“Hangi fakülteden olduklarını bilmediğim öğrencilere ve öğretmenlere yöneltebileceğim tek suçlama, üç yüz yıldır aralıksız serilip duran çimenliklerini savunmaları sırasında benim küçük balığımın bir köşeye gizlenmesine yol açmalarıydı.” 1
Prometheus ateşi tanrılardan çalıp insanlıkla buluşturduğundan ve her emek etkinliği ardından bir diğer etkinliği beraberinde getirmeye başladığından beri bilgi, tarihin kurucu ögelerinden biri olmuştur. Yaşamaya dair bilgi, muhtelif veçhelere savrulup, insanlık yaş aldıkça bilgiye nasıl ulaşırız soruları sorulmaya başlanmış ve epistemoloji doğmuştur. Fakat “Nasıl biliriz?” sorusu yüzyıllar boyunca “Bilgi kime hizmet eder?” veya “Bilgi edinince ne olur?” sorularına dönüşmemiştir. Çünkü bu sorunun cevabına halihazırda vakıf olanlar, yani egemenler, sorulan soruları ve düşünüş biçimini tarih boyunca belirlemiştir.
Öyle ki Antik Yunan’da sadece aralarında Aspasia gibi isimlerin de bulunduğu “hetaira” yani “kafadar kadınlar” bilgi üretimine sınırlı olarak katılabilmiştir. Orta Çağ’da ilksel birikimin gerçekleşmesi için yaşamın bilgisine sahip, şifacı kadınlar cadı diye yakılarak yüzyıllar boyunca kadınlardan topluluklara bilhassa da kadınlara aktarılan bilgi; ataerki tarafından çalınmıştır. O günden bugüne kamusal veya özel alana dair yapılan her araştırma kadınları evlere hapsetmek için kullanılmıştır. Örneğin; Kanazawa, yaptığı araştırmada şiddet eğilimlerinin güçlü genetik bileşenlere sahip olduğunu ve dayak yiyen kadınların ortalamadan daha yüksek oranlarda erkek çocuk sahibi olduğunu bulmuştur. (World Science, Ekim 2005)
Silvia Federici; Cadılar, Cadı Avı ve Kadınlar kitabında “Asıl büyü, bildiğimizi bilmememizdir.” der. Kadınlar yaşamın her alanını yeniden üretecek bilgiye sahipken bu alanlardan dışlanmaları, evin en karanlık köşelerine itilmeleri ve özgüvenlerinin yerle bir edilmesi gerçekten de bir büyü, bir efsun olsa gerek.
Akademiden Başladık, Devamını Getirelim…
Bu efsun, kapitalizmin bilgi üretiminden kampüslerin kullanımına kadar dönüştürdüğü üniversitelere bir zamanlar kapıdan içeriye alınmayan kadınların adım atmasıyla, feminist metodolojinin gelişmesiyle dağılmaya başlamıştır. Feministler, pozitivist bilim anlayışının getirdiği araştıran-araştırılan ikiliğini yaratan hiyerarşik konumlanmayı aşmak, genelleme yapmayı bilimsellikten saymayan anlayışı dönüştürmek için kollarını sıvamıştır.
Türkiye’de 80 Darbesi sonrası sosyalist hareket aldığı hasarların tespitini yaparken dergi çevrelerinden, akademiden Şirin Tekeli ve nice kadın öncülüğünde feminist hareket, sosyalistlerin üzerine yığılmış beton yığınlarındaki çatlaklardan filizlerinin başını çıkartmıştır. İlk olarak “Dayağa Karşı Yürüyüş”, “Mor İğne” kampanyaları ile tartışmaları belirli bir çevreyle sınırlı kalan taciz ve erkek şiddeti gündemleri sokağa taşınmıştır. Üniversitelerde YÖK’e bağlı Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezleri (KASAUM) açılmış; özellikle sosyal bilimlerdeki aile, şiddet araştırmalarına feminist perspektif kazandırılmaya çalışılmıştır. Günümüzde akademi, salt “toplumsal cinsiyet çalışmalarına” sıkışıp kalsa ve kendini yeniden üretemese de 1990’larda toplumsal cinsiyet kavramı henüz akademi çevrelerine yerleşmediği için “kadın, feminist çalışmalar” çatısıyla lisansüstü dersler verilmiştir.
