Çabucak Yükselin Ey Özlemle Beklenen Fırtınalar!

“Tüm göçüp gitmiş kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker.”

-Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i

1968 Mayıs’ının sembol isimlerinden Daniel Cohn-Bendit1, seneler sonra kendisine mikrofon uzatıldığında “1968 Mayısı geride kaldı; bitti ve maziye karıştı. O dönemi yaşayanlar için harika bir deneyimdi, ancak artık sona erdi.” demişti.2 Peki gerçekten öyle mi? 1968 Mayıs’ını yaratan koşulların: emperyalist saldırganlık, kapitalist tahakküm, bürokratikleşmenin sürdüğü bir bağlamda, 1968 Mayısı’nın veya 1848’in, 1871’in, 1917’in, 1949’un, yenilgilerin veya zaferlerin hiçbir zaman gerçekten bittiğini veya biteceğini, söyleyebilir miyiz?

Fransa’da 29 Eylül günü liselilerin isyanıyla başlayan ve o günden beri Fransa’da işgal edilmemiş kampüs, barikat kurulmamış üniversite bırakmayan öğrenci isyanı, bu soruyu tekrar tekrar sormak durumunda bırakıyor herkesi. Çünkü 1968’i yaratan koşulların hâlâ sürmesinden öte, mücadele biçimleri ve referansları göz önüne alındığında, bu soru hâlâ tartışmalı gibi duruyor. Bu soruyu yanıtlamadan önce nesnemizi daha iyi kavramak adına, nesneyi oluşturan görüntü, kopuş ile içerik, süreklilik elemanlarını incelemek gereklidir.

Kopuşlar ve Süreklilikler

Kopuşların büyüsü bize her zaman aradaki süreklilikleri görmemizi engeller. Her kopuş kendini tarih yeniden başlıyormuş, sıfır noktasına geri dönülmüş gibi sunar. Ama kopuşlar, içerisinde bir süreklilik de taşır. Kopuşlar biçimlerde gerçekleşirken, süreklilikler içerikte kendisini saklar.

Nesneler tarihseldir, inşa olmuştur, kendini oluşturan niteliklerin sürekliliğini taşırlar. Nesnenin tarihselliği biçimin ötesinde, içerikte yer alan sürekliliğin ifadesidir. Burada nesneyi oluşturan, kopuş ve süreklilik, durumlarından hangisinin önce geldiği veya baskın olduğu sorusu gereksizdir, gerçekliği bütünlüklü, ilişkisel bir şekilde görmek istiyorsak nesneyi oluşturan bu iki durumu birlikte görmeliyiz.

Pierre Bourdieu sosyoloji pratiğindeki kopuş ve sürekliliklerin konumunu tartışmak için şu sözleri söyler: ”Sosyoloji pratiğinde hep sürekiliklerle karşı karşıya kalırız, oysa toplumsal dünya farklılıklar üretir. Sorun toplumsal dünyanın bu farklılıkları neden ve nasıl ürettiğidir.”3 Toplumsal dünya görünürde farklılıklardan oluşur fakat var olan farklılıklar arasında bir süreklilik yokmuş gibi bir metafizik büyülenme de oluşur. Farklılıklara ilişkisel bir biçimde baktığımızda süreklilikler görürüz, toplumsal dünyayı bilimsel olarak kavramak isteyen birisi metafizik büyülenme yaratan farklılıkların arkasındaki süreklilikleri görmelidir. Tabii bunu yaparken kopuşlar, yani toplumsal dünyadaki farklılıklar da bize “her şey”i “hiç”ten ayırma imkanı tanır.

İncelediğimiz nesneye geri dönersek, bir yanda bu döneme özgü, içerisinde bulunduğumuz dönemin bütün niteliğini içerisinde taşıyan bir mücadele kendini görünür kılarken, diğer yanda da bu görüntünün içerisinde bir mücadele tarihi vardır. Yani dönemin koşullarıyla yoğrulmuş bir kuşak, bir kuşağın dili görünürde kendini gösterirken diğer yanda 1848 devrimlerinden miras kalmış barikat savaşını, yani iki sınıfın politik olarak karşı karşıya gelişinin somut halini, 1968’in sloganlarının günümüze uyarlanışını, 1968’in sitüasyonist gençliğinin posterlerinin uyarlamalarını görürüz.

