Egemenler Neden Rahatsız Oldu? Sınıfın Organik Aydını: İmran Deniz Göktaş

Geçtiğimiz günlerde yayınlanan, İmran Deniz Göktaş tarafından hazırlanmış “Ölü Deniz” başlıklı stand-up gösterisi, birçok kişiyi güldürmeyi bunun yanında da bir o kadar az kişiyi de rahatsız etmeyi başardı. Büyük bir kesim insanın, gösterisinin ücretsiz bir şekilde Youtube üzerinden yayınlanmasıyla birlikte tanıdığı Deniz Göktaş, önce devlet tarafından gösterileri sansüre maruz bırakıldı, soruşturma açıldı, sonra da gözaltına alınıp tutuklandı.

Bir yanda büyük bir kesim, geçim sıkıntısı, eşitsizlikler, iktidarın baskı ve şiddeti gibi konulara değinilen gösteride kendi duygu ve düşüncelerinin bir performans aracılığıyla ifadesine tanık olmuşken; diğer yanda Deniz Göktaş’ın kendisi anlatılarını doğrular cinsten bir baskıya maruz kalmıştı. Deniz Göktaş, yarattığı etki, faaliyetinin içeriği, geldiği sınıfsal pozisyon açısından Antonio Gramsci’nin organik aydın kavramsallaştırmasına uyum sağlayacak bir duruş çizdi.

Bugün bu yazıda Gramsci’nin aydın kavramı üzerine, bu kavrama katkılarına, toplumsal değişim ve dönüşümde aydınların rolüne ve İmran Deniz Göktaş’ın bu kavramsallaştırma içerisinde nereye oturduğuna değineceğiz. Aydının rolünü incelerken, aslında aydının yarattığı başat etkilerden olan rahatsızlığın -egemenler için bir rahatsızlık- neden oluştuğuna, egemenlerin neden bu gösteriden rahatsız olduğundan bahsedeceğiz.

Aydın

Aydın kavramı Antonio Gramsci’nin teorik ve politik çerçevesinde kritik bir konumdadır. Gramsci’nin kullandığı aydın (intellectuel) kavramı, “anlamak”, “algılamak”, “farkına varmak” anlamlarına gelen Latince’deki intelligere fiiline dayanır. Gramsci’nin bu kavramı kendi teorik ve politik çerçevesine entegre etmesinden önce, aydın veya bir grup olarak entelijansiya, bilgi üretme kapasitesi olan, kafa emeği harcayan bir toplumsal kategoriyi ifade etmiştir. Gramsci ise kafasıyla çalışan/koluyla çalışan ayrımını reddederek, bu iki kavramın sadece birbirinin tamamlayıcısı olması gerektiğini tartışır.1 Yani Gramsci, teori ile pratiği birbirinden ayırmayan praksis felsefecisinin nesneyi kavrayışı gibi, kafa emeği ile kol emeğini ayırmadan, birlikte ele alır. Buradan yola çıkarak aydın olmanın bütün bir topluma içkin olduğunu, herkesin asgari düzeyde bir düşünsel faaliyette bulunduğu için aydın olduğunu fakat herkesin aydınca bir işlevinin olmayabileceğini ifade eder; tıpkı herkesin zaman zaman tavada iki yumurta pişirme ya da ceketindeki bir yırtığı onarma zorunda kalabildiği, ama gene de herkesin aşçı ya da terzi olduğunun söylenemeyeceği gibi.2

Gramsci’nin aydın kavrayışı, aydın kavramı üzerine olan geçmiş kanaatleri yıkması açısından oldukça değerlidir. Aydın kategorisi, o güne kadar içerisinde bulunduğu toplumsal koşullardan izole, ayrıcalıklı, sınıftan ve iktidar ilişkilerinden bağımsız bir pozisyon olarak tanımlanmış ve kavranmıştır. Aydın kategorisinin entelektüel faaliyeti, bu geleneksel kavrayıştan ötürü, hep sorgulanamaz ve nesnel gerçeklik olarak tesis olmuştur. Aydın, içerisinde bulunduğu farklı toplumsal pozisyon ve koşullardan bağımsız, filozof-kral çerçevesinde ele alınmıştır. Bu geleneksel kavrayışa karşın Gramsci, entelektüel faaliyetin asla toplumsal koşul ve ilişkilerden bağımsız olamayacağını öne sürer. Bu çerçevede bilgiyi üreten aydının da toplum içerisinde bir pozisyon sahibi olduğu ve o pozisyon ölçüsünde bilgi üretiminin de şekilleneceğini tartışır.

