El Yazmaları’nın Notu: BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin yürürlüğü girmesinin 30. yılında ülkemiz ağır çocuk hakkı ihlalleri ile baş başa. Milyonları bulan çocuk işçi, okula aç gidip gelenler, çetelere dahil edilip uyuşturucu satıcılığı ya da tetikçilik yaptırılan çocuklar… Öte yandan da bu koşulları değiştirmeyip çocukları çocukluktan çıkarmak isteyen, çocuk koruma politikalarını uygulamayan bir iktidar; çocukları şeytanlaştıran bir toplum… Bunlar çocuk hakları mücadelesi başta olmak üzere ülkede mücadele eden tüm toplumsal dinamikler için de birer gösterge. Tüm bunları, yıllardır çocuk hakları alanında çalışmalar yapan sevgili Hüner Aydın-Işık ile konuştuk.
Çocuklarla ilgili toplumsal algıya dair konuşarak başlamak, ilerleyen sorularda da işimizi kolaylaştırabilir diye düşünüyorum. Çocuklar nasıl görülüyor, haklarına ve yaşamlarına nasıl yaklaşılıyor toplumda, ülkede; aile, devlet vb. dahil olmak üzere tüm kurumlarda…
Bu soruyu yanıtlamak kesinlikle iyi bir başlangıç olur benim için de… Toplumsal algıyı gözden geçirdiğimizde çocuğun, çocukluğun çeşitli inançlar, bilişsel düşünce hataları ve çocuğa atfedilen irrasyonel misyonlarla şekillendiğini anlıyoruz. Sert bir giriş olacak belki ama geleneksel, ana akım bakışı referans alırsak mikrosistemde (aile, okul, yakın çevrede) çocuk, ailenin bir uzantısı, mülkü gibi görülebiliyor. Okulda ise aile tarafından öğretmene, okula emanet edilmiş, “eti senin kemiği benim” denilmiş edilgen bir “küçük insan” olarak görülüyor. Her iki mikrosistemde de çocuğa “gelecek”le ilgili bazı görevler yüklenebiliyor. Örneğin ailede, büyüyüp bakım verme görevini devralması, anneye babaya bakacak bir erişkinliğe ulaşması; okulda ise yetişkinleri gururlandıracak başarılı bir nefer olması… Çocuğun kendisiyle ilgili süreçlerde söz sahibi olmasına fırsat verilmediği, karar mekanizmalarına katılımının düşük olduğu tarihsel, toplumsal bir alışkanlık olduğunu söyleyebiliriz. Devletin çocuğa yönelik algısı ise ne yazık ki “potansiyel makbul vatandaş, yarının işgücü ve tüketim gücü” olduğu yönünde. Çocuklara “Sizler bizim geleceğimizsiniz” diyen, bir görev ve sorumluluk atayan fakat bugünü ve bugünün ihtiyaçlarını unutan bir devlet aklı var. Çocukları yarınların teminatı olarak görüyor hemen hemen her devlet, bu şaşırdığımız bir şey değil ama en belirleyici mesele hükümetlerin yürüttüğü politikalar. Türkiye’de hükümet özellikle son dönemde doğum oranının azalmasıyla ilgili endişe duyuyor çünkü nüfusun, işgücünün, askeri gücün, tüketim hattının devamını tehdit altında görüyor. Fakat bugün çocuk haklarını hayata geçirmek için minimum çaba harcıyor. Hangi alana baksak çocuğun yüksek yararı ilkesinin yeterince gözetilmediğini, dikkate alınmadığını anlıyoruz. Sağlık, eğitim, hukuk… Çocuk korumayla ilgili ihtiyaçlarımız boyumuzu aşıyor. Doğum oranının azalmasından çok mevcut çocuklar için sürüsüyle risk, ihmâl, hak ihlali ve karşılanmamış ihtiyaçla karşılaşıyoruz. Meseleye “Biz nasıl büyüdük, doğan her çocuk bir şekilde büyüyor” der gibi yaklaşmak, aslında çocuklara yönelik algıyı özetliyor bir bakıma.