Tarihten Bir Kaldırım Taşı: Liselilerin İsyanı

Fransa’da geçtiğimiz yıllarda belirli şekillerde hareketlenen gençlik, bugünlerde kendisine uygulanan baskı ve şiddet ölçüsünde bir hareketlenmeye başladı. Bu hareketlenme kısa sürede bir kitle hareketine evrildi ve bu kitle hareketiyle öğrenciler Fransa’daki kampüslerin neredeyse hepsinin önünde barikatlar kurarak blokaj uyguladı, o güne kadar daha önce işgal edilmemiş kampüsler bile işgal edildi.

Öncelikle üniversite öğrencilerinin hareketi, Eylül ayındaki “Stop Bienvenue en France” (Fransa’ya hoşgeldiniz’e dur) kampanyasıyla başlamıştı. “Bienvenue en France” (Fransa’ya hoşgeldiniz) yasası, Fransa’da eğitim gören yabancı öğrencilerin, Avrupa Birliği vatandaşı öğrencilerden 17 kat daha fazla eğitim harcı ücreti ödemesini öngören bir yasaydı. Bir süredir bu yasayı uygulama okulların insiyatifine bırakılmıştı, bu sene ise bu uygulama her okula zorunlu kılındı. Yani Avrupa Birliği vatandaşı bir öğrenci eğitim harcı için 256 Euro öderken, yabancı öğrenci aynı eğitim için 3000 Euro’nun üzerinde ücretler ödüyordu. Bu ırkçı ve ayrımcı yasaya karşı 9 Eylül 15 Eylül ve 29 Eylül günleri kampüs blokajları düzenlendi.

Bu sırada itfaiyecilerin ve kamu sektörünün grevi 29 Eylül’de gerçekleşiyordu. Yaz orman yangınlarında hektarlarca ormanlar yanarken canlarını dişlerine takarak mücadele vermiş itfaiyeciler, büyük yangınlara karşı hazırlığın yapılmaması ve hükümetin canlarını hiçe saymasından dolayı seslerini duyurmak için greve çıkmışlardı. Bunun yanında bir başka şok edici gelişme, kamu sektöründeki bütçe planlamasıyla gelmişti. Hükümetin bütçe planlamalarında 2029 yılında kamu sektöründen 459 milyon Euro “tasarruf” öngörmesi, binlerce kamu emekçisinin işsiz kalacağı, işine devam edenlerin de koşullarının daha kötüye gideceği ve güvencesizleşeceği anlamına geliyordu. Kamu sektörü işçileri de bütçe planlamalarına karşı greve çıktı.

Lise öğrencilerinin hareketi ise yine bu hareketlerin gerçekleştiği 29 Eylül günü başladı. Lise öğrencilerinin ise dile getirdikleri talepler kendi koşullarına içkin ekonomik sorunlardan geliyordu. Bu sorunlar arasında eğitimci sayısının yetersizliği, bina ve altyapı hizmetlerinin yetersizliği, üniversiteye giriş sisteminde ayrıcalıkların kayırılması, yani aslında kısılmaya çalışılan kamu bütçesinin bile halihazırda çözmek adına yetersiz olduğu bir sorunlar zinciri vardı. Eylemler arasındaki ilişkisellik göz önüne alındığında aslında lise öğrencilerinin hareketi kaçınılmaz gibiydi, çünkü bu eylemler dizisinin hiçbirinden bağımsız değildi liselerin durumu.

