Mesele yalnızca ekonomi değil.

Mesele yalnızca dış politika da değil.

Asıl mesele, değişen dünya sisteminde Türkiye devletinin kendisini hangi siyasal biçim altında yeniden örgütlemeye çalıştığıdır.

Bugün yaşanan bütün tartışmaların merkezinde de bu soru bulunuyor.


Kaynakça

Demiral, E. E. (2026, 29 Mayıs). Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi M. Koç anlatıyor: Dünyanın düzeni değişti, Türkiye tüm gücünü kullanmalı. Gazete Oksijen.

​Yan, S. (2026, 30 Mayıs). Erdogan is the real winner of Iran war. The Telegraph.

Yeğen, M. (2020). Kürt meselesi: Etnopolitikadan jeopolitiğe. Kürt Araştırmaları.

​Yıldırım, K. (2026, 23 Mayıs). Türkiye kapitalizmi ve mutlak butlan. Evrensel.

​Yıldırım, K. (2026, 4 Haziran). Türkiye kapitalizmi, yeni anayasa ve devlet aklı. Evrensel.

Cumhuriyet Halk Partisi. (2026, 9 Haziran). CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu: “Benim koltuk derdim yok; ahlaklı, erdemli bir kurultayı elbette yapacağız”. https://chp.org.tr/haberler/chp-genel-baskani-kemal-kilicdaroglu-benim-koltuk-derdim-yok-ahlakli-erdemli-bir-kurultayi-elbette-yapacagiz


[1] İbrahim Anlaşmaları: 2020’de ABD’nin arabuluculuğunda İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Fas gibi Arap ülkeleri arasında imzalanan, diplomatik ilişkilerin normalleşmesini ve ekonomik-siyasi iş birliğinin artırılmasını amaçlayan anlaşmalardır. ABD’nin bölgeyi İsrail merkezli yeni bir denge ve güvenlik düzenine göre yeniden şekillendirme girişimi olarak da görülür.