Arkeolojide Görünmez Olanın Peşine Düşmek: İsmail Gezgin ile Söyleşi

“Arkeoloji”, Yunanca arke yani “köken” ve logos yani “bilim” kelimelerinin birleşiminden gelir. Ama bu kelimenin taşıdığı anlam, etimolojisinden çok daha karmaşıktır. Örneğin, bazı sorular soralım arkeolojiye: Hangi geçmiş kazılmaya değer? Kimin kalıntıları korunur ve müzelerde sergilenir? Kimlerinki korunmaz? Hangi sınıfların hikâyeleri anlatılır? Kimler tarih yazının dışında bırakılır? Arkeoloji bu sorulara verilen yanıtlardan bağımsız değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır.

Eski bir Afrika atasözü şöyle der: “Aslanlar kendi tarihlerini yazana kadar, tarih her zaman avcıların kahramanlığını anlatacaktır.” Arkeoloji de uzun süredir avcıların elinde kaldı ve sömürgeciliğin, ulus inşasının ve burjuva kültürünün meşrulaştırma aracı olarak kullanıldı. Hangi alanların kazıldığı, hangi bulguların önemsendiği, hangi tarihlerin anlatıldığı hiçbir zaman tarafsız kararlar olmadı.

Fakat aynı araç farklı ellerde farklı şeyler söyleyebilir. Bu pencereden bakınca arkeoloji aynı zamanda bir imkândır. Bilgi üretiminin araçlarını ele geçirmek, üretim araçlarını ele geçirmek kadar siyasi bir eylemdir. Kendi tarihimizi kendimiz yazma girişimi bu yüzden hem entelektüel hem de pratik bir zorunluluktur. Bu söyleşide arkeolojiye tam da bu perspektiften bakarak emek tarihinin izlerini sürerken arkeolojinin ne işe yarayabileceğini, nasıl kullanılabileceğini ve nerede sınırlarına çarptığını birlikte düşünüyoruz.

Bu düşünme sürecinde arkeoloji alanında emek tarihi, ezinlerin arkeolojisi üzerine çalışan  arkeolog-yazar İsmail Gezgin ile birlikteyiz.

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Arkeolojiyle yolunuz nasıl kesişti? Sizi “ötekilerin arkeolojisi”ne çeken ne oldu?

Türkiye’de yaşayan herkes gibi ben de çarpık, adaletsiz, öğrencilerin çoğunluğunu ötekileştiren sınıfçı bir sınav sistemiyle arkeolojiyle tanıştım. Tüm öğrenim hayatım boyunca da aynı düzenin ötekilerinden biri olarak yol aldım. Arkeolojik araştırmalar da benzer adaletsizliğin devam ettiği feodal bir yapıya sahipti, yönetmelikler, bürokrasi ve hiyerarşi, pek çok insanın emeğini görünmez kılıyordu. Yayınlar sanki tüm araştırma ve kazıyı tek başlarına yapıyorlarmış gibi başkanların adına çıkarken, aynı araştırmaya yıllarca emek veren öğrencilerin, asistanların katkısı hiçe sayılıyordu. Arkeoloji dünyasında neredeyse her şey beni hem günümüzün hem de geçmişin ötekileri üzerine düşünmeye itti. Arkeolojinin şatafat merakından ve nesne fetişine dayanan taksonomik metodolojisinden oldum olası rahatsızlık duydum. Görünmez kılınanları ve onların emeğini açığa çıkarıp itibarlarını iade edecek, en azından farkındalık yaratacak bir arkeoloji fikri beni yazmaya yönelten en temel motivasyondu.

Ötekilerin Arkeolojisi adlı bir kitabınız var. Kitapta “uygarlığın görmediği insanların öykülerini” emek eksenli bir yaklaşımla anlatıyorsunuz. Bu çalışmanızdan yola çıkarak sormak istiyorum: “Emeğin arkeolojisi” dediğimizde tam olarak ne anlamalıyız? Toprağın altında emeğe dair nasıl izler kalıyor?