29 Eylül günü liselerde gerçekleşen eylemlerde polisin şiddetli saldırısıyla birlikte çok daha fazla kişi harekete geçti. Sınıf hareketi, öğrenci hareketi süren bütün toplumsal mücadeleler liselilerle dayanışmaya yönelik aksiyona geçti. 1 Ekim’den itibaren lise-üniversite öğrencileri birlikte polis ve devlet şiddetine karşı, liselilerin haklı taleplerinin şiddetle susturulmaması için kampüslerinin önünde barikatlar kurarak blokajlara başladılar. 1 Ekim’den beri neredeyse Fransa’daki okulların tamamı blokaj halinde, 6 Ekim günü 2000 okul bloke edildi, blokajların başlangıcından itibaren eylemler çeşitli ülkelere de yayıldı. Almanya’da 12 Ekim Pazartesi günü Berlin’de bir Fransız okulu, sonrasında 14 Ekim günü ise Hamburg’ta bir okul bloke edildi. İtalya’da ise 14 Ekim itibarıyla 30’a yakın okul işgali ve 20’den fazla üniversite grevi gerçekleşti. 17 Ekim günü Sarı Yelekliler, sendikacılar öğrenciler herkes sokakta, direniş yayılmaya, yaygınlaşarak büyümeye devam ediyor. Fransa’da eğitime ara verildi ve herkes şu an her eylemden sonra belirlenen kitlesel eylem çağrılarını bekliyor.

Tarih çok geç olmasına rağmen konfederasyonlar 5 Kasım gününü kamu sektörü için grev tarihi olarak belirledi, herkesin sokakta olacağı kitlesel bir hareketin olması kaçınılmaz ama şu an öğrenci hareketinin estirdiği rüzgarı arkasına almak yerine 5 Kasım gibi uzak bir tarihin belirlenmesi de çok ciddi riskleri barındırıyor.

Kaldırım Taşlarının Altında Öfke Var!

Fotoğraf: 1968’in sembolleşmiş “Kaldırım Taşlarının Altında Plaj Var” sloganının günümüze uyarlanışı: “Kaldırım Taşlarının Altında Öfke Var”

Başta sorduğumuz soruya geri dönecek olursak, gerçekten 1968’in bittiği veya biteceği söylenebilir mi? Bir yandan Daniel Cohn-Bendit’in söylediği görünürde doğru olsa da özünde yanlıştır ve tarih sona erene kadar söylediği şey yanlış kalmaya devam edecektir. Sadece 1968 Mayısı değil, 1830 da 1848 de 1871 de 1917 de 1949 da, bunların yanında tarihi köklerinden sarsmış başka momentler de asla sona ermemiştir, fırlatılan her taşta, kurulan her barikatta, yakılan her ateşte bu momentlerin yarattığı ruh gizlidir. Bu momentlerin hepsi kendini toplumsal mücadelelerdeki en ufak müdahalelerde bile kendini yeniden canlandırır, alev gibi sürekli yeniden tutuşur.4 Yani Daniel Cohn-Bendit yanılır, çünkü 1968’den sonra her hareketin içerisinde 1968’i taşıyacağına dair bir sürekliliği görmez. Bugün direnen öğrencilerin mücadele biçimlerinde, sahiplendikleri dilde, hatta serigrafi yöntemiyle bastıkları afişlerde bile 1968 vardır. Fakat diğer yönden Cohn-Bendit’in söylemi, içerisinde haklı bir kısım da barındırır.

Daniel Cohn-Bendit neden bir yönüyle haklıdır?

68 Mayısı, içerisine doğduğu toplumsal koşullar ile var olmuş ama aynı zamanda o koşulları da var etmiştir. Yani sertçe esen özgürlükçü bir hava, halkların ulusal kurtuluş hareketleri ve emperyalist merkezlerde devrimci-direnişçi toplumsal mücadeleler; bunların hepsi, 1968’i mümkün kılan ve aynı zamanda 1968’in bunları mümkün kıldığı bir öznellik yaratmıştır. 1968’in yarattığı öznellik, yaktıkları ateşten geleceği gören, umutla mobilize olmuş, güzergahı değişim olan bir hareket ve bir kuşağı oluşturuyordu fakat bugüne baktığımız zaman bu öznelliğin değiştiğini görüyoruz. Nesnellik açısından ise; Marcuse, 1968’deki muhalefetin “çok iyi işleyen bir refah toplumunun bütününe karşı” geliştiğini söylerken 1968’in özgüllüğünü ve günümüzün mücadelesinin özgül koşullarından nesnel farkını çok iyi biçimde ortaya koyuyordu aslında.5

