Sınıfsal İhtişamın Arkeolojisi Dostunuz Değildir!

TÖP İzmir Yayın Birimi olarak düzenlediğimiz Zamanımız ve Biz Söyleşileri’nin 4.yılındayız. Her ay toplumsal özgürlük mücadelesiyle temas eden bir konunun etrafında buluşuyoruz, tartışıyoruz. Konuştuklarımızı söyleşi sonrasında yazılı hale getiriyoruz. Şubat ayındaki söyleşimizde Ötekilerin Arkeolojisi başlığıyla arkeolog, yazar, akademisyen İsmail Gezgin’i konuk ettik. Söyleşide aldığımız notları derleyip toparlayıp bu yazıyı kolektif şekilde kaleme aldık.

Söyleşimizin ana eksenini İsmail Gezgin’in Ötekilerin Arkeolojisi kitabından bir alıntıyla özetleyelim: “Antikçağ dünyasından geriye görkemli yerleşimler, anıtlar, heykeller, yaşamın izlerini taşıyan eserler, anlatılar oluşturdu. Bu kalıntılara uygarlığın penceresinden bakanlar, mutlu bir topluluğun zevk içindeki ayrıcalıklı yaşam kesitlerini görür. Mermer sütunlarla desteklenen antik kentler, müzeleri dolduran estetik heykeller, anıtsal mezarlar, lahitler, dev surlar iktidarın sahip olduğu güce, çağın estetiğine ve teknolojideki mucizeye dikkat çekerler. Sömürüye dayalı yaşam biçiminin arkeolojik nesneye yüklediği ‘sınıfsal ihtişam’, nesneye bakanın zihninde onu bizzat elleriyle yapanların emeklerini görünmez kılar.1” Söyleşide bu sınıfsal ihtişamın arkeolojisinin karşısında konumlandırabileceğimiz ötekilerin arkeolojisini, yani tarihi emekçilerin, kadınların, çocukların, kölelerin, hatta hayvanların, bitkilerin tarihi olarak nasıl okuyabileceğimizi konuştuk.

Uygarlık Bizi Nereye Getirdi, Nereye Götürüyor?

2000’lerin başında hayatımıza Göbeklitepe diye bir yer girdi. İnsanlık tarihi açısından önemli bir yaşam alanı gün yüzüne çıktı. 12 bin yıl önce insanların inşa ettiği bu yapı, geçmişimize olan bakışımızı değiştirdi. Hatta sonrasında yakınlarındaki kazılarla öğrendik ki Göbeklitepe’ye benzer birden çok yapı varmış. Göbeklitepe gibi yapıların, düzeni, simgeleri ve paralelindeki yapıların birbirine olan benzerlikleri, uzaklıkları gibi şeylere de bakarak büyük bir planlamanın ürünü olduğunu anladık. Eğer bir plandan söz ediyorsak, orada plan yapanlar da olmalıydı muhakkak. Belirli bir plan dahilinde yapılmış olması, bu yapılara birer simge anlamı veren bir anlayıştan, yani siyasetten de, söz etmek mümkün hâle geliyor. Yani henüz bir sınıf kavramından söz etmek mümkün değilse de ayrıcalıklı bir topluluk tarafından bu tapınakların inşa edildiğini, ettirildiğini söyleyebiliriz.

Göbeklitepe ve çevresindeki tapınakların yapılışı her şeyden önce bize büyük bir kolektif emeği gösteriyor. Çok sayıda kişinin emeğiyle inşa edildiği oldukça açık. Hatta o büyük taşların taşınıp getirilmesi için muhtemelen hayvanların gücünden de faydalanılmıştı. Büyük bir kolektif emekle inşa edilmiş bu tapınaklarda ritüeller gerçekleştiriliyordu. İşte ötekilerin arkeolojisi, insan dünyasını yaratan ritüellerle aynı zamanda emek rejiminin nasıl kontrol altına alınmaya çalıştığının izini sürmemizi ister. Bu iz sürme faaliyeti bizi burada da iktidarın varlığına, hem de bu iktidarın ayrıcalıklı bir grup insanda olduğu bilgisine götürüyor. Yani Göbeklitepe’nin keşfi bize aslında bugün bizleri baskılayan, emeğimize çöken bu sistemin en azından 12 bin yıllık bir tarihi olduğunu işaret ediyor.