Bugün olduğu gibi geçmişte de yaşam emek ve emekçiler üzerine kuruluydu, yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, kullandığımız her şeyin ardında ciddi bir emek var. İçinde bulunduğumuz sistem bu emeği sahipleriyle birlikte görünmez kılıyor. Tıpkı Brecht’in şiirindekine benzer biçimde, o her bir taşı ciddi bir emek isteyen koca kentler, sanki kendileri çalışıp yapmış gibi kralların ismiyle anılıyor, binlerce emekçi görünmezleştiriliyor. Ziyaret ettiğiniz antik kentlerdeki her bir taş, sütun, duvar ve aslında kentin tümü bu görünmez insanlar tarafından inşa edilmişti. Oysa neye bakıp neyi göreceğimize karar veren, bakışımızın ve zihnimizin iktidarını da tutan bu feodal sistem, emeğe ve emekçiye değil, iktidara, otoriteye, güce dikkatimizi çekiyor. Bütün tarih anlatısı sınırlayıcı bir dil üzerinden inşa ediliyor. Yazılı metinlerde de bu tutum değişmiyor. Sınıflı toplumsal yapının üstündeki insanların düşüncesi, yaşamı, yedikleri, içtikleri, alışkanlıkları gündeme getirilirken, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan emekçilerden, sade insanlardan ve tabii emek sömürüsünde baş sırada yer alan insandışı varlıklardan söz eden yazılı belge bulmak mümkün değildir. 

Peki bu izleri bulma çabası pratikte nasıl işliyor? Bir kazı alanında işçinin izini nasıl buluyorsunuz? Kral sarayıyla işçi koğuşunu arkeolojik olarak birbirinden ayıran ne?

Bu ayrım çok net ve belirgin. Sınıflı toplumda insanların yerini belirleyen, onları temsil eden, yaşamla ve diğerleriyle ilişkisini kuran şey nesnelerdir. Araştırmalarda bulunan arkeolojik nesneler, tüm bu güç ilişkilerinin temsilini de günümüze taşır. Dolayısıyla bir nesne hiyerarşisinin varlığından da söz etmeliyiz. Firavunlara mezar olsun diye yapılan piramitlerin, onların yapımında ömrünü veren işçi ve kölelerin yaşadıkları yerlerin, evlerin ya da mezarların bu sınıf çatışmasının temsilini yaptığı açıktır. Görmemize engel olan, bakışımızı işgal eden nesne fetişizmini bir kenara bırakırsak ötekileştirilenlerin, ötekileştirilmiş maddi kültürle de donandıklarını, inşa edildiklerini görebiliriz. Bu izleri takip etmemizin önündeki engel nesne hiyerarşisini de kurgulayan estetik, güç, iktidar, anlam ve maddi değer gibi toplumsal normlardır. Zihnimiz bu ideolojinin işgali altında olduğu için toprak altından çıkan nesneleri bununla ölçüyor, temsil ettikleri ideolojiye kapılıp gidiyoruz. Arkeolojide görünenin değil görünmez olanın kayıp varlığının peşine düşmek, başka bir dil ve başka bir soru sormayı gerektiriyor. Yüzeye bakıp orada olmayanın, görünmezin varlığını sezmek ve doğru soruyu yöneltmek önemli.

Doğru soruyu yöneltmek herhalde ki dünyayı dönüştürmek isteyen herkesin en önemli enstrümanlarından biri olmalı. Arkeolojide bu minvalde sorduğunuz sorular ötekilerin arkeolojisine, emeğin arkeolojisine bakmaya götürmüş. Fakat bu tip çabaları gösteren kişilerin sayısı az gibi. Neden emeğin arkeolojisini çalışan kişilerle sık sık karşılaşmıyoruz?

Tüm enstrümanlarıyla içinde bulunduğumuz kültür artsüremli1 bir kurucu öğedir. Çok değişkenli ideolojisiyle binlerce yıllık köklere sahiptir. Artık sonuna yaklaşsak da tarımsal üretim kültürünün geçmişten sürüklediği ilişkiler ağı ve kültürel doku içinde yaşıyoruz. Kuruluşundan bu yana değişmeyen paradigma, nesneler yoluyla günümüze taşıdığı ideolojiyle özne inşasında büyük rol oynuyor. Arkeolojik nesnelerin sınıfsallığı ve hiyerarşisi, arkeoloji bilimine yaklaşımı da etkiliyor. Geçmişte toplumsal yapı içinde bireylere ayrıcalık kazandıran ve onları sınıfsal hiyerarşinin üzerine taşıyan nesnelerin ideolojisi, onları araştıran arkeologları da hiyerarşinin üstlerine taşır. “Değerli” şeyler bulmak arkeoloğu eski eser fetişine sürükleyerek sistemin yeniden üretilmesine katkı sağlar. Ne için, kim için, hangi ideoloji ve ihtiyaç için arkeolojik bilgi üretiyoruz sorusunun yanıtı da sessizliğe bürünür. Emek ve emekçileri görünmez kılan binlerce yıllık ideoloji, arkeoloji yoluyla aynı körlüğü toplumsallaştırır. Tam da bu sistemin uygun gördüğü gibi kişisel ideoloji toplumsal ihtiyaç, menfaat, adalet, eşitlik gibi kamu yararını öteler. Bu yüzden kimse küçük bir Roma köyünü kazmak istemez, herkes denize nazır, fallik mermer sütunlarla desteklenen ve feodal ideolojinin bir parçası olan yerleri kazmak ister. Bu şehirlerde de halkın, işçinin, zanaatkarın, çiftçinin, emekçinin yaşamı, onların oturduğu evler arkeolojik çalışmaya dahil edilmez. Tapınak, tiyatro, saray gibi mekânlardan çıkacak sansasyonel, estetik, güç ve iktidar taşıyan arkeolojik nesneler, arkeolojinin ve arkeoloğun ideolojisini de belirler. Akdeniz ve Ege kıyılarındaki kahverengi tabelaları takip ettiğinizde göreceksiniz ki, tüm tabelalar ve kazı alanları ziyaretçilerin gözünü, bakışını esir alacak, hiyerarşinin dibinde kalanları, ötekileştirilenleri, yoksullaştırılanları yok sayan mekanları işaret etmektedir.