Şimdi ise baktığımız zaman gençlik mücadelesinde oldukça farklı bir yapıyı yoğurmaktadır. Bir yanda karşılarında kanaatleriyle, kurduğu küresel sömürü ağlarıyla kapitalizmin günümüzdeki ekonomi programı neoliberalizm varken, diğer yanda ise bunu çok iyi koruyan bir fiziki ve sembolik baskı araçlarının hareket ettiricisi yine tarihsel olarak hatalarından ders çıkarmış bir devlet vardır. 1968 ile günümüzün farkı aslında tam bu bağlamdaki farkta açığa çıkar. Bugüne baktığımızda aslında kamu işçilerinin de liselilerin de üniversite öğrencilerinin de talepleri oldukça yaşamsal, ekonomik talepler olduğunu görürüz. Geleceğe doğru gidiş yerine aslında bugünün haklarını ve yaşamsal koşullarını korumak daha öne çıkmıştır. İleriye doğru bir atılımdan ziyade bir savunma savaşıdır bugünkü savaş.

Bağlam elbette farklıdır fakat bunların ötesinde insanların bir şeyleri gerçekleştirmek ve değiştirmek adına müdahalede bulunmaları, 1968’in bitmediğine ama aynı zamanda geçmişin biçiminden değiştiğine yani kopuş ve sürekliliklerin iç içe geçmiş yapısına bir işarettir. Bağlam değişmiştir, mücadele edilen yapı farklı bir içeriğe evrilmiştir fakat referans noktası, atılan kaldırım taşlarına saklanmış ruh aynıdır: 1968 Mayısı’nda kaldırım taşlarının altında “plaj” (plage) varken, seneler sonra bugün kaldırım taşlarının altında olan şey “öfke” (rage) olmuştur. Bundan dolayı 1830, 1848, 1871, 1917, 1949, 1968 bitmemiştir. Bugün; molotoflarıyla sokakları yakanlar, 1848’de barikatlarda çatışan işçilerdir, Marsilya’da belediye binasını ele geçirenler 1871’in komünarlarıdır, lise-üniversite kampüslerini işgal eden, kampüslerinin önüne barikat kuran öğrenciler ise 1968’deki “goşist” öğrenciler, 1968’deki “groupuscule”lardır (grupçuklar).6

Fotoğraf: “Kahrolsun Oligarşi”

  1. 1968’in “Kızıl Dany”si Daniel Cohn-Bendit, seneler sonra zamanında benimsediği devrimci, anarşist çizgiden uzaklaşmış ve liberal çizgide olan Almanya’daki Yeşil Parti’ye geçmiştir. Bugün Avrupa Parlemento’sunda Alman yeşillerini temsil etmektedir. ↩︎
  2. https://cafebabel.com/fr/article/daniel-cohn-bendit-mai-68-cest-termine-fini-passe-5ae0069df723b35a145e0ede/index.html ↩︎
  3. Bourdieu, Pierre. (1981-1983) Sociologie générale, Cours au Collège de France (ss. 310) ↩︎
  4. Bachelard, G. (2023)[1961]. Mumun Alevi (I. Ergüden, Trans.) Minotor Kitap. ↩︎
  5. Marcuse, H. (2019)[1969]. Özgürlük Üzerine Bir Deneme (p. 57). Ayrıntı Yayınları. ↩︎
  6. 1968 Mayısı’nda hareketlenen öğrenciler; aşırı radikal solcular, “goşistler” ve “dar gruplar” şeklinde ifadelerle küçümsenmek istenmişti. ↩︎