Özellikle de Ahmet Minguzzi’nin iki çocuk tarafından öldürülmesinden sonra çokça tartışılan, çok tehlikeli uçlara da çekilen suça sürüklenen çocuk meselesini konuşalım isteriz. Bu olayı da aşan, aslında sıkça da rastlanan bir durum. Nedir suça sürüklenmek? Neden çocuklar söz konusu olduğuna bu kavram kullanılıyor?

Hüner Aydın-Işık (Psikolojik Danışman, Eğitim Psikolojisi Uzmanı, Ebeveyn Danışmanı)
Mattia Ahmet Minguzzi davası üzerinden “suça sürüklenen çocuk” ifadesini anlatmaya ve anlamaya çalışmanın, çocuk hakları ve çocuklar için onarıcı adalet sistemiyle ilgili pek bilgisi olmayan yetişkinler için çok zorlayıcı olduğunu düşünüyorum. Öncelikle bunu söyleyeyim. Çünkü bu kavramla ilk kez karşılaştı çoğu insan. Sadece kavrama bakarak ne anlama geldiğini anlamak da kolay olmadı. Bir çocuğun yasını kolektif bir şekilde yaşamaya, paylaşmaya çalışırken toplumsal reflekslerimiz yas tepkilerine, davranışlarına dönüşür… Bilişsel katılıkla, “Suça sürüklenen çocuk diye bir şey yoktur, bunu söyleyenler vicdansızdır” gibi bir tutumla karşılaştık. Aslında bu toplumsal refleks bile çocuk haklarına dair farkındalığımızın, bilgimizin ne kadar eksik olduğunu göstermeye yeter de artar gibi geliyor bana. Kavramı tek bir dava üzerinden okumaya çalışmak da anlaşılmasını çok engelliyor.
Kavrama gelecek olursak… Suça sürüklenen çocuk, çocuğun etrafında suça yönelik risk faktörleri kontrol edilebilirken, çocuğun riskli davranışa yönelmesi önlenebilirken yetişkinler, kurumlar ve yetki sahipleri tarafından sorumluluk alınmamış demektir. En basit hâliyle bu kavram, çocuk hakları odağında önleyici ve koruyucu bir sorumluluk zincirini işaret eder. Bu yüzden hâlâ gelişmekte olan insanı, yani çocuğu kriminalize etmek, tüm çocuklar için tehlikelidir. Suça sürüklenmiş herhangi bir çocuğun bu zincirde ihmâl edilmemiş olması mümkün değil. Çocuk hakları perspektifinden değerlendirdiğimizde bir yerde muhakkak devletin kurumlarının sorumluluk almadığına, riskin önlenebilecekken önlenmediğine, çocuk koruma sisteminin görevini yerine getirmediğine rastlıyoruz. Bu yüzden çocukları şeytanlaştırmadan önce sistemde nerede, neyin işlemediğini apaçık göstermek gerekiyor tüm çocuklar için. Mattia Ahmet Minguzzi’nin ve başka çocukların ölümü muhakkak önlenebilirdi. Önleyebilecek olanlar çocuk koruma mekanizmasında, yani sorumluluk zincirinde yer alan kişi ve kurumlardı. Şöyle düşünmemek gerekiyor: “Ne olacaktı yani, o gün orada bakanlık yetkilileri mi olacaktı?” Aylar önce, yıllar önce alınması gereken sorumlulukların, devlet eliyle alınmadığını ifade ediyoruz suça sürüklenen çocuk derken. Örneğin okul, ilçe ve il milli eğitim, rehberlik ve araştırma merkezleri, ilçe ve il aile ve sosyal hizmetler bakanlığı birimleri… Suçun meydana geldiği güne kadar buralarda kimler, neleri yapmadı? İşte bu, suça sürüklenmektir. Mattia Ahmet’i öldüren çocukların okula kesici, delici aletlerle gittiği öğrenildi örneğin, ailedeki risk faktörleri de yazıldı çizildi… Okulda danışmanlık tedbiri alındı mı? Çocuğu “potansiyel suçlu” olarak görerek değil, etrafındaki riskten ve riskli davranışa yönelmesinden korumak için hangi adımlar atıldı? Türkiye öyle bir yer ki, öyle düşük bir risk hesabı yapıyoruz ki çocuklarla ilgili, her şey sıradanlaşmış, boş verilmiş hâlde. Çocukların gösterdiği çoğu riskli davranış için “Ne olacak, biz de yaptık, gençlik, kanları deli akıyor” deniliyor. Çocukların suça sürüklenmesi hem politika yetersizliğini hem de var olan politikaların sınır ve yetki dahilinde kurumlarca uygulanmadığını anlatıyor.