Benzer şekilde müzelerde sergilenen eserlerin de aynı ideolojiye işaret ettiğini görmek mümkün. Hangi müzeye girseniz, mermer heykeller, büyük ve sınıfsallığı gözümüze sokan fallik lahitler, nesne hiyerarşisinde sınıfsal çatışmayı gösteren, ardındaki emeği ve emekçileri görünmez kılan altın, gümüş ziynet eşyaları… Tanrıların, kralların, komutanların, zenginlerin, düşünürlerin ve ayrıcalıklı sınıfların tüm bireylerinin temsil edildiği salonlarda halkın yeri yoktur. İşçileri, köleleri, yaşamı kuranları, yoksullaştırılıp ötekileştirilenleri buralarda göremezsiniz, sanki hiç doğmamış hiç yaşamamış ve iz bırakmamışlardır.  

Arkeoloji çoğunlukla kralların ve büyük yapıların tarihi olarak anlatılıyor. Siz bunun tersini yapıyorsunuz. Tarihe aşağıdan bakmak bize ne kazandırıyor?

Yukarıdan bakanlar aşağılaştırdıklarını daha en başta, gözde, bakışta, dilde öldürüyorlar, yok kılıyorlar. Tarih ve arkeoloji diye üretilen metinlerde nüfusun büyük çoğunluğu soykırıma uğruyor. Tıpkı günümüzde birkaç yüzle ifade edilebilecek ayrıcalıklı ultra zengin insanın yaşamı dizayn ederken milyarlarca insanı görmezden gelmesi gibi arkeoloji biliminde de bu gaflete düşen arkeologlar, arkeolojik ideolojiyi de belirliyorlar. Benim gibi yerden, aşağıdan bakanlar en azından bu kalabalıklar için bir “biz de varız” itirazına, eşitlikçi bir sosyal yapı talebine olanak sağlayacaktır. Diğer yandan da çoğunluğu ötekileştiren bu sistemin bütün bileşenlerini ve güç ilişkilerini görünür kılarak, yoksulluğun, ötekiliğin bir kader değil bir uygarlık ideolojisi olduğunu açığa çıkaracaktır.

“Biz de varız” itirazlarını bugünlerde çeşitli iş kollarındaki işçilerden duyuyoruzİşçi direnişlerini yakından ve aktif olarak takip ettiğinizi biliyorum. Bir arkeolog olarak bugün bir maden işçisinin direnişine ya da bir fabrikanın önündeki grevcilere bakınca aklınıza tarihten ne geliyor? Tarihte işçilerin örgütlendiklerini ve direndiklerini  biliyoruz. Bize bu izlerin nasıl kaldığını, bilinen en eski grev ve direnişlerin neler olduğunu anlatır mısınız?

Bütün üretim araçlarını elinde tutan kapitalizm, giderek artan dünya nüfusunu kendi ideolojisine emek verecek işçi potansiyeli olarak görüyor ve bizleri yarı canlı makinalar gibi üretim endüstrisinin bir parçası haline getirmeye çalışıyor. Giderek zorlaşan yaşam koşulları, hayat pahalılığı, eşitsizlik, adaletsizlik, emek sömürüsü, sınıflar arasında açılan çark işçi direnişlerine de zemin hazırlıyor. Kapitalizmin etkisiyle daha da sertleşen çalışma koşulları antikçağa dayanıyor, o günden bu yana işçilere özellikle de maden emekçilerine layık görülen yaşam çok da değişmedi. Aklıma ilk olarak on binlerce kölenin çalıştırılmasına karşın hızlı ölümler nedeniyle açık tutulmakta güçlük çekilen maden ocakları geliyor. Benzer biçimde, Latin Amerika’nın keşfinden sonra talan edilen maden ocaklarında çalışmayı reddeden hatta maden ocağında çalışmaktansa intihar etmeyi tercih eden Amerikalı yerlileri unutmamalı. Beyaz sömürgeci Avrupalının daha iyi çalıştıkları gerekçesiyle köleleştirdiği Afrikalıları Latin Amerika’ya getirmesi bu sistemin ötekileştirdiklerine reva gördüğü muameleyi gösterir. Az da olsa tarihte işçi direnişleri ve güçlü hak arayışları da vardır. Bunların en eskilerinden biri, Mısır’da III. Ramses döneminde (MÖ 12.yy) Krallar Vadisi’nde anıtsal mezarların yapımı ve onarımında çalışan işçilerin itirazıdır.

Görsel 2. Dönemin yazmanı Amennakht tarafından kaleme alınan grev papirüsü. Bugün Torino Mısır Müzesi’nde (Museo Egizio) sergileniyor.Kaynak: Wikimedia Commons.

O dönem nafakalarını alamayan işçiler hakları için direnmiş, çalışmayı reddederek greve gitmişlerdi. Grev günlerce sürmüştü. İşçiler, kendilerini denetlemekle yükümlü memurların ve yöneticilerin kutsal eşyaları çadıklarından da şikâyetçiydi. Yöneticilerin bu hak ihlalleri karşısında tavır ve mazeretleri de bugünkünden farksızdı; ambarlarda işçilere verilecek buğday ve yiyecek kalmadığı için işçilere kemer sıkması söyleniyordu.

MÖ 5. yüzyılın sonlarında Atina’daki Laureion gümüş madeninde çalışan on binlerce köle, Atina’nın savaşta olduğu için dikkatini ve gücünü yitirmesini fırsat bilerek toplu halde iş bırakmış, kendilerini azad etmişlerdi.

Bir diğer direniş antik Roma’da patriciler (soylular) ve plebler (halk-köylü) arasında gerçekleşmişti. Tüm hakları ellerinden alınmış, ağır vergiler ve çalışma koşulları altında ezilen halk, bütün üretimi bırakıp Roma’yı terk ederek bazı haklar elde etmeyi başarmıştı.

Görsel 3. Hermann Vogel, “Spartaküs’ün Ölümü”, 1882. Kaynak: Wikimedia Commons.

Bu direnişlerin en ünlüsü ise kuşkusuz Spartaküs liderliğinde olandı. MÖ 73-71 yılları arasında gladyatör Spartaküs’ün Roma’da sayıları giderek artan köleleri özgürleştirme mücadelesi tarihe iz bırakmıştır. Kısa sürede önemli bir güç haline gelip Roma ordusuna karşı zaferler elde ettilerse de neticede kanlı biçimde bastırılmışlardı.  

Bahsettiğiniz tarihsel direnişleri bilmek bugünkü örgütlenmeye ne katabilir? Arkeoloji bir mücadele aracı olabilir mi?

Elbette, geçmişin isyan ve direnişleri ilham verici olabilir ama daha önemlisi arkeoloji gibi geçmişle ilgilenen bilimler, bu düzenin ne zaman hangi saikler üzerine kurulduğunu ifşa edebilir. Dolayısıyla bu sömürü düzeninin tümüyle ortadan kaldırılıp daha eşitlikçi bir  yaşam kurulabileceğinin yolunu göstermiş olur. Çünkü geçim kaynakları ve onun dayattığı kültür, bir azınlığın iktidarı içinde yaşadığımız adaletsiz, eşitsiz, cinsiyetçi, sınıfçı şiddet kültürünün zeminini oluşturur. Hedef bölgesel direnişler değil, bu düzeni değiştirmek olmalıdır. Nasıl oluştuğu bilinirse, nasıl yıkılıp değiştirilebileceği de bilinir. 