Kurumsallaşmadan Geriye Düşüş Yılları
2000’lerden sonra kadınlar akademide yapılan çalışmalardan beslenerek “Türk Ceza Kanunu Kadın Çalışma Grubu” gibi yasal düzenlemelere dair çalışmalar yapmış; Kadına yönelik aile içi şiddet araştırmaları, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlı Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM) ile üniversiteler aracılığıyla yapılmıştır. 2012 ve 2015 yıllarına geldiğimizde Ankara Üniversitesi’nde kadınların mücadelesiyle Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Destek Birimi (CTS) açılmış ve Özgecan Aslan’ın katledilişinin ardından YÖK tüm üniversitelere “Toplumsal Cinsiyet Tutum Belgesi” göndermiştir. Bu tutum belgesi, toplumsal cinsiyete dair zorunlu dersleri, üniversite içinde öğrencilere ve idari birimlere düzenli eğitimler, seminerler ve toplantılar yapmayı ön görürken tutum belgesi 2019 yılında YÖK’ün web sitesinden kaldırılmıştır. Dönemin YÖK başkanı Mehmet Ali Yekta Saraç toplumsal cinsiyet kavramının toplumun değerleriyle örtüşmediğini, eşitlik gibi kavramlar yerine aileyi ikame etmenin Türk toplumunun üstün değerlerini öne çıkaracağını ifade etmiştir.
Kadınların on yıllardır sürdürdüğü kurumsallık çalışmalarının; feminist akademisyenlerin 2016’da KHK ile üniversitelerden ihraç edilmesiyle, iktidarın mobilizasyon aracı olan KADEM gibi kurumları oluşturmasıyla ve feministlerin diyalog halinde olduğu kurumların iktidar lehine kullanılmasıyla gerileme süreci başlamıştır. Patriyarka; üniversitelerde, sokakta, evde elinde bulundurduğu sopanın ağırlığını artırmış ve üniversitelerde kadınların kadın olmaktan kaynaklı yaşadığı herhangi bir sorun dahilinde diyalog kurabilecekleri CTS, CİTÖK gibi birimler yaygınlaşamadan önleri kesilmiştir.
Akademi, tamamen sermayenin bilgi üreticisi ve öğrenciler üzerinde hegemonya aracına dönüştükçe feminist akademi tartışmalarını da ilk dönemlerden farklı bir yere oturtmak gerekiyor. Feminist kadınlar dersler vermeye, üretim yapmaya, kadın çalışmaları kulüplerinin danışmanları olmaya devam etse de kampüslerdeki varlıkları kendilerine ayrılan odalara, üretimlere sıkışmış durumda. Teorinin eylemle buluştuğu praksis, yaşanan saldırıların ardından akademinin lügatından silinmiş görünüyor.
Çıkış Yolu: Üniversitenin Her Alanında Sosyalist Feminist Örgütlenme
İşte bu yüzden, üniversiteler üzerinden feminist harekette kurulacak tartışmanın zeminini ancak ve ancak sosyalist feminist hat üzerinden kurabiliriz. Kapitalizm akademiyi, kampüs yaşamını müstakbel işçisi olan öğrencileri en iyi üretebilecek şekilde kariyer zirveleriyle; akademisyenleri ise ASELSAN’a, BAYKAR’a doğayı ve yaşamı en iyi sömürecek şekilde eğitim vererek dizayn ederken patriyarka sokakta ve evde olduğu gibi kampüste de kadını tahakküm altına almasını kolaylaştıracak mekanizmalar üretiyor, iktidarın kadın düşmanı politikalarının kayyımlar üzerinden uygulanmasını sağlıyor.
Kampüslerde var olan bugünün sosyalist feministleri olarak; sermayenin bilgi üretim ihtiyacını karşıladığı üniversitelerin dönüşümünü başlıca mücadele alanlarımızdan biri haline getirirken aynı zamanda kayyım yönetimlerin köşemize sinip ses çıkarmayalım diye elimizden aldığı öğrenci kulüplerini, dersleri geri kazanmak ve günümüzün ihtiyaçlarına göre yapılandırmak için varımızı yoğumuzu ortaya koymalıyız.
Patriyarkal kapitalizmle içinde olduğumuz savaşta 19 Mart eylemlerinden kadın cinayetleri eylemlerine ön safları dolduran üniversiteli genç kadınların feminist hareket açısından bulundurdukları dönüşüm potansiyeline odaklanmalıyız. Hareketin önemli bir cephesi üniversiteler ise fakültelerin bir ucundan diğer ucuna tüm kadınların buluşabileceği, mücadele edebileceği ortak zeminleri kurmanın tam zamanı! Ya mutlak sömürü ya kurtuluşumuz olan sosyalist feminizm!
Dipnotlar:
- Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf, İletişim Yayınları, syf. 8 ↩︎
Yazı mordayanisma.org sitesinden alınmıştır.

