Orta Doğu’nun kadim coğrafyası, 2026 yılına girerken küresel sermayenin çoklu krizlerini aşmak adına başvurduğu “sürekli savaş” stratejisinin en vahşi sahnelerinden birine dönüşmüş durumda. ABD emperyalizmi, bölgedeki ileri karakolu konumundaki İsrail üzerinden İran’ı hedef alarak aslında sarsılan hegemonyasını restore etmeye çalışıyor. İran ABD-İsrail kanlı ittifakı tarafından uzun süredir de takip ediliyor. Bu yazıda İran’ın neden hedef alındığını, Direniş Ekseni’nin yok edilmesinin ardından ülkelerin nasıl zayıfladığını ve emperyalist kuşatmanın ardındaki kirli ticaret ağlarını anlatmaya çalıştık.
Amerikan emperyalizmi ve Siyonist İsrail ittifakı, bölgesel direniş güçlerini sistemli bir yok etme operasyonuyla hedef aldı. Suriye’de Esad yönetiminin devrilmesi ve öncesinde Hizbullah’ın güçlerini başka cephelere kaydırması stratejik kırılmaya yol açtı. Emperyalizmin planları, teknolojik istihbarat oyunlarıyla birleşerek, Direniş Ekseni’ni oluşturan tüm güçlerin tek tek hedef alınmasına zemin hazırladı.
İran’ın direniş ekseni, yıllar boyunca Irak, Suriye ve Lübnan hattı üzerinden bir köprü kurarak kendi savunma hatlarını oluşturdu. Ancak 7 Ekim 2023 süreciyle birlikte bu hat büyük bir sarsıntı geçirdi. Bu sarsıntının ve nihai çöküşün temel nedenlerinden biri, Hizbullah’ın İsrail ile tırmanan savaş sebebiyle askeri kadrosunun büyük bir kısmını Suriye’den çekerek Lübnan ve Filistin cephelerine kaydırması oldu.
Rusya’nın da dikkatini Ukrayna’daki savaşa vermesiyle Beşar Esad yönetimi sahada tamamen yalnız kaldı. Edinilen bilgilere göre Suriye’nin eski lideri Esad da ABD yaptırımlarından kaçacağını düşünerek ülkesindeki Direniş Ekseni unsurlarının geri çekilmesini istedi. Bu askeri boşluktan faydalanan rejim karşıtı silahlı gruplar, Aralık 2024’te Şam’ı ele geçirerek 61 yıllık Baas iktidarını devirdi. Esad’ın devrilmesi, İran’ın direniş ekseninin jeopolitik omurgasını tek bir darbede kırdı ve eksenin kolları arasındaki fiziksel bağlantıları kopardı.
Emperyalizmin Teknolojik Terörü
Suriye hattının çökmesiyle direnişin bileşenleri arasındaki lojistik ve iletişim ağı zayıfladı. Bu noktada İsrail, teknolojik üstünlüğünü ve elektronik harp yöntemlerini acımasızca devreye soktu. Siyonist rejim, yoğun telsiz istihbaratı ve sızma operasyonlarıyla direnişin komuta kademesini adeta kör etti. Eylül 2024’te Hizbullah savaşçılarının kullandığı çağrı cihazlarının eşzamanlı olarak patlatılması, emperyalist istihbaratın direniş ağlarına ne kadar derinden sızdığını açıkça kanıtladı. Bu teknolojik terör saldırısı ve iletişim ağlarının çökertilmesi, direnişçileri eşi benzeri görülmemiş bir güvenlik krizinin içine sürükledi.
Sistematik Suikastlar
İletişim ağları felç edilen ve Suriye üzerinden kurulan bütünlüğü bozulan Direniş Ekseni, emperyalizmin suikast makinesi karşısında açık hedef haline geldi. ABD ve İsrail ittifakı ekseni oluşturan tüm güçleri tek tek hedef alma stratejisini devreye soktu. Operasyonlar silsilesi sonucunda Temmuz 2024’te Hamas lideri İsmail Haniye Tahran’da katledildi. Ardından Eylül 2024’te Hizbullah lideri Hasan Nasrallah Beyrut’a düzenlenen devasa bir hava saldırısıyla hedef alındı. Ekim 2024’te Hamas lideri Yahya Sinvar Gazze’de hayatını kaybederken, Kassam Tugayları Komutanı Muhammed ed-Dayf da bu yok etme sürecinin hedeflerinden biri oldu.