Geçmişten bugüne uzanan sınıfçı kültürün yanında cinsiyetçi kültür de devam ediyor. Kadın emeği bugün de büyük ölçüde görünmez. Ev içinde karşılıksız, tarlada kayıt dışı, atölyede sigortasız. Bu görünmezlik tesadüf değil, tabii ki kapitalist sistemin ucuz ve ücretsiz emek ihtiyacıyla doğrudan bağlantılı. Peki bu tablo ne kadar eskiye gidiyor? Tarih boyunca kadınlar ne üretti, nasıl çalıştı ve neden bu emek kayıt altına alınmadı? Arkeoloji bize bu soruların yanıtını verebiliyor mu?

Tüm bu sistemi ve kapitalizmi hazırlayan cinsiyetçi ideoloji binlerce yıl önce, küçük bir azınlığın kontrolünde tarım kültürüne geçilmesinden kısa süre sonra başladı. Sınıfçı ve cinsiyetçi bu kültürün ilk ötekileri bedenlerine cinsiyet atanan kadınlar oldu. Bütün sistem, tarımsal kültürden yazının kullanımına kadar MÖ 6000-3500 yılları arasında tüm kurumlarıyla toplumsallaşmıştı. Çünkü yazılı kültürün ilk metinlerinden cinsiyetçiliğin yazıyla birlikte başlamadığını, öncesinin de olduğunu açığa vuran çok sistematik bir kadın düşmanlığı okunabiliyor. Sadece kadın emeği değil, kadının bizatihi yaşamı ipotek altına alınmış, bedeni elbiselerle görünmez kılınmış, ömrü duvarlarla sınırlandırılmıştı. Mezopotamya’dan başlayarak yazılı kültürün başından itibaren, tüm kutsal metinlerde cinsel şiddetin nesnesi haline getirilen kadın, toplumsal düzenin tehdidi olarak görülmüştü. Evlilik, çocuk doğurma, bakım, yemek gibi bir içerikle bedenine atanan  cinsiyet rolüyle kadın mülkiyetin nesnesi haline getirilmişti. Bedeniyle ilişkisini bozacak bir söylemle, cinselliğinden utandırılan, arzularından suçluluk duyması sağlanan kadın, felsefe dahil tüm kurucu metinlerde ikincil bir varlığa indirgeniyordu. Xenophon’un Oikonimikus adlı eserinde İskhomakhos ve Sokrates arasında geçen bir diyalogda, kadınlığın bir tanrısal kader olduğu, onun ev işlerine yatkın doğası gereği erkek tarafından eğitilirse mutlu ve güzel yaşayabileceği vurgulanır.

Görsel 4. Soldan sağa: Xenophon’un mermer büstü; Oikonomikos’un Latince el yazması; Raffaello’nun “Atina Okulu” freskinden Xenophon ve Sokrates detayı, 1509-1511. Kaynak: Wikimedia Commons.

Kadın doğası gereği, çocukla, evle ve ev işleriyle ilgilenmeliydi çünkü tanrı onu bunun için yaratmıştı. Bu görüşün gündelik yaşamdaki yansımalarını da görüyoruz. Kadın, ya babaya ya da kocaya yani mutlaka bir erkeğe ait olmalıydı. Evlenmeli ve erkeğin çocuğunu dünyaya getirmeli ve onun bakımını üstlenmeliydi. Evin tüm işleyişi onun sorumluluğu altındaydı. Yemek, temizlik, kumaş dokuma, elbise dikme, kocanın ihtiyaçlarını karşılama ve daha pek çok angarya onun görünmeyen emeğini ve hatta yaşamını oluşturuyordu.

Erkek çocukların hakkı olan eğitimden de mahrum bırakılan kadınların gündelik yaşamına, varlıklarına ve emeklerine dair neredeyse hiçbir şey kayıt altına alınmamıştı. Kadın yazılı belgelere konu edilmemiş, daha en başta dilde yok edilmişti. Mezopotamya yazılı belgelerinden başlayarak Homeros’a, Herodotos’a, Platon’a ve kutsal metinlere kadar neredeyse tüm metinler eril bir perspektiften yazılmış ve içlerinde kadına yer verilmemiştir. Nadiren görülen kadın anlatıları da erkeklerin gözünden dile getirilmiştir.  

Antikçağda kadınlığı tek bir kimlik olarak değerlendirmek de doğru değil. Sınıf oldukça belirleyici. Köle doğanlar, hizmetkârlar, dadılar, süt anneler, rahibeler, dansözler, fahişeler ve daha pek çok kimlik, kadınların düzenden payına ne düştüğünü belirler. Bunların hepsinin ortak yanı da yaşamlarına ve bedenlerine dair tüm tasarrufların erkeklerin elinde olmasıdır.


  1. artzamanlı ↩︎