Çocuklar bir anda, kendiliğinden suçla ilişkileniyor gibi bir algı var. Yani aslında suça eğilimli oldukları görüşü… Çocuklar bu ülkeden neden, nasıl suçla ilişkileniyor? Bunun koşullarını oluşturan temel etkenler sence neler?
Kesinlikle bir anda suçla ilişkilenmiyor çocuklar. Potansiyel suçlular da değiller, suça zemin oluşturan bir çevrede büyüseler dahi potansiyel suçlular değil, potansiyel “ihmâle ve istismara maruz kalan” olabilirler. Şunu da demeye çalışmıyorum, çocuklar korunmaya muhtaçtır gibi bir edilgenlik, çaresizlik de anlatmaya çalışmıyorum. Bizim bu meselede en çok yapısal değişkenleri ve sorumluluk zincirini görmeye ihtiyacımız var. Birebir deneyimlediğim bir örneği anlatayım sorumluluk zinciriyle ilgili, içinde bol bol yapısal faktör, koşul da var zaten… On yıl önce Ankara’da Altındağ’da, yüksek risk faktörlerinin olduğu bir mahallede bir ilkokula gidip geliyordum. Okulun bahçe kapısı bile yok, güvenlik kulübesi her daim boş. Çocuklardan bazıları uyuşturucu maddelerin isimlerini, okula madde bağımlılığına yönelik eğitim vermek için gelen polislerden bile daha iyi biliyor. Ebeveyninin uyuşturucu sattığını söyleyen, aile üyesinin suç işlediğini anlatan çocuklar var. Okulun bahçesinde polisler ve uyuşturucu satıcısı arasında silahlı çatışma dahi yaşanıyor ders saatleri sırasında. Hiçbir güvenlik sağlanmıyor bu okula. Sıradan bir olay gibi görülüyor her anlatı ve yaşantı çünkü mahalle kriminalize edilmiş. Okul terki de var, çocuk işçiliği de yüksek… Çocukların farklı alanlarda, ihtiyaçlarına göre danışmanlık tedbiri alınmasına öncülük etti rehber öğretmenleri. Tedbir veriliyor verilmesine ama sonrası yok. Ev ziyaretine gidilmesi gerekiyor, sosyal hizmetin devreye gireceği birçok nokta var. Memur ev ziyaretine gitmiyor, gitmiş gibi rapor hazırlıyor, her şey bir düzmeceye dönüşüyor, takip yok, güncel bilgi yok, tedbir var ama kâğıt üstünde var. İşte bu ve buna benzer bir ihmâl zincirine dönüşüyor sorumluluk zinciri. Bu mahalle, çocuk koruma bağlamında kaderine terk edilmiş gibiydi. Tek bir mahalle ve okul örneğinde bile yapısal faktörler karşımıza nasıl apaçık çıkıyor: Derin yoksulluk, şiddet, madde kullanımı, desteksizlik, güvencesizlik… Hiçbiri gizli, devletin kurumlarının göremeyeceği, saklanmış şeyler değildi. Bilinen, bile bile lades denilen şeylerdi. Koruma yok, önleme yok, güçlendirme yok, destek yok. Her çocuk, bu koşullarla, yapısal faktörlerle, verilerle bambaşka baş eder, bambaşka bir şey yapar, bambaşka öğrenir. Fakat şunu düşünmek zorundayız: Bu koşullarda büyüyen çocuklar nasıl hisseder? Bazıları büyüdükçe riskli davranışa neden yönelir? Çoğu zaman güçsüzlüğün, değersizliğin, başarısızlığın telafisi için şiddetin bir araca dönüştüğünü görüyoruz. Psikolojik arka planı anlatmak, şiddeti meşrulaştırmak anlamına gelmiyor bana göre, konuşabilmek gerek işin bu kısmını da… Yüksek risk faktörlerinin, riskli