Geleneksel/Organik Aydın

Gramsci’nin aydın kategorisine temel olarak yüklediği işlev, kitleleri etkileme işlevidir. Asgari entelektüel faaliyet ile aydın işlevi oluşturmak arasındaki temel fark, etkileme kapasitesinden gelir. Her aydın  içerisinde bulunduğu pozisyona bağlı olarak kitleleri bir biçimiyle belirli bir toplumsal grup ölçüsünde etkilemektedir. Bu noktada Gramsci, aydının toplumsal koşul ve ilişkilerden bağımsız olamayacağını ifade eden geleneksel/organik aydın kavramsallaştırmalarını sunar. Geleneksel/organik aydın kavramsallaştırmaları, aydın kategorisine dair ilişkisel, kanaatlerden arınmış, bilimsel bir kavrayışı içerir.

Geleneksel aydın, geleneksel aydın kavrayışının tanımladığı, izole, bağlamdan soyutlanmış, kendini tarafsız gibi sunan aydın tipini ifade eder. Geleneksel aydın, nesnel gibi gözükür, argümanlarını sağduyunun yansımasıymış olarak tartışır fakat özünde egemen düzenin nesnelliğinin bir yeniden üretim memurudur. Geleneksel aydın, egemen düzenin hegemonyasını yani yönetmek için gereken rızasını yeniden üretir. Geleneksel aydının nesnellik olarak gördüğü ve sahiplendiği anlatı, egemen düzenin işleyişini sağlayan rıza mekanizmalarındandır.

Bunun yanında ise organik aydın tanımı; tarafı olan, yönelim ve konumlanışları bir sınıf ölçüsünde şekillenen bir aydın türünü ifade eder. Organik aydın içinden geldiği sınıf çerçevesinde halkı etkileyen ve geleneksel aydındaki düşünsel yeniden üretim yerine düşünsel üretim gerçekleştiren aydın tipidir. Organik aydın, halkı etkileme konusunda geleneksel aydından farklı olarak içerisinde bulunduğu düzeni rasyonalize etmeye çalışmaktan öte bağlı olduğu sınıfın çıkarlarına yönelik düşünsel üretim gerçekleştirir, içerisinden geldiği sınıfsal pozisyonun çıkarları çerçevesinde düzeni şekillendirmeye yönelik bir çaba içerisindedir. Politik mücadele içerisinde aydın kategorisine önemli bir rol atfeden ve hatta bunun vazgeçilmez parçası olarak gören Gramsci, organik aydın kategorisini ise kendi Marksist praksisinin bir parçası haline getirerek işçi sınıfının toplumu değiştirme ve dönüştürmesi yolunda belirleyici bir faktör olarak görür.

İşçi Sınıfının Organik Aydını

İşçi sınıfı mücadele tarihinde de işçi sınıfının organik aydınları, toplumsal dönüşümün yoğunlaştığı sözcüler olarak var olmuşlardır ve bugün hâlâ işçi sınıfının iktidar mücadelesinde de var olmaya devam etmektedirler. İşçi sınıfının organik aydınları, işçi sınıfının sorunlarını, egemen sınıfların baskılarını, işçi sınıfının istek ve yönelimlerini entelektüel faaliyetlerinin merkezine alarak toplumu etkilemeye yönelik düşünsel üretim gerçekleştirirler. İşçi sınıfının organik aydınının mücadeleye verdiği katkı sadece kağıt üzerinde de değildir, bizzat mücadelenin örgütlenmesinde aktif rol alır, masabaşı sosyalisti gibi kendi faaliyetini teori ile sınırlandırmazlar.

İşçi sınıfı mücadele tarihi, Henri Barbusse, İbrahim Kaypakkaya, Zeki Sarıhan, Hikmet Kıvılcımlı gibi birçok organik aydın yetiştirmiş ve yetiştirmeye de devam etmektedir. Onların sahip olduğu organik aydın pozisyonu, işçi ve köylü sınıfları içerisinden gelmelerinden de öte bu sınıfların iktidar mücadelesi çerçevesinde düşünsel üretim yapmalarından gelir.

Sendikaların dayanışma gecelerinde gösteriler yapan, gösterilerinin içeriğini hem egemenlere karşı eleştirel hem de halkın sorunlarını vurgulayacak şekilde kurgulayan, madun değil egemenleri parodileştiren Deniz Göktaş da; taşıdığı tüm özelliklerle ve kitlede yarattığı etkiyle birlikte işçi sınıfının organik aydınlarından birisi haline gelmiştir. Deniz Göktaş’ın yasaklamalarla, sansürlerle, devletin baskı ve şiddetinin hedefi olmasıyla gündeme gelen son gösterisi “Ölü Deniz” gösterisinde işçi sınıfının organik aydınına içkin bir edim vardır. Deniz Göktaş şakaları aracılığıyla bir yandan iktidarın baskıcı biçimini ve halk düşmanı politikalarını gözler önüne sererken diğer yandan da işçi sınıfının en gündelik sorunları olan çeteleşme, ekonomik eşitsizliklerin yarattığı çeşitli sorunlara değiniyor. Bunları yaparken de İlber Ortaylı, Celal Şengör gibi egemen sınıfların doksozoflarını -genel geçer kanaat teknisyenleri-3 da teşhir ediyor.

