Kasım ayının sonunda ABD, bizzat Beyaz Saray’ın sitesinden güvenlik stratejilerini özetleyen bir doküman yayınladı. Doğrudan Trump’ın kaba saba dilinin kullanıldığı metinde, ABD’nin çıkarlarının neler olduğu ve bunun nasıl elde edileceği açıklanıyor.
Trump kendi imzası ile yazdığı giriş metninde, ülkeyi işgalden, “Woke çılgınlığından” ve “radikal cinsiyet ideolojisinden” zor bela kurtardığını, Dünya geneli savaşları bitirdiğini, İran’ın nükleer kapasitesini yerle bir ettiğini ve NATO ülkelerinin GSYH’lerinin en az yüzde 5’ini askeri harcamalara aktarmaya ikna ettiğini ifade ediyor. Daha metnin bu ilk girişi bile bize, Trump’ın megalomanisini ve göçmen, kadın, LGBTİ+ düşmanı pozisyonunu açık ediyor.
Ancak metin, Trump’ın megalomanisi ve Amerika’nın açıktan faşist bir pozisyona kayışı dışında, ABD’nin gelecek dönem politik önceliklerine dair de önemli vurgular içeriyor. Bunların en kritiği ise aslında Trump’ın ilk döneminden beri vurguladığı bir içe dönüş ısrarı. Metin boyunca sıkça, eski yönetimlerin dünyanın polisliğine soyunurken ülkenin gereklerini ihmal ettiği eleştirisi yapılıyor. Buna karşın ise alınması gereken pozisyonu aslında dünyanın batı ve doğu yarımkürelerine göre ikiye ayrıldığını görebiliyoruz.
ABD arka bahçesine çekiliyor
Kuzey ve Güney Amerika kıtalarını içeren Batı Yarımküre için tarihsel Monroe Doktrinin hayata geçirilmesi, yani aslında bu yarımkürenin tümünün kayıtsız şartsız Amerikan etki alanı olarak tanınması hedefleniyor. Özellikle belirli Latin Amerika ülkeleri ile Çin arasında gelişen ticari ilişkiden duyulan rahatsızlık ve bu bölgedeki belirli Amerikan karşıtı eğilimleri gerekirse güç yoluyla yok etme hedefi ifade ediliyor. Açıktan güce yönelik tehditlerin ise uyuşturucu kartelleri ile mücadele ve bölgenin güvenliği ile meşrulaştırılması ise Venezüela ile yaşanan gerginlikte de zaten kullanılan bir biçimdi.
Doğu Yarımküre ile ilgili ise aslında neredeyse taban tabana zıt bir pozisyon savunuluyor. Özellikle Avrupa’nın bütün askeri harcamaların yükünü Amerika’ya taşıtması ve önceki iktidarların bu uğurda yaptığı harcamaların geneli sert bir şekilde eleştirilmekte. Buna karşın NATO geneline dayatılan, milli gelirin en az yüzde 5’inin askeri harcamalara aktarılması zorunluluğu Amerika lehine önemli bir kazanım olarak görülmekte. Bununla paralel olarak aslında bir müdahalesizlik prensibi öne çıkarılıyor. Ulus devletlerin meşru aktörler olduğu ve ABD’nin olabildiğince doğrudan müdahaleden kaçınılacağı ifade edilirken, aslında Doğu Yarımküre geneli ABD çıkarlarının çeşitli bölgesel müttefikler aracılığı ile korunacağı da atlanmıyor. Fakat bu müttefiklere de ciddi bir askeri harcama yükümlülüğü dayatılıyor. Özellikle Tayvan’ın caydırıcı bir güç olarak var olması gerekliliğinde, bölgedeki diğer aktörlere (Japonya, Hindistan, Avustralya gibi) ciddi bir sorumluluk düştüğü vurgusu bir değişime işaret etmekte.
Asya bölgesine dair açılan ayrı alt başlık ise fazladan önem taşımakta. Çin ile mücadelede vurgu ekonomik savaşı kazanırken askeri çatışmalardan kaçınılması yönünde. Bunun temel yolunun ABD’nin ekonomik-teknolojik üstünlüğün korunması ve belki de daha da önemli olarak devasa bir askeri gücün caydırıcılığından yararlanılması gerekliliği temel hedefler.
Çin’in yoksul bir ülke olarak çıktığı tarihsel yolculukta, ABD’nin bölge ile kurduğu yardımsever ilişkiden fayda sağlayarak büyüdüğü ve bu ilişkiyi suistimal ettiği ifade ediliyor. ABD’li politikacıların da bu suistimale kendi çıkarları lehine göz yumduğu eleştirisi önemli bir noktada durmakta.
Sorumlulukları paylaştırırken pastayı tek başına yemek
Dış politikaya dair özetle aslında Amerika’nın uzun yıllardır eşitsiz bir sorumluluk altına girdiği, dünya geneli müttefiklerini ve liberal düzeni korumak için yüklü harcamalar yaptığı ve yıpratıcı çatışmalar ile cebelleştiği ifade ediliyor. Buna karşın artık ABD, doğrudan askeri gücünü Batı Yarımküreye odaklayıp, dünya geneli sorumluluğu belirli müttefiklerine paylaştırma hedefinde. Kendi uluslararası üstünlüğünün korunması için ise ekonomik-teknolojik açıdan dünyada lider pozisyonda olmak hedefleniyor. Ancak bu askeri yükün dağıtılması, ABD’nin askeri harcamalarını azaltacağı anlamına gelmiyor. Tam aksine metin boyunca askeri yatırımlardaki artışlar sürekli övülürken, hedeflenen bunların doğrudan dünya geneli polislikte kullanılmak yerine gerektiğinde kullanılabilecek devasa bir caydırıcı bir güç olarak hazır tutulması şeklinde özetlenebilir.
