AKP tarafından TBMM’ye sunulan yeni yasa teklifi, Türkiye ekonomisinin yönelimi açısından son derece dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor. Teklifin özü uluslararası sermayeye, servet sahiplerine ve kayıt dışı olan yurt dışı merkezli kaynaklara “vergi cenneti” ya da “Dubai modeli” sunuyor.
Düzenleme teklifi, özellikle İstanbul Finans Merkezi (İFM) bünyesindeki şirketlere sağlanan vergi avantajları, yabancı sermayeye yönelik geniş muafiyetler ve kayıt dışı varlıkların sisteme sorgusuz biçimde sokulmasına imkân tanıyor.
Bu düzenlemeler uluslararası finans yatırımcılarına “hiçbir sorunla karşılaşmama” garantisini veriyor. Yatırımcılara adeta “Kara paranızı çok rahat aklayabilirsiniz, kaynağı bizim için önemli değil; yeter ki gelin.” sözü veriliyor.
İtinayla kara Para Aklanır
Kanun teklifinin 10. maddesi, Türkiye’de daha önce birçok kez gündeme getirilen “varlık barışı” uygulamalarının yeni bir yorumunu içeriyor. Resmî gerekçe “vergide gönüllü uyumu artırmak” olarak sunulsa da düzenlemenin fiili sonucu, yurt içinde ve yurt dışında bulunan kayıt dışı varlıkların sisteme dâhil edilmesi olacak.
Teklife göre 31 Temmuz 2027 tarihine kadar bildirilecek para, altın, döviz, menkul kıymet ve benzeri varlıklar; devlet iç borçlanma senetleri ya da kira sertifikalarında tutulma süresine bağlı olarak yalnızca yüzde 0 ile yüzde 5 arasında değişen sembolik oranlarda vergilendirilecek.
Normal koşullarda, kaynağı açıklanamayan servetler açısından çok daha sıkı denetim ve vergilendirme mekanizmaları beklenir. Burada tersine bir teşvik var. Teklifi önemli kılan ise şartlara uyulması hâlinde, bildirilen bu varlıklar için vergi incelemesi ve sorgulama yapılmayacak olması.
İstanbul Finans Merkezi’ne Sınırsız Ayrıcalık
Türkiye’nin nitelikli hizmet ihracatını artırmak iddiasıyla “nitelikli hizmet merkezi” tanımı yasalara giriyor. Bu kapsamda İFM bünyesinde istihdam edilen tüm personelin ücretlerine gelir vergisi istisnası getiriliyor.
Nitelikli hizmet personelinin brüt asgari ücretin üç katına kadar olan kazançları gelir vergisinden muaf tutulacak. Bu sınır İstanbul Finans Merkezi’ndeki merkezler için brüt asgari ücretin beş katına (toplamda altı katına) kadar çıkarılıyor.
Bu personelin ücretlerine ilişkin kağıtlar damga vergisinden de muaf tutularak şirketlerin istihdam maliyetleri düşürülüyor.
İFM’deki finansal hizmet ihracatı kazançlarına uygulanan yüzde 100 oranındaki kurumlar vergisi indiriminin süresi 2031’den 2047 yılına kadar uzatılıyor. Katılımcı finansal kuruluşların finansal faaliyet harçlarından muafiyet süresi de 5 yıldan 20 yıla çıkarılıyor.
Zaten Alınmayan Kurumlar Vergisini Almama Yasası
Yeni düzenleme, kamuoyuna bütçe açıklarını azaltmak ve şirketlerin en az belirli bir düzeyde vergi ödemesini sağlamak amacıyla sunulan “Yurt İçi Asgari Kurumlar Vergisi”den de vazgeçiliyor.
Halihazırda firmalar, kurumlar vergisini kazanç üzerinden değil, beyan ettikleri matrah üzerinden ödeme yoluna giderek vergi kaçırıyorlardı. Artık bu düzenlemeyle kaçmalarına gerek kalmıyor.
Şirketler, Erdoğan ve Şimşek’in “ihracata dayalı sermaye birikimini teşvik etmek” adına attıkları bu adımla vergi yükünden tamamen kurtulacaklar. Çünkü İstanbul Finans Merkezi’nde (İFM) faaliyet gösteren ve katılımcı belgesi alan şirketlerin transit ticaret kazançlarındaki vergi indirimi yüzde 50’den yüzde 100’e çıkarılıyor. Bu, dev holdinglerin ve uluslararası ticaret şebekelerinin bu bölge üzerinden yapacağı ticaretlerden tek kuruş kurumlar vergisi alınmayacağı anlamına geliyor.
Asgari ücrete olmayan kaynak sermayeye gırla
Peki, bu teşviklerin maliyeti kim tarafından karşılanıyor?
Cevabını verelim hemen: Aynı dönemde ücretlilerin artan gelir vergisi dilimlerinden. Vergi yükü KDV, ÖTV ve hayat pahalılığı altında ezilmeye devam eden milyonlarca yurttaşın sırtına yükleniyor.
Sermayeye sıfır vergi, esnek denetim ve yüksek teşvik imkânı sunan düzenleme; ücretlilere, emekçilere, halka artan dolaylı vergiler, gelir vergisi yükü ve hayat pahalılığından başka bir şey vadetmiyor.
Sonuç olarak, teklif yalnızca vergi düzenlemesi değil; Türkiye’de kimin korunacağına, ekonomik yükü kimin taşıyacağına dair sınıfsal ve siyasal bir tercihi gösteriyor. Bir tarafta artan yaşam maliyetleri altında ezilen geniş halk kesimleri, diğer tarafta muafiyetlerle desteklenen servet ve sermaye sahipleri.