Deniz Göktaş’ın organik aydınlık pozisyonu tabii ki son gösterisine indirgenemez, onun entelektüel faaliyetini işçi direnişleriyle, sendikalarla, toplumsal hareketlerle buluşturmasıyla, bu özellik zaten kendisinde hep var olmuştur fakat kitlelerde yarattığı etki ve çıkardığı ses açısından son gösterisi onun için ayrıcalıklı bir aşamaya ulaştı. Üzerine şaka yaptığı konular ve sarf ettiği düşünsel emek, son gösterisine kadar yine hep halkın sorun ve yönelimleriyle ilgili oldu fakat artık bu gösteriden sonra bunları kitlelere taşıyabilme ve etkileyebilme gücü apayrı bir seviyeye ulaştı. Bugünden baktığımız zaman görüyoruz ki sol retoriği siyasetlerinin aracı haline getiren düzen partilerinin bile yanında durmak için sıraya girdiği bir figür haline geldi Deniz Göktaş. Bunun yanında devletin sezdiği tehdit ve buna karşı aldığı sansür ile başlayıp tutuklamaya kadar giden olağanüstü tedbirleri -bu tedbirlerin uzun süredir uygulanmasıyla olağan hale geldiği de söylenebilir- ile de yarattığı etkiyi görüyoruz.

Rahatsız Edici Bir Olgu: Hakikat

Peki egemenler neden rahatsız oldu? Egemenlerin tarihin her aşamasında rahatsız olduğu hakikatten rahatsız oldular. Angaje entelektüelin düşünsel pratiğiyle halkın hakikatini sunmasından, genelgeçer kanaatlerine karşı hakikatin ses getirmesinden rahatsız oldular. Bunun en büyük sebebi, Pierre Bourdieu’nün de bahsettiği gibi, bütün egemenlerin güçlerinin azımsanamayacak kadar büyük bir kısmını o güce temel teşkil eden mekanizmaların yanlış tanınmasına borçlu olmalarından gelir.4Egemenler bundan dolayı kanaatlerine zarar verecek her türlü hakikatten rahatsız olurlar. Çünkü; halk egemenlerin tahakküm ve sömürü mekanizmalarını ne kadar iyi tanırsa, o ölçüde egemenlere karşı harekete geçecektir, halk egemenlerin ne kadar zayıf olduğunu, kağıttan kaplanlar olduklarını ne kadar iyi görürse o ölçüde direnişe geçecektir.

İşçi sınıfının organik aydının da aslında her şeyden öte temel etkisi hakikatin arkasında durmasından gelir. İşçi sınıfının organik aydınının entelektüel faaliyetine entegre ettiği, sınıfın yaşadığı sorunlar, egemenlerin tahakküm ve sömürüsü, bu tahakküm ve sömürü ilişkilerini gizleyen mekanizmalar; tüm bunlar hakikat ile mümkündür. Yine Gramsci’nin, aydının işlevini ve hakikatle ilişkisini en güzel ifade eden ifadesiyle: “Hakikati söylemek, hakikate ulaşmak, komünist ve devrimci bir eylem gerçekleştirmektir.”5


  1. Bağla, Lusin, “Antonio Gramsci ve Aydınların Rolü Sorunu”, Birikim, Sayı 23, İstanbul, 1977, s. 84-92 ↩︎
  2. Gramsci, A. (1986)[1929-1935]. Hapishane Defterleri Seçmeler (p. 314). Onur Yayınları. ↩︎
  3. Doxa, Antik Yunancada “düşünmek”, “kabul etmek” ve “görünmek” anlamlarına gelen dokein fiilinden türemiştir ve “kanaat”, “düşünce”, “sanı” anlamına gelmektedir. Doxa kelimesini ilk defa kavram olarak kullanan Platon, doxa’yı episteme’den, yani kanaati hakikatten ayırmak için kullanmıştır. Egemenlere menfaat sağlayan bir doxa’nın yanında bir de o doxa’nın yeniden üreticisi ve üreticisi konumundaki doksozoflar da vardır. Bourdieu “doksozof” kavramını Platon’dan ödünç alır ve “kendisini bilgili sanan genelgeçer kanaat teknisyenleri” olarak tanımlar.(geniş bilgi için bkz. Karşı Ateşler I-II, Bourdieu, 1998, 2001) ↩︎
  4. Bourdieu, P. (2022)[2002]. Sosyoloji Meseleleri (p. 34). Heretik Yayınları. ↩︎
  5. Gramsci, A. (1919). Workers’ democracy. L’Ordine Nuovo. (trad. Carley, M.) ↩︎