Tüm bu dış politikaya dair tutumların içe etkisi ise aslında beklenebilecek bir sözde işçi dostu politikalar şemsiyesi altında ifade edilmiş. Tabi burada bahsedilen Amerikalı, beyaz erkek işçi sınıfı. Göçmenlik çağının bittiği ve eski iktidarların dünyanın polisliği ve göçmenler lehine harcadığı kaynakların, Amerikan işçileri lehine harcanacağı iddia ediliyor. Burada kastedilen ise aslında bir yeniden endüstrileşme, endüstriyel temelin yeniden inşası ve dışarıda yapılan üretimin tekrardan içeriye taşınması hedefleri.
Trump’ın ilk başkanlık döneminden beri vurguladığı, dünyanın polisliğinin Amerika’ya pahalıya mal olduğu ve sürdürülemeyeceği iddiaları çok benzer şekilde devam etmekte. Bu yönüyle haklı olabilir, ancak çözümü aslında Amerika’nın dünya geneli hegemonik liderliğinden vazgeçilmeden bunun getirdiği sorumlulukların Amerika’ya benzer uluslararası ayrıcalıklara sahip olmayan ülkelere dağıtılması. Bunun yapılabilmesi ise aslında iddia edilenin aksine çok daha sert, tehditkâr ve acımasız bir dış politika gerektiriyor. Kendi ordusunu kendisi besleyen bir ülkenin ekonomik olarak Amerikan çıkarları lehine hareket etmesinin sağlanması çok kolay gözükmüyor. Eş zamanlı olarak, ekonomik bir içe dönüş politikasının da ne derece mümkün olduğu tartışmalı. Özellikle de sanayinin Küresel Güneye kayışının çok geçerli ekonomik sebepleri olduğunu düşünürsek, bunlar geri çevrilmeden sanayinin de sağlıklı bir şekilde geri gelmesi beklemek çok gerçekçi gözükmüyor.
Yeni stratejinin küresel sonucu: Faşizm her yerde
Tüm bunları beraber düşündüğümüzde, Trump’ın uygulamaya çalıştığı politikaların dünya geneli ekonomik dönüşümleri tersine çevirmek, Amerikan üstünlüğüne sıkıcı sarılırken bunun gerektirdiği sorumluluklardan (artık Amerika’nın tek başına altından kalkamaması sebebiyle) kaçınmak olduğunu tespit etmek gerek. Bunun başarılabilmesi ise aslında hem içeride hem dışarıda çok daha anti-demokratik, gerici, ırkçı ve faşist politikaların yaratabileceği bir küresel baskı ortamının ne ölçüde yaratabileceğine bağlı. Zaten Trump’ın da iç ve dış politikaları, uluslararası düzlemde açıktan faşist partiler ile kurduğu destek ilişki de bu bağlamda düşünülmeli.
Metin, sözde medeniyet, batı medeniyetinin üzerinden yükseldiği temellerin ne ölçüde sarsıldığının bir göstergesi olarak düşünülmeli. Küresel güney ülkelerinin sömürüsüne dayanarak inşa edilen refah devletinin çökmekte olduğu uzun bir süredir tespit edilen bir gerçek. Ancak Trump bu metin ile bir kez daha bu gerçeğin ismini koyuyor. Amerika’nın tek başına dünyanın polisliğini yapacak, aynı zamanda da içerde birikim rejiminin çalkantılar yaratması önleyecek bir refah rejimini ilan edecek kapasiteye sahip olmadığı açık. Amerika’nın polisliğin getirisi kadar yükünü de taşıyamadığı bir ortamda, Avrupa’nın ekonomik kapasitesinin önemli bir bölümünü buraya aktarması gerekecektir. Bu durum zaten artık geriye harabeleri kalmış refah rejimlerini tümüyle yerle bir edecektir. Bunun olduğu ölçüde de liberal demokrasilerin açığa çıkacak çalkantıları taşıyabilmesi pek mümkün gözükmemekte. Trump da bu gerçeğin net bir şekilde farkında. İçerideki çalkantılara karşı seferber ettiği askeri güç ve bunun ideolojik meşruiyetini oluşturan faşist söylemleri, tüm müttefiklerine yayma çabasını bununla ilişki olarak değerlendirmek gerek.
Egemenler, kapitalist birikim krizinin yarattığı çalkantıların karşılanabilmesinin ön hazırlıklarını yapıyorlar. Bunun ne ölçüde başarılabileceği ise küresel hegemonya mücadelesindeki diğer aktörler kadar, dünya halklarının mücadelesinin de bir sonucu olarak açığa çıkacak.
Bu yazı içerisinde değerlendirmeye çalıştığımız strateji metnine de bu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2025/12/2025-National-Security-Strategy.pdf