yapısal koşulların içinde büyümeye çalışan çocukları ihmâl ve istismarını ciddiye almıyoruz. Kendinden memnun, umutlu, esnek ve aynı zamanda da dayanıklı bir kimliğe sahip olabilmeleri için desteklemiyor, güçlendirmiyoruz politika ve uygulamalarla. Ergenlik çağındaki çocukların çeteleştiğini izliyoruz ve okuyoruz haberlerde. Hem çeteleşmeyle ilgili yine bir “bile bile lades” var hem de “Bu çocuklar ne buluyor çetelerde, neden çete üyesi oluyor?” diye düşünmeye ihtiyacımız var. Yıllardır televizyonda silahlı, çatışmalı, şiddetli kurmacalar izliyor aileler. Çocuklar yok mu bu dizilerin izlendiği salonlarda? Elbette var. Yine tekrar edeceğim, “Bu diziyi izleyen her çocuk çete üyesi olur” demiyorum. Fakat bugün çete üyesi olan çocukların bu dizileri izlediğinden hiç şüphe duymuyorum. Çete üyesi olarak hangi sosyal duygusal ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır 15-16 yaşında bir çocuk? Kabul görme, aidiyet, olumlu geri bildirim, takdir, güç, kimlik inşası… Bizim tersine bir mühendislikle bu ihtiyaçları karşılayacak önleyici ve koruyucu sistemlere ihtiyacımız var.
Bu konunun tartışılma-tartıştırılma biçimleri bir bütün olarak çocuk haklarına zarar veren, olayı çocuk haklarından ve arka planından uzaklaştırıp tekil tekil tekil çocukların kendilerine indirgeyen biçimlerdeydi… Birkaç başlıkta bu tehlikeli tartışma biçimine dair neler söylersin?
Toplumsal olarak duygusal istismara çok açık olduğumuzu ve ana akım medyanın da bunu epey güzel değerlendirdiğini düşünüyorum. Çocuk dostu haberciliğe duyduğumuz ihtiyacı bir kez daha gözlemlemiş, deneyimlemiş olduk. Bu tartışmalardaki asıl mesele halkın duygusal istismarıydı. Halkın duyguları, hassasiyetleri de suç kadar kullanışlı bir şey bu ülkede. Çocuk koruma sistemiyle ilgili hayatî eksiklikler olduğunu ilk bakışta fark edemememiz de bu duygusal kullanışlılık sebebiyle. Genellikle çocuk ölümlerinde duygularımız manipüle ediliyor. Özellikle de ebeveynlerin duyguları manipüle ediliyor. Öne çıkarılan sadece kayıp, fail, eylem ve ceza oluyor. Çocuk ölümlerinin hangi ihmal koşullarında gerçekleştiğini durup düşünmek ise zorlaşıyor. Çocuk ölümleriyle ilgili duygular, acılar, yaslar magazinel malzemelere dönüştürülüyor, siyasî çıkarlara araç olarak kullanılıyor. Acıyı görünür kılmaktan başka bir şey bu. Şunu da açık açık söylemeliyiz bence: Minguzzi ailesinin ilk avukatı aileyi, çocuk haklarına duyarlı bir perspektifle koruyabilecek bazı adımları atmadı ve bu durum hem çocuk haklarına ve hak savunucularına zarar verecek hem de ailenin yıpranmasına yol açacak türden sonuçlara sebep oldu. Bu konuda birçok avukat görüşü dinledim. “Suça sürüklenen çocuk” kavramını açıklamaya çalışan İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi Başkanı Kardelen Ateşçi alenen sosyal medyada hedef gösterildi ve linç edildi örneğin. Ahmet’in annesi Yasemin Hanım, suça sürüklenen çocuklar kavramına alternatif olarak “özü kötü çocuk” ifadesini önerdi. Evladını kaybetmiş bir annenin, Minguzzi ailesinin yas tepkilerini, öfkesini, nefretini yadırgama hakkını kendimde görmüyorum ve anlaşılır buluyorum. Evlat acısı, dünyada dayanılması, baş edilmesi en zor acı… Fakat böyle bir şeyin geçerli olması mümkün değil, bunu söylemek demek, tüm çocukların haklarını tehlikeye sokmak ve ihlal etmek demek. Yine suçun tüm sorumluluğunu çocuğa yükleyip çocuk korumaya dair hiçbir hesap sormamak demek… Çok tehlikeli bir tartışmaydı bu çocuk hakları açısından. Diğer tehlikeli tartışma ceza yaşıyla ilgiliydi… Çocuğu çocuk olma pozisyonundan çıkarırsak başka nasıl tehlikelere açık hale getireceğimizin fark edilemediği bir tartışmaydı yine. Fakat beni en çok zorlayan tartışmalardan biri şu oldu: “Biz de yoksul çocuklardık, kötü ailelerde büyüdük, biz niye suça bulaşmadık?!” Türkiye’de birçok yetişkinin bu cümleleri kurması şaşırtıcı gelmiyor bana. Bu ifadeler öncelikle, Türkiye’deki çocukluk deneyimlerinde ihmalin ne kadar yaygın olduğunu kanıtlıyor. Çocuk koruma sisteminin iyi çalışmasına, sistemin eksiklerini göstermeye tam da bu yüzden ihtiyacımız var. Bu tartışmalarda da çocukların risk altında olmasının yapısal, sistemsel nedenleri yok sayıldı. Devletin, çocuk korumadan sorumlu kurumların ve bakım verenlerin sorumluluğu görmezden gelindi. Eşitsizlik ve ihmal meşrulaştırıldı. “Bana bir şey olmadı, bu ihmaller olabilir” mesajı veren polemiklerdi bunlar… Risk altındaki çocuklara da “Herkes kendini kurtarsın” demek anlamına geliyordu. Kimse “Her yoksul, ihmal edilmiş, dezavantajlı/ incinebilirliği yüksek, travma yaşamış çocuk suça sürüklenir” demiyor, diyemez. Ortada böyle hatalı bir genelleme olmadığı/ olamayacağı için “Biz suça bulaşmadık” örneği vererek argüman üretmek, risk altındaki çocuklara dair de kafa karışıklığı yarattı açıkçası. “Sistemin korumasına ve desteğine ihtiyaçları yok, sadece iyi insan olmaları yeterli” gibi bir mesaj vermek, çok ciddi bir tehlikedir. “Risk altındaki çocuk” ve “suça sürüklenen çocuk” kavramlarını da birbirinden ayırmak gerekir. Risk altındaki çocuk, her zaman “suça sürüklenir” diyemeyiz mesela. Bir de tabii tüm bunların yanında Kürt-Türk tartışması vardı. “Malum ırk” diyerek alenen nefret söylemleri gördük ve Kürt çocuklar potansiyel fail olarak damgalandı. Siber zorbalığın, dijital zorbalığın ayrımcı halini hep görüyoruz ama bu kez doğrudan çocuklara yöneldi nefret söylemleri… Çocuk hak savunucuları da “terörist” olarak etiketlendi… Buradan devam etmeyi çok isterim ama çok çok uzar bu konuşma…
Şimdilerde -o maddelerin olmayacağı söylense de- 11. Yargı Paketi taslağı olarak kamuoyunda dolaşan ve LGBTİ’lerden kadın örgütlerine kadar pek çok toplumsal güç tarafından reddedilen taslakta çocuklarla ilgili maddeler de var. Temelde cezaları arttırmaya yönelik olan bu taslağa nasıl yaklaşmalıyız?
Çocuk koruma uzmanları ve avukatlar çok daha iyi bir yanıt verebilir bu soruya diye düşünüyorum. Ben ağırlıklı olarak gelişim ve eğitim psikolojisi perspektifinden yorumlayabilirim bu taslağı. Cezaları artırmak, çocuğun ceza ile öğrenme kazanmasını beklemek, işlevsel bir yöntem değil. Önemli ölçüde ne bireye ne topluma bir kazanım sağlıyor. Ağır cezalar, çocuklar için sanılanın aksine iyi bir öğrenme aracı olmak yerine olumsuz bir pekiştireç görevi görüyor. Ne diyelim daha fazla bilmiyorum, ceza da suça sürüklemenin başka bir yolu. Onarıcı adaletten bahsetmeye ve bunun iyi örneklerini anlatmaya ihtiyacımız var sanırım. Çünkü cezayla ilgili yorum yapınca toplumsal algı “Cezasızlığı savunuyorsunuz, oldu olacak madalya da verin” diyor. Mesela davranışın sorumluluğunu alabilme becerisi, bu çağın en önemli sosyal duygusal öğrenme becerilerinden biri bence. Cezayı arttırınca çocuklarda bu becerinin kazanımıyla ilgilenmiş olmuyoruz. Ceza vermek çok kolay, becerinin kazanımını sağlamak ise zor. Çocuk odaklı onarıcı adalete dair dünyada oldukça iyi örnekler var. Bir yandan da bu örnekleri bilmemek toplumu “Cezalar arttırılsın” kolaycılığına itiyor. Eğitim, danışmanlık ve rehabilitasyon desteğinin erişebilirliğini arttırmaya ihtiyacımız var. Yeni Zelanda, Norveç, Almanya’daki uygulamalara bakabiliriz örneğin. Sorumluluk alabilmeyi içeren onarıcı adalet uygulamaları suç oranlarının azalmasını sağlıyor.
Peki ya çözüm? Biraz da çözüme dair konuşalım. Koruma, güçlendirme, önleme kavramlarından ilerleyebiliriz belki burada…
Bir çocuğun temel hak ve ihtiyaçları için öldükten sonra değil, yaşarken harekete geçilmesine ihtiyacımız var. Bu sebeple öncelikle risk altındaki çocuklar ve elbette tüm çocuklar için çocuk koruma ilkeleriyle hareket edilmesi gerekiyor. Çocuk koruma sistemi içinde yer alan, sorumluluk zinciri derken işaret ettiğimiz kurumların denetlenmesine, takip edilmesine ihtiyacımız var. Cezaları artırmak yerine okul sosyal hizmetini talep etmeye ihtiyacımız var örneğin. Her okulda, özellikle de çocukların gelişimi için risk faktörlerinin yüksek olduğu mahallelerdeki okullar öncelikli olmak üzere bir sosyal çalışmacı kadrosuna, istihdamına ihtiyaç var. Danışmanlık tedbirlerinin kâğıt üzerinde değil, gerçekte özenle uygulanmasına ihtiyacımız var. Destek ve hizmetlerin erişilebilirliğine, eğitimin erişilebilirliğinin sağlanmasına ihtiyacımız var. Okulu yeniden “koruyucu faktör” olarak görebileceğimiz bir okullulaşma da çözümün bir parçası olabilir. Erken çocukluktan itibaren eğitim ve bakım hizmetleri konusunda yetersiz imkanlar sunuyoruz. Kamusal eğitim ve bakım hizmetlerinden söz ediyorum. Çok temel ihtiyaçlara dair utanç verici eksikliklerimiz var. Çocukların yetersiz beslenme sebebiyle bodurluk yaşadığını konuşuyoruz… Ücretsiz okul yemeği, temiz gıda ve suya erişim hakkını, okul terki oranlarını konuşuyoruz… Her şey birbiriyle ilişkilidir, konu çocuklar olduğunda. Çözüme temel hak ve ihtiyaçları karşılayarak da başlayabiliriz.
Çocuk hakları alanında mücadele edenlere iletmek istediğin bir şeyler varsa, sen de dahil, öyle bitirebiliriz. Teşekkür ederiz.
Her birimizin emeğini kutluyorum. Pek kolay değil, hak temelli hiçbir mücadele kolay değil ama çocuk hakları alanındaki mücadele pek çok açıdan karmaşık zorluklar içeriyor. Yetişkin-çocuk ilişkisindeki hiyerarşinin, çocuklara yönelik algının etkisi var bunda… Dayanışma ve umutla yine de dirençle… Çocuklarla birlikte hak temelli bir yaşamı inşa edebileceğimize inanıyorum. Ben teşekkür ederim!
