Britanya’da Çözümsüzlük – 1: Starmer’in yükselişi ya da İşçi Partisi’nin Ehlileştirilmesi

Keir Starmer, Downing Sokağı 10 Numara’daki başbakanlık konutunda konaklamaya başlamasının üzerinden yaklaşık 700 gün sonra, henüz ikinci yılından evvel, 22 Haziran 2026 günü istifasını gözyaşlarıyla kamuoyuna açıkladı. Böylelikle, Birleşik Krallık için dört yılda beşinci kez başbakan değişikliği yolu gözüktü. İstifa sonrası Britanya Adası’nda yaşanan siyasal-iktisadi krizler sarmalı, haliyle, yeniden gündemde. Bu ve takip eden yazı dizimizde, dile getirilen “çözülemez krizlerin” ne olduğuna, bugüne nasıl gelindiğine ışık tutmayı hedefleyeceğiz. İlk olarak Starmer’in istifasının vuku bulduğu bağlamda İşçi Partisi’ne göz atarak başlayalım.

Corbyn Liderliğinden Starmer Liderliğine Doğru

İşçi Partisi’nin sol kanadını temsil eden Corbyn liderliğinin düşüşünü takiben, 2020 yılında Parti’nin lideri seçilen Starmer, yerini aldığı ekibin Britanya siyasetine yeniden soktuğu kampanyaların terk edilmeyeceği sözüyle yola çıkmıştı. Bu sosyal-demokratik taleplerin birkaçı şöyleydi: ülkede sık sık başvurulan kemer sıkmaya karşı çıkmak; demiryolunun, suyun, enerjinin vb. kamulaştırılması; ücretsiz yükseköğrenim; çevreci/yeşil dönüşüm; servet vergisi; erişilebilir ve uygun konutların sağlanması; ve beraberinde neoliberalizmin topyekûn eleştirisi. 

Corbyn ve sol kanadın yenilgisi doğrudan bu yazının konusu değil ancak Starmer dönemiyle kıyaslamak maksadıyla sınırlayarak göz önüne alacağız. Ancak bu yenilgi, müesses nizamın kurumsal-nesnel gücünü hafife almamak gerektiğini; onunla mücadeleye girişirken kendi nesnel gücünü, başta işçi sınıfı olmak üzere, toplumsal öznelerden almanın zorunluluğunu gösteren örneklerden birini daha teşkil etmesiyle önemlidir. Öyle ya, mücadeleyi dönüştürücü kılacak nesnel gücün yoksa, karşındakiyle uzlaşma zeminlerine çekilmek işten bile değil. Uzlaşma da yetmez; tasfiye kaçınılmaz olur. Sermaye rejiminin yapısal sınırlarını ifşa edip geri püskürtüldüğünde, bunun bedelleri vardır. Starmer bu tasfiyenin taşıyıcı nihai şahsiyeti olarak okunabilir. 

Starmer’e geri dönecek olursak; onun, bir kısmını yukarıda saydığımız sosyal-demokratik taleplere sadakat sözüyle parti içinde kampanyasını yürüttüğünü söyledik. Başka türlü liderliğe yürüyemezdi zira partide hâlâ Corbyn ve sol fraksiyon çoğunluktaydı. Corbyn’in 2019 seçimlerinden sonra İşçi Partisi’nde estirdiği hava zayıflasa da, belirleyiciydi. Bununla beraber, bu havanın bükülmesi de elzemdi. Yapısal sınırlara çarpan Corbyn kanadının düşüşünü usulca sağlama vazifesini üstlenen Starmer, duruşunu “sosyalizmin ahlaki davası” üzerine kurduğunu telkin ederek, “ahlâki bir sosyalizmin” mücadelesiyle “kendi sosyalizmini” tanımlıyordu. Ahlâk vurgusunun yanı sıra, Corbyn döneminin içeriğindeki “radikal değeri koruma” ve partinin “birliği” söylemlerini de yanına yamıyordu. Bugünkü istifa konuşmasına geldiğimizde aynı Corbyn dönemini “siyasal, finansal ve ahlâki olarak yozlaşmışlıkla” itham edecekti oysa. Starmer’in siyasal pozisyonunu aşikâr etmek için o günden bugüne sıçramamıza gerek yok. Starmer daha liderliğinin yedinci haftasında aday belirlemeyi, disiplini, bürokrasiyi elinde tutan genel sekreterliği Tony Blair’in eski yardımcısı, “sol siyasetin kararlı bir muhalifi” David Evans’a teslim etmişti. Ve liderliğe gelişinden 7 ay sonra açıklıkla partinin sol kanadını tasfiye eden süreç “birlik” ve “radikal değerleri koruma” demeçlerinin mürekkebi kurumadan işlemeye başlamıştı. 

