Avrupa’da Yeni Anlaşma ile Meşrulaşan Irkçılık

12 Haziran 2026, Avrupa Birliği (AB) için “etkin sınır yönetimi” vaadiyle atılmış bir adım olarak görülse de, insanlık için “insanlığın askıya alındığı” kara bir gün olarak tarihe geçecek. Yürürlüğe girecek olan Avrupa İltica ve Göç Paktı, basit bir bürokratik düzenlemeden çok daha fazlasını temsil ediyor.

Bu pakt, göçmenleri “güvenlik tehdidi” olarak etiketleyip aşırı sağcı ideolojiyi yasal bir zemine oturtan yeni bir sınır rejiminin ilanı niteliğinde. Göçmen Dayanışma Ağı da bu yeni paktın mevcut tabloyu iyileştirmek bir yana, yaşanan sorunları daha da kurumsallaştıracağı konusunda uyarıyor.

“Hızlı Usul” Adı Altında Kitlesel Hak İhlalleri

Yeni paktın en somut ve tartışmalı ayağını, sınırlarda uygulanacak 7 günlük “ön değerlendirme” süreci oluşturuyor. Bu kısa zaman diliminde kişilerin kimlik tespiti yapılacak ve hangi iltica usulüne tabi tutulacaklarına karar verilecek. Ancak bu “hız” arayışı, beraberinde ciddi riskleri de getiriyor: Özellikle kabul oranı düşük ülkelerden gelenler veya belgeleri eksik olanlar (ve belgelerini kasten imha ettiği varsayılanlar) doğrudan 3 aylık zorunlu “sınır prosedürüne” tabi tutulacak.

Bu süreçte sığınmacılar, havaalanları veya limanlardaki kapalı merkezlerde, yani fiilen gözaltı koşullarında tutulacaklar. Hollanda Mülteci Konseyi gibi kurumlar, bu hızlandırılmış prosedürlerin sınırlardaki aşırı kalabalık kamplara çözüm üretmediği gibi, şiddet içeren yasa dışı “geri itme” uygulamalarını da engelleyemeyeceğini söylüyor. Yasaların bu denli sertleşmesi, mültecileri “hak sahibi bir birey” konumundan çıkarıp, hızla “ayıklanması”ve sınır dışı edilmesi gereken bir “yük” olarak etiketlenmeye çalışıldığını gösteriyor.

Sorumluluğun Dışsallaştırılması ve “Güvenli Üçüncü Ülkeler”

Paktın bir diğer karanlık yüzünü ise “güvenli üçüncü ülke” kavramının kapsamının genişletilmesi oluşturuyor. AB, sığınmacıları kendi topraklarında korumak yerine; maddi yardım veya stratejik iş birlikleri karşılığında bu kişileri Mısır, Tunus ve Türkiye gibi tampon bölgelere “dışsallaştırmayı” hedefliyor.

Örneğin Mısır, halihazırda ev sahipliği yaptığı 10 milyonu aşkın göçmen nüfusunu gerekçe göstererek Avrupa’dan daha fazla finansman talep ederken, bu tür pazarlıklar mültecilerin yaşam hakkını birer siyasi “koz” haline getiriyor. Benzer şekilde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da “Sınır kapılarını açarım” tehdidini özellikle Suriye’deki savaşında başlangıcından bu yana çok kez duyduk. Bu durum, uluslararası hukukun temel taşı olan “geri göndermeme” ilkesini aşındırırken, mültecileri Avrupa sınırları dışında kalan belirsiz ve çoğu zaman tehlikeli koşullara mahkûm ediyor.

Yunanistan Modeli: Dini Ayrımcılık ve Ağır Cezalar

Yunanistan’ın son dönemdeki hamleleri, yeni rejimin sınırlarını ne denli zorlayabileceğinin bir ön izlemesi niteliğinde. Atina yönetimi, Suriye ve Afganistan gibi ülkelerde “savaşın sona erdiği” bahanesini öne sürerek binlerce kişinin iltica hakkını iptal etmeye başlarken, Göç Bakanı Thanos Plevris’in açıklamaları sistemin arkasındaki açık dini ayrımcılığı gün yüzüne çıkarıyor.

Plevris’in, işgücü piyasasında “Hristiyan veya laik” toplumsal yapıya sahip ülkelerden gelenleri tercih edeceklerini ve radikal İslam’ı doğrudan bir “güvenlik riski” olarak tanımladığını açıkça ilan etmesi, politikanın insani değil, ideolojik bir temele oturduğunu gözler önüne seriyor. Üstelik başvurusu reddedilenleri bekleyen yaptırımlar, adeta sistematik bir yıldırma politikasının parçası: 5 bin euro para cezası, 5 yıla varan hapis cezası ve sürekli gözetim altında tutulmayı simgeleyen GPS cihazı takma zorunluluğu…

Belfast’ta Yanan Evler

Mevzuattaki bu katılaşma ve siyaset kurumunun benimsediği dışlayıcı dil, sokaktaki ırkçı gruplara aradıkları meşruiyet zeminini altın tepside sunuyor. Belfast’ta yaşanan ve maskeli grupların göçmenlere ait evleri, araçları ve işyerlerini ateşe verdiği saldırılar, sermaye tarafından oluşturulan bu atmosferin en somut sonuçlarından biri.

“Yerel evler yerel halk için” sloganıyla yapılan bu saldırılar, yasaların sığınmacıları birer “güvenlik tehdidi” olarak damgalamasının bir sonucu. Bunun toplumsal karşılığı da  biriken öfkenin karanlık ve korkutucu bir yansıması oluyor.

Irkçılığı Besleyen Bir Kısır Döngü

Avrupa’nın yeni iltica düzenlemeleri, iddia edildiği gibi “daha adil bir dağılım” vadetmekten ziyade, çok daha rafine ve etkili bir “dışlama mekanizması” inşa ediyor. Mavi Kart gibi uygulamalarla yalnızca ihtiyaç duyulan kalifiye iş gücünü seçip alan; geri kalanları ise tel örgülere ve kapalı merkezlere mahkûm eden bu sistem, aşırı sağın “seçici ve dışlayıcı” dünyasıyla tam bir uyum içinde.

Eğer Avrupa, hukuk sistemini sığınmacıları potansiyel bir suçlu gibi gören bu çarpık anlayışla inşa etmeye devam ederse; Belfast’ta yanan ateşler sadece göçmenlerin hayatını değil, kıtanın temelini oluşturan demokratik değerleri de adım adım küle çevirecektir.