Direnişin tüm kademelerini zayıflatan bu kanlı saldırı, nihayetinde 2026 yılının Mart ayında bizzat İran Dini Lideri Ali Hamaney’in Tahran’da ABD ve İsrail’in ortaklaşa yürüttüğü askeri operasyonda öldürülmesiyle en ileri boyuta ulaştı. Ortaya çıkan bu ağır tablo, emperyalist hegemonya planlarının Orta Doğu’da kendi çıkarları uğruna ne kadar vahşi yöntemlere başvurduğunu bir kez daha ispatladı. Suriye köprüsünün yıkılması ve lider kadrolarının tek tek ortadan kaldırılması, direniş ekseninin merkezi yapısını tamamen dağıttı.
Emperyalist Kuşatmanın Yeni Safhası
Bu saldırganlık sadece askeri bir gövde gösterisi değil. Aksine, Washington’ın Pasifik’te Çin’i çevreleme stratejisinde yaşadığı tıkanıklığı Orta Doğu’da kaos yaratarak aşma, enerji hatlarını yeniden dizayn etme ve yükselen bölgesel güçleri Batı merkezli finans-kapitalin boyunduruğu altında tutma operasyonudur. İsrail’in İran’ın stratejik noktalarına yönelik yaptığı saldırılar, “meşru müdafaa” retoriğinin ötesine geçerek, emperyalist merkezin bölge halklarına dayattığı topyekûn bir boyun eğdirme hamlesi olarak okunmalıdır.

Saldırganlığın Düğüm Noktası Enerji Ticareti
Bu saldırganlığın en kritik düğüm noktalarından birini şüphesiz enerji ticareti ve küresel petrol piyasalarının geleceği oluşturuyor. Dünya petrol trafiğinin can damarı olan Hürmüz Boğazı, bugün emperyalist güçler ile bölgesel direniş hatları arasındaki en sert bilek güreşine sahne oluyor. Küresel sermaye, enerji arzını kontrol altında tutarak hem Çin gibi rakiplerinin enerji maliyetlerini belirlemek hem de petrol fiyatlarındaki spekülatif dalgalanmalar üzerinden devasa kârlar elde etmek istiyor. İran’ın Hürmüz’ü kapatma potansiyeli, sadece bir askeri tehdit değil, dünya ekonomisinin damarlarına vurulacak bir neşter anlamı taşıyor. Bu durum, Batı metropollerindeki enflasyon krizini ve toplumsal huzursuzluğu tetiklerken, emperyalizmin kendi içindeki çelişkilerini de derinleştiriyor. Savaşın maliyeti her zamanki gibi işçi sınıfının ve yoksul halkların omuzlarına yıkılıyor.
Kanlı Denklemde İşbirlikçiler de Var
Körfez ülkelerinin bu kanlı denklemdeki pozisyonu ise tam bir işbirlikçilik ve varlık sancısı arasında kalıyor. Suudi Arabistan, BAE ve Katar gibi monarşiler, bir yandan ABD’nin güvenlik şemsiyesi altına sığınarak kendi hanedanlıklarını korumaya çalışırken, diğer yandan İran ile yaşanacak topyekûn bir savaşın kendi lüks tüketim ve inşaat cennetlerini yerle bir edeceğinin korkusunu yaşıyor. Bu ülkeler, İsrail ile yürüttükleri gizli-açık normalleşme süreçleriyle emperyalist kampın yerel payandaları haline gelmiş olsalar da, bölgesel bir yangının kendi petrol-dolar rejimlerini de küle çevireceğini biliyor. Dolayısıyla Körfez sermayesi, bir yandan emperyalizmin lojistik üssü işlevini görürken, diğer yandan asimetrik bir savaşın yıkıcı etkilerinden kaçınmak için ikili bir diplomasi yürütüyor. Ancak bu pragmatizm onları emperyalist planların piyonu olmaktan kurtarmaya yetmiyor.
Kapitalizm Yaşamak İçin Halkları Katlediyor
Sonuç olarak, bugün Tahran’dan Beyrut’a, Gazze’den Bağdat’a uzanan bu ateş hattı, ulus-devletlerin sınır aşan çatışmalarından ziyade, küresel kapitalizmin yaşamsal kriziyle doğrudan ilintilidir. Emperyalizmin İran’a yönelik her hamlesi, tüm bölgeye vurulmuş bir darbedir ve bu kuşatma sadece bir devlet aygıtını değil, bölgenin anti-emperyalist hafızasını ve direniş olanaklarını hedef almaktadır. Emperyalist merkezlerin “demokrasi” vaatleri kendi sömürgeci talan hedeflerini gizlemekten başka anlam taşımaz. Çözüm, bölge halklarının sermayenin bu kanlı oyununa karşı geliştireceği ortak sınıfsal tavır ve birleşik direniş hattında gizlidir. Aksi takdirde, enerji koridorları üzerindeki bu kavga, Orta Doğu’yu daha uzun yıllar boyunca küresel sistemin “feda edilebilir” bir şiddet sahası olarak tutmaya devam edecektir.