İlk hedef elbette Corbyn idi. Mesele: antisemitizm. Yetkili devlet kurumlarından olan Eşitlik ve İnsan Hakları Komisyonu (EHRC), iki siyonist kurumun şikayeti üzerine, İşçi Partisi’nin “insanlara Yahudi oldukları için hukuka aykırı biçimde ayrımcılık yapıp yapmadığını” soruşturmaya başladı. Bu sürecin arkaplanı var elbet. İlkin, Corbyn ve Parti’nin sol kanadı, İsrail/siyonizm karşıtlığıyla ve Filistin halkına yönelik soykırıma karşı söylemleriyle konumlanıyor. 2015’te liderliğe gelişini örgütlü siyonist çevrelerde baştan bir alarma çeviren de buydu. Corbyn’e “zor sorular” sorduğunu iddia eden bir gazete, o ve ilişkili sol kanat için imada bulunuyordu: “Holokost inkârcıları, teröristler ve kimi düpedüz antisemitler.” Daha da ileri giderek; Temmuz 2018’de üç ayrı Yahudi gazetesi ortak manşetle Corbyn’in İşçi Partisi’ni “ülkedeki Yahudi yaşamı için varoluşsal bir tehdit” olarak bile ilan etti. 

Nitekim, 2020’ye geldiğimizde, Leviathan’ın göbeğinde onun varlığını tehdit eden anti-emperyalist söylemlerin bedeli olarak Corbynci solun Starmer eliyle disipline edilmesinin yasal-ahlâki süreci sağlandı. Corbyn’in 54 yıllık üyeliği askıya alındı. Kısa süre sonra üyeliği iade edilse de, parlamento grubu içindeki temsil hakkı geri verilmedi; Corbyn bağımsız kaldı ve 2024’te partiden aday olması bile engellendi.

Corbyn yalnızca başlangıçtı: Antisemitizm tartışmasında dövülen kılıç, kısa sürede tüm sol kanada çevrildi. İşçi Partisi içerisinde faaliyet gösteren ve sol kanadı oluşturan bazı gruplar “partinin kurallarıyla ya da amaç ve değerleriyle bağdaşmadığı” gerekçesiyle yasaklandı; mensupları, savunma hakkı veya disiplin süreci olmaksızın otomatik ihraç edildi. Bunların arasında ünlü sosyalist yönetmen Ken Loach’tan tutun siyonizm karşıtı Yahudiler de vardı. Öte yandan, Ekim 2023’te Starmer ile yapılan bir röportaj, yeni liderliğin Filistin’e karşı tutumuna ilişkin yeterince aydınlatıcı: “Gazze’ye suyu, elektriği kesmek uygun mu?” sorusuna Starmer, “Bence İsrail bu hakka sahip,” diye yanıtlıyor. 

Starmer İktidarda

Gelelim 2024 senesine. Temmuz ayında yapılan genel seçimlere kabaca bakıldığında, sonuçlar İşçi Partisi için tarihi bir seçim zaferiydi. Parlemento’da (Avam Kamarası), 650 koltuğun 411’ine oturarak, 174 fazladan sandalye ile çoğunluğu garantilediler. Biraz daha yakından baktığımızda; genel oy oranı yüzde 33,7 ile İşçi Partisi için oldukça kırılgan bir seçim sonucuna benziyordu. Hatta Birleşik Krallık tarihinde, iktidara gelen bir partinin kayıtlardaki en düşük oy oranıydı bu. Yüzde 59.7 ile son 20 yılın en düşük seçmen katılımı da cabası. 

Bir adım daha ilerleyelim. Britanya’da esen siyasal havayı solumadan, sadece istatistiklere bakmak bile şunu görmemizi sağlıyor: İşçi Partisi’nin “zaferi”, aslında Britanya yurttaşlarının, 2010’dan bu yana iktidarı elinde bulunduran Muhafazakâr Parti’ye karşı öfkesinin yansımasından başka bir şey değildi. Aslında Muhafazakâr Parti’nin oylarının büyük bir kısmının aşırı-sağcı Reform UK partisine kaybetmesinin ve Birleşik Krallığın seçim sisteminin (“kazanan her şeyi alır”) sonucunda gelen bir “zafer” idi. Halkın Starmer’e bayıldığı yoktu. Liberal parlamenter “demokrasinin”, siyasetten koparılmış toplumlar için her coğrafyada yarattığı çıkmaz: çaresizlik.

Çaresizlik bu sonuçların bir kısmı. Seçim oranlarındaki düşüşten bahsetmiştik. Bütün resmi biraz daha keskinleştirebilmek için bu düşüşü de yorumlamak gerekir. Düşüş en sert biçimde yoksul ve İşçi Partisi’nin “güvenli limanlarında” yaşandı: En yoksul bölgelerde katılım en zenginlere göre önemli oranda azaldı, İşçi Partili milletvekillerinin bölgelerinde ortalama katılım yüzde 55’e indi ve en düşük katılımlı 20 bölgenin 17’si İşçi Partisi koltuğuydu. 

Üstelik, bu düşüşün ve Muhafazakârların destek kaybını takiben, tarihsel olarak işçi sınıfının yoğun yaşadığı ve İşçi Partisi seçmenlerinin baskın olduğu “Kızıl Duvar“da Reform UK partisine artan ve yüzde 22’ye ulaşan destek, işçilerin bir kısmının sağ popülizme kayışını ifade ediyor. Yine de bu geçişin büyük çoğunluğu Muhafazakârlardan olduğunu yeniden vurgulamak gerek. Dolayısıyla işçi sınıfının bir kesimi ılımlı Muhafazakârlardan sağ popülizme, bir kesimi ise sandıktan uzak durmaya yöneldi. Böylelikle Starmer’in, canavarlar çağında “denge ve ılımlılığı” yeniden tesis etmeyi telkin ettiği “değişim” kampanyasının karşılığının ne kadar zayıf olduğunu gördük.

Üstelik, Reform’un bu yükselişini gören bazı İşçi Partili akıllılar olacak ki, Kasım 2024’te, parlamentoda “Kızıl Duvar Grubu” oluşturdular. Bu akıllılardan parlamentoda güncel olarak 43 kişi var. Britanya halkının gerçekte göçmen karşıtı olduğunu tespit eden bu zeka küpleri; İşçi Partisi’nin göçmen karşıtlığını benimsemesi gerektiğini, yoksa kızıl duvarın çok geçmeden elden gideceğini savunuyor. Ortada bir aşırı sağ tehditi var, kuşkusuz. O tehdit ki kapitalist ve liberal parlamenter sistemin siyasal-iktisadi krizlerinin gerçekliğinde yatan sebeplerin aşırı sağ ya da sağ popülizm eliyle sistemi tehlikeye sokmayacak yönde saptırılması tehdididir. Bu İşçi Partili parlamenter beyefendilerin fıldır fıldır peşinden koşturduğu sapmalar, “partinin değerleriyle bağdaşmayan” sol kanadın tasfiyesiyle beraber okunduğunda, Starmer liderliğinin ortaya koyduğu “değerlerini” yeterince gösterir nitelikte.

Son olarak, Starmer liderliğindeki partinin seçim öncesinde emekçilere dönük somut birkaç vaadine göz atalım. Bunların başında “Çalışan İnsanlar İçin Yeni Düzen” (New Deal for Working People) geliyordu: sıfır-saat sözleşmelerinin yasaklanması, işten çıkarıp yeniden-işe-alma uygulamasının son bulması, ne kadar çalışmış olmasına bakılmaksızın her işçinin sahip olacağı asgari “ilk gün” hakları. Buna, kamusal bir enerji şirketi (GB Energy), yeşil dönüşüm yatırımları, asgari ücret artışları, Ulusal Sağlık Servisi’ne (NHS) bütçe ve randevu bekleme sürelerinden kurtuluş sözü ve her şeyin yanında tekrarlanan bir “ekonomik büyüme” vaadi ekleniyordu. İşçi sınıfından alınan gelir vergisi mi? O da artmayacaktı. 

Britanya Adalı işçiler Starmer liderliğinin bu vaatlerine büyük bir heyecan beslememişti. Öyle ya, seçim kampanyasının merkezinde bile yer edinemeyen bu vaatlerin amacı da kitlesel bir seferberlik açığa çıkartmak değildi; “ılımlılığa geri dönüşü” telkin eden “değişim” kampanyasının işçi sınıfına uzattığı şekerlemelerden ibaretti. “Değişim”in asıl hedefi sermayeye kırpılan göz olmasında yatıyordu. Starmer liderliğinde İşçi Partisi, Corbyn liderliğinin ve sol kanadın görece cüretkâr siyasal programının gerisinde, sermayenin dibinde bitiyordu: ehlileştirilmiş parti, ehlileştirilmiş program. Nitekim, bu heyecansız vaatlerin teker teker terk edileceği daha ilk aydan belli olmuştu; işçi sınıfına uzatılan ucuz şekerlemeleri bile sermaye lehine ceplemeye kararlıydılar. Neoliberal dönemde siyasal erkin kamçısı hazırlanıyordu; bir kez daha kemerleri sıkma zamanıydı. Elbette yine işçi sınıfının boynuna.

Bir sonraki yazımızda bu durumun iskeletini, yani Britanya’nın ekonomi politiğini irdeleyeceğiz. Mevcut iktisadi krizlerin kökenlerini ve parlamentodan yeryüzüne etkilerini açıklayacağız. Yazımızın son ve üçüncü kısmında ise ölçeğimizi dünyaya genişleteceğiz. Olanlar bitenler yalnızca iç siyaset ile değil, yeni küresel rejimin dinamiğinden de belirleniyor.