İktidara yakın medya, “Ölü Deniz” adlı gösterisi sonrasında gözaltına alınıp daha sonra tutuklanan komedyen Deniz Göktaş’ı babası üzerinden de hedef alıyor. Komedyenin babası Kemal Göktaş “terörist” olarak yaftalanıyor. Karalama operasyonunda tarihi gerçekler tamamen çarpıtılıyor ve Çorum Katliamı’na giden süreç bilinçli olarak gözardı ediliyor. El Yazmaları olarak o dönemin tüm gerçeklerini eğip bükmeden aktarıyoruz.
Deniz Göktaş’ın şovundaki anlatılarından yola çıkarak babası Kemal Göktaş üzerinden bir “terör” anlatısı inşa edilmesi, yandaş basının uzun süredir profesyonelleştiği bir asimetrik savaş yöntemi olarak karşımıza çıkıyor. Söylenen söze, yapılan mizaha veya eleştiriye karşı rasyonel bir argüman üretemeyen yapı, çareyi kişinin soy ağacını ve aile geçmişini kriminalize etmekte buluyor. En büyük manipülasyon ise yakın tarihin en karanlık sayfalarından biri olan Çorum Katliamı’nın tersyüz edilmesi.
İktidara yakın medyanın servis ettiği haberlerde, 1980 yılında yaşanan Çorum Katliamı bağlamından bilerek koparılıyor. Alevilerin doğrudan hedef alındığı katliam, yalnızca bir polisin hayatını kaybetmesi üzerinden okuyucuya sunuluyor. Oysa hakikatler, iktidar medyasının bu sığ ve maksatlı çarpıtmalarının çok daha ötesinde duruyor.
Alevi Katliamları ve Devrimcilerin Barikatları
Yandaş basına servis edilen “istihbari” dilde, Kemal Göktaş’ın “57 kişinin öldüğü Çorum Olayları’nda sahada olduğu” bilgisi bir suç unsuru gibi sunuluyor. Oysa hukuki belgeler ve tanıklıklar, 1980 Çorum’unda yaşananların bir “olay” değil, devlet mekanizmalarının göz yumması ve kontrgerilla unsurlarının kışkırtmasıyla Alevilere ve solculara yönelik bir katliam olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Tarih sayfaları 1980 yılının Mayıs ve Temmuz aylarını gösterdiğinde, Çorum’da kontrgerilla unsurları ve sivil faşistler Alevilere yönelik kanlı bir katliamın planı için ortaklaştılar. Dönemin tanıklıkları, bu saldırıların tesadüfi olmadığını; emniyet, milli eğitim ve mülki idare kadrolarına yanlı isimlerin atanmasıyla aylar öncesinden organize edildiğini kanıtlayan nitelikte.
Faşist çeteler, çevre illerden de gelen desteklerle Alevi ve solcu yurttaşların yaşadığı evlere, iş yerlerine saldırdı. O karanlık günlerde devrimciler ve halk, can güvenliklerini sağlamak için mahallelerin girişine barikatlar kurdu. Kanlı saldırılara dur demek için mücadele etti. Çorum’da o dönem barikat kuran devrimciler, TDKP, Dev-Yol, TKP-B gibi örgütler şehre yayılan faşist saldırganlara ve provokasyonlara karşı halkın can güvenliğini ve mahalleleri korumak adına sivil bir savunma hattı oluşturdu.
1978’deki Maraş Katliamı, hemen öncesinde Antakya’da başarısızlığa uğrayan Antakya katliamı girişimi, yine 1978’deki Kırıkhan katliamı düşünüldüğünde devlet destekli ülkücü faşist çetelerin Alevilere yönelik terörlerinin sistematikliğini göstermesi açısından önemli. Bu mezhepçi katliamlar ve katliam girişimleri karşısında Alevilerin tıpkı Çorum’daki gibi direnmeleri kaçınılmazdı. Direniş komiteleri yüzlerce Alevinin katledildiği katliamlar sonrası zorunlu bir hayatta kalma refleksiydi.
Egemen medyanın bugün “terör” olarak adlandırdığı o direniş komiteleri, aslında sivil halkın öz savunma mekanizmasını oluşturuyordu. Eğer devrimciler ve Çorum halkı o barikatları kurup direnmeseydi, saldırganlar çok daha fazla mahalleye girecek ve 57 yurttaşın hayatını kaybettiği bu katliamda ölü sayısı belki de yüzleri bulacaktı. Çorum Katliamı’nın Maraş Katliamı gibi çok daha büyük bir kıyıma dönüşmesini engelleyen tek unsurun, devrimcilerin halkla omuz omuza vererek canları pahasına kurduğu bu meşru savunma hatları olduğu anlaşıldı.
İmran Aydın’ın Devrimci Mirası
Deniz Göktaş’a yönelik bu tahammülsüzlüğün kökleri, aynı zamanda onun onurla taşıdığı isimde ve babasının siyasi geleneğinde yatıyor. Sanatçının tam adı olan İmran Deniz Göktaş ismindeki “İmran”, çocuk yaşta Ankara Siteler’de çıraklık ve işçilik yapan, hayatını sömürüsüz bir dünya idealine adayan devrimci İmran Aydın’dan geliyor. İmran Aydın, sadece kendi ekmek kavgasını değil, Siteler’deki on binlerce çırağın ve işçinin ağır sömürü koşullarını dert edinen, onları bilinçlendirmek için mücadele eden komünist bir işçi önderi olarak öne çıkıyor. 1991 yılında polis işkencesinde katledilen bu onurlu devrimci, inandığı değerler uğruna sergilediği başeğmez duruşuyla Türkiye devrimci hareketinin hafızasına adını yazdırdı.
Bugün iktidara yakın medyanın “terörist” diyerek karalamaya çalıştığı bu tarihsel figürler, aslında halkın ve işçi sınıfının haklarını savunan, sömürüye karşı direnen gerçek kahramanlar olarak adlarını tarihe yazdırdılar.
Devrimci Bir Miras: Hatırlamak
Bugün Deniz Göktaş’a yönelik tutuklama kararı ve ailesi üzerinden yürütülen bu asılsız operasyon, iktidarın muhalif sese tahammülsüzlüğünün en somut hali olarak karşımıza çıkıyor. Siyasal baskılar, sanatçıları ve toplumu susturmayı amaçlıyor ancak geniş halk kesimleri adliye önlerinde toplanarak bu haksızlığa karşı sesini cesurca yükseltiyor. Tutuklanma sürecinde dahi “Neşemizi çalamayacaklar” diyen Göktaş’ın mizahı, yandaş kalemlerin çarpıttığı tarihi gerçeklerin aksine, bu sömürü düzenine karşı atılan güçlü bir kahkaha olarak yankılanmaya devam ediyor.
Deniz Göktaş’ın gözaltına alınması ve ardından babası üzerinden yürütülen kampanya yalnızca popülerleşen eleştirel bir figürün susturulması hamlesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin yakın tarihine ve toplumsal hafızasına yönelik bir müdahale olarak yorumlanıyor. Yargısal gücün ve istihbarat destekli medyanın ortaklaştığı bu süreçte asıl hedefi Deniz Göktaş’ı da aşıyor. Ancak resmi anlatının tersine toplumsal hafıza; Çorum Katliamı sırasında kurulan barikatların birer “terör faaliyeti” değil, sivil halkın can güvenliğini savunma ve insanlık onurunu koruma hattı olduğunu açıkça ortaya koyuyor.


