Türkiye Komünist Partisi’nin kurucu lideri Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının 28-29 Ocak 1921 gecesi Trabzon açıklarında katledilmesi, yalnızca Cumhuriyet’e giden yolda işlenen siyasi cinayetlerden biri değildi; aynı zamanda sınıfsal bir hareketin başsız bırakılması anlamına da geliyordu.
Peki, imparatorluktan cumhuriyete uzanan dönemde Mustafa Suphi’yi bu denli tehlikeli kılan neydi?
Mustafa Suphi’nin anne tarafı Samsunlu, baba tarafı Tokatlıdır. Babası Giresun’a tayin olmuştur ve Mustafa Suphi burada doğmuştur. Baba tarafından Mevlevi geleneğiyle, anne tarafından ise Müftüzade Suphi; Erzurum’da Mülkî İdâdîden, İstanbul Mekteb-i Hukuk-ı Şahane’ye, oradan Paris’teki Siyasal Bilimler Okuluna uzanan parlak bir eğitim hayatına sahipti. İttihat ve Terakki muhalifliğinden Sinop sürgününe, oradan Karadeniz’i aşıp Rusya’ya gitti. Nihayetinde Bolşevik saflarına müslüman askerler örgütleyen bir komünist lidere dönüşmesine kadar tüm yaşamı, çökmekte olan bir imparatorluğun aydınlarının arayış ve dönüşüm sürecinin adeta özeti gibidir.
Bugüne kadar Mustafa Suphi ismi çoğunlukla siyasi kimliği ve ölümü üzerinden konuşuldu. Ancak araştırmacı-yazar Tufan Şişli, mayıs ayında okurla buluşan son kitabı “Mustafa Suphi ve Ailesi”1 ile bu ezberi bozuyor.
Yazar odağı; Suphi’nin köklerine, ailesine ve resmi tarihin dışına itilmiş yakınlarına çeviriyor. Suphi’nin doğum tarihinden Galatasaray Lisesi mezuniyeti efsanesine kadar bugüne dek genel doğru kabul edilen yanlışları arşiv belgeleriyle düzeltiyor. Suphi’nin özel yaşamına da değinen yazar, eşi Maria ile olan ilişkisine de ışık tutuyor.
En önemlisi de Ankara Hükümeti ve dönemin askeri aktörlerinin yazışmalarını inceleyerek, Trabzon açıklarındaki katliamın anlık bir galeyan değil, en başından beri ince ince hesaplanmış bir devlet operasyonu olduğunu gözler önüne seriyor.
Arşivlerden, ailenin izini süren kitabın yazarı Tufan Şişli ile Mustafa Suphi gerçeğini, kitabın ortaya çıkış serüvenini ve tarihin örtbas edilen sayfalarını konuştuk.
1) Komintern’deki TKP arşivlerinin TÜSTAV tarafından açılması, kitabınızın omurgasını oluşturuyor. Bu belgelerden biraz bahsederek söyleşimize başlayalım, bunlar arasında sizi en çok şaşırtan, ezber bozan ve sol tarihi yeniden düşünmeye iten ilk bulgu neydi?
2004’te TÜSTAV tarafından yayınlanan “Dönüş Belgeleri” kitabının 2. cildindeki “Abdülkadir Bey’in Lahiyası” bölümünün gereken titizlikle okunup değerlendirilmediğini görünce ezber bozan bulgular art arda gelmeye başladı. Abdülkadir Bey, burada Teyyareci Tevfik’in öldürülmediğini, katliamdan sonra Trabzon’a gittiğini ve oradan İstanbul’a geçtiğini net olarak belirtmişti. Bu belgeye rağmen motorda öldürülen Tevfik Bey’in Teyyareci olduğu yazılmaya devam edilmişti. Aynı kitapta, İstanbul’dan rapor gönderen başka bir TKP üyesinin de Teyyareci Tevfik Bey’i Mehmet Emin ve Süleyman Sami ile birlikte gördüğünü, onlarla konuştuğunu Bakü’ye rapor ettiği de yer alıyordu.
Kitapta TKP üye adları baba adlarıyla birlikte listelenmişti. Karadeniz açıklarında, motorda öldürülen 14 kişinin isimlerini biliyoruz. Motorda öldürülen Ahmed’in oğlu Tevfik Bey ile Tevfik Çarikof (Çerkesler Çarikov diyor) farklı kişilerdi. Her ikisi de heyet içinde yer alıyordu. Ahmet oğlu Tevfik Bey öldürülmüş, Tevfik Çarikov Maçka’da Heyet’ten ayrılmıştı. Bunca yıldan sonra bunu fark eden ilk kişi olmam okuma ve araştırma disiplinimle ilgili. Özellikle çelişkiler arayan ve gördüğüm çelişkiler için mikro tarih çalışması yapan bir yöntem izledim.
Aynı kitaptaki bilgilerden yola çıkarak Goloğlu’nun2 aktardığı tanıklıktaki Abdülkadir Bey’in, Onbeşler Katliamı’nın gerçekleştiği tarihte Trabzon’da olmadığını da bu disiplin sayesinde ortaya çıkardım. Abdülkadir Bey heyet içinde de değildi, Kars’a gelmemişti ve Trenle Erzurum’a gidenler arasında değildi. Çok önemli bu bilgilerin hepsine Marksist disiplinle tarih okuması ve mikro tarih çalışması yaparak ulaşmam mümkün oldu.
Mehmet Emin’in eşi Meryem Emin Can, heyete dahil olmasına rağmen Erzurum’a Heyet’le birlikte gelmemişti. Dikkatli bir okuma, her isim üzerinde ayrı ayrı mikro tarih çalışması yapmak yeni bulguların ortaya çıkmasını sağladı.
Maria katillerin 15. kurbanı oldu, onlardan bir kaç ay sonra öldürüldü. Maria Yerşovskaya’nın baba adının Mihail olduğunun ortaya çıkmasını kitabın ikinci baskısını hazırlayan arkadaşlara borçluyuz. İlk baskıda okunamayan isim ikinci baskıda net olarak Maria’nın kız kardeşinin tam adı yazılırken ortaya çıktı.
2) Arşivlerden söz açılmışken, Türkiye’de sol tarih yazımında arşiv kullanımı biraz ihmal edilen bir konu. Eksik arşiv kullanımının yarattığı en büyük tahribat sizce nedir? Ya da bu tahrifat bilinçli midir?
Geniş alanda tarih çalışması yapan arkadaşlarımız ayrıntılar üzerine derinlemesine çalışamadı. Kitaplarında geçen her isim ve olay için bunu yapmaları zaten olanaksızdı. Eğer onlar genel planı önümüze koymasalardı benim böyle bir çalışma ortaya çıkarmam da mümkün olmazdı. Birbirini tamamlayan çalışmalar olarak görmek gerekiyor.
Bilinçli durum ise kariyer merakı ve geçmişten gelen TKP düşmanlığı üzerine şekilleniyor. TKP tarihinden bir bölüm yazacağım diye TKP’yi, Mustafa Suphi ve Maria Mihailovna Yerşovskaya’nın yoldaşlarını karalamaya çalışan bir akım peyda oldu. Kimi belgesiz yazıyor kimileri de belgeleri çarpıtarak kullanıyor. Komünistlerin tarihini karartmak için elinden geleni yapanlar, burjuvazinin işini kolaylaştırıyorlar.

Mustafa Suphi’nin Babası Saadetlû Ali Rıza (Özütürk) Bey
3) Arşivleri ve belgeleri didik didik ederek ilk kez Suphi’nin dedelerinden yeğenlerine kadar ailenin soy ağacını çiziyorsunuz geniş bir aile biyografisi ortaya koyuyorsunuz. Ailesinin sosyo-kültürel arka planı, Suphi’nin Kırım’dan Anadolu’ya ve nihayetinde komünizme uzanan yolculuğunu nasıl etkiliyordu?
Suphi’nin aile büyüklerinin, dönemin koşullarında, aydın kimliği var. Baba ve anne tarafının ebeveynleri de seçkin kişiler. Suphi’nin eğitiminde babasının olumlu etkisini görmek mümkün. Suphi, Anadolu’ya gelme kararı aldığında “Bizim mesleğimiz dervişlik” demişti. Burada Büyükbabası Mehmet Bey’e gönderme yaptığını düşünüyorum. Mehmet Bey hem Sivas hem de Samsun Mevlevihaneleri’nde postnişin makamındaydı.
Suphi’nin Sinop sürgünü olmasından itibaren, onun hayatının ailesini daha çok etkilediğini söylemek doğru olur.

1)Şerif Manatov, 2)Mustafa Suphi, 3)Ethem Nejat, 4)İsmail Hakkı, 5)Süleyman Sami (Süleyman Tevfik Harput-Sergici), 6)Mehmet Emin-Özler
4) Heyete sızan üç ajan. Süleyman Sami ve Mehmet Emin’in deşifre olmasının ötesinde, üçüncü ajan Teyyareci Tevfik’in açık kimliğine ulaşıyorsunuz. Teyyareci Tevfik’in adı öldürülmediği halde neden öldürülenler listesine eklenmiş?
Heyet içinde, aslında dört ajan var. Mehmet Emin’in eşi Meryem Emin Can da onlarla birlikte. Meryem, Heyet’ten ayrı olarak Erzurum’a geliyor ve orada kalıyor. Motorda öldürülen Tevfik bin Ahmet, İstikbal gazetesi tarafından Teyyareci Tevfik olarak tanıtılınca herkes bunu kabullenmiş. Heyet içinde iki Tevfik Bey olması durumu karmaşık hale getirmiş. Üstünde durup, gerçeği her yönüyle ortaya çıkarmak için yan kaynaklarda geniş bir tarama yapmak gerekti.

5) Heyete sızan ajanlar Süleyman Sami ve Mehmet Emin’in fotoğraflarını ilk kez yayınlıyorsunuz. Bu isimler TKP heyetine nasıl ve hangi aşamada sızdırıldı? Mustafa Suphi gibi tecrübeli bir ismin yakın çevresinde şüphe çekmeden barınabilmelerini sağlayan istihbarat ağı nasıl çalıştı?
Bu isimler, Suphi onları tanımadan önce, Bolşevikler ile çalışıp güvenlerini kazanmış. Suphi Taşkent’te geldiğinde Kafkas Bolşevikleri tarafından referans verilerek tanıştırılmış olduklarını düşünüyorum.
6) Erzurum’dan Trabzon’a uzanan o ölüm yolculuğunda yaşananlara dair, yeni belgelerin ışığında karşımıza çıkan en sarsıcı gerçek nedir?
Katliam planının altı ay önceden hazırlanmaya başlandığıdır. Süleyman Sami’nin Rüştü Paşa’ya sunduğu plan sonrasında Mustafa Kemal ile doğrudan görüştürülmesi örgütlü katliamın merkezi yapısını net olarak ortaya koyuyor. Belgesi 1995 yılında yayınlanmıştı ama o dönem Kemalizmin gücü halen baskın olduğu için pek etkili olamadı.
7) Ölüm yolculuğundan ve katliamdan sonra Sovyetler herhangi bir müdahalede bulunmuyor. Kaynaklarınızda yeni bir bilgi var mı?
Sovyetler’in de sessiz kaldığı söylenemez. Yoldaşlık bağı ile daha sert müdahale edebilir miydi, diye sorulabilir. Rus Konsolosu Bagirov 30 Ocak 1921 tarihinde (katliam gününün ertesi sabahında) Komintern Heyeti’ne ne olduğunu, resmi yazı ile, Trabzon valiliğine soruyor. “Komintern heyeti buraya hiç gelmedi.” cevabı veriliyor. Cevap kısmen doğru çünkü gelenler TKP heyetiydi. Bir daha sorulunca, motora binip gittiler cevabı veriliyor. Osmanlı uyruklu komünistler konusunda Rus Konsolosluğu’nun, diplomatik olarak atacağı adım kalmıyor. Heyet içinde olan Rus uyruklu Maria’nın akibeti sorulduğunda ise aralarında Rus olmadığı Naciye adında bir kadın olduğu ve onun da gittiği cevabı veriliyor.
TKP gençlik komitesi üyesi Abdülkadir Bey, yaptığı soruşturmada Maria’nın, Kahya Yahya’nın evinde esir tutulduğunu öğreniyor ve bunu Bagirov’a bildiriyor. Bagirov, diplomatik teamülleri çiğneyerek Yahya’yı konsolosluğa getirtiyor ve sorguya çekiyor. Bu durum duyulunca kriz çıkıyor. Ankara’dan Moskova’ya nota veriliyor. Rus Konsolos Türk vatandaşını nasıl konsolosluğa getirtip sorguya çekebilir, diyorlar. Bu olayların gelişimi zincirleme devam ediyor ama hepsini öğrenmek için kitabı okumak gerekecek. TKP’nin ve Sovyetlerin aylarca hiç ilgilenmediğinin yazılması doğru değildir.
Kitap oldukça özenli bir araştırmanın ürünü, tüm okurlarımıza kitabı önerirken, hem kitaba dönüşen bu incelikli çalışma hem bu söyleşi için size teşekkür ediyoruz.
- Tufan Şişli, Mustafa Suphi ve Ailesi, Doruk Yayınları, 2026. ↩︎
- Mahmut Goloğlu, Cumhuriyet’e Doğru Milli Mücadele Tarihi 4 (1921 – 1922), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010. ↩︎