Piramitleri Uzaylılar mı Yaptı?

Bugün yaşadığımız sorunlar binlerce yıl geriye uzanıyorsa, acaba sorun “uygarlık”tan anladığımız şeyde olabilir mi? Uygarlığa dair her şeyi, hiç şüphe etmeden iyi olarak görüp kabul etmek, sorunların daha da uygarlaşarak çözülebileceğini sanmak ne büyük bir yanılgı! Bugünden geriye dönüp bakınca ayrıcalıklı ve ayrıcalıksız insanlar ayrımına dayalı olarak inşa edilmiş koca bir uygarlık tarihini ve buna bağlı olarak değişen geleneklerin, dinlerin, kuralların, günahların, sevapların, beklentilerin, hukukun, cinsiyetlerin, düşüncelerin, giysilerin, ritüellerin, doğumların, ölümlerin olduğunu görüyoruz. Ölümde bile eşitlenemiyor ayrıcalıklılık durumu. Yapılan kazılarda öldükten sonra bazı kişilerin gömüldüğünü, bazılarının gömülmediğini; bazı insanların kemiklerinin bugüne geldiğini, bazılarınınsa bugüne gelemediğini, gelse bile üzerinde çalışmaya değer görülmediğini biliyoruz. İşte ötekilerin arkeolojisi gözlüğü takmak bize şu soruyu sorduruyor: ‘‘Bulunan bu mezarlar, bu kemikler, kime ait? Neden herkesin değil de sadece bazı kişilerin mezarları var?’’ Sadece bazı insanların kalıntılarının bugüne kadar gelmesini doğal ve normal karşılayan arkeoloji, böyle yaparak aslında özel ve ayrıcalıklı insanların olması durumunu görünmez kılıyor.

Ayrıcalıklı olanlar ve olmayanlar farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Yerleşiklere karşı göçebeler, ahlaklıya karşı ahlaksızlar, erkeklere karşı kadınlar, bir yerde yaşayanlara karşı başka yerde yaşayanlar, bir türe karşı başka bir tür, elbette çalıştıranlara karşı çalışanlar… Bu ezme-ezilme ilişkisinin temel belirleyeni ise kendinden olmayanın sırtından ayrıcalık, statü, zenginlik, esenlik, rahatlık elde etmek oluyor. Örneğin, kamusal alanın kapalı olduğu, bedeni örtülen, şeytanla bir tutulan, günahın temsilcisi olarak görülen kadınlar, tarihin ötekileridir. Erkeklerin ayrıcalığı tam da bunun üzerine kuruludur. Toplumda temel ayrım ‘erkekler ve diğerleri’ şeklinde yapılır. Ama tüm erkekler de değil, ‘ayrıcalıklı erkekler ve diğerleri’. Bugüne kadar gelmiş uygarlığın gelişim ve ilerleyişinde baskın anlayış budur; ayrıcalıklı erkekler ve diğerleri.

Bahsi geçen ikiliklerin oluşma süreçlerini ve kendilerini tarihsel olarak sürdürme biçimlerini anlamak, esasında neyle mücadele ettiğimizi kavramaktır ve bugünkü mücadele biçimlerimizi belirliyor. Yani bugün karşılaştığımız gibi bir işçinin tazminatsız işten atılması, sendika hakkının tanınmaması yahut erkek şiddetinin cezasız bırakılması, basit bir kötülükle açıklayabileceğimiz şeyler değil. Sömürünün ve öteki haline getirmenin bin yıllar içerisinde nasıl da organize bir şekilde bugüne geldiği bilincinin oluşması elzem.

Tarih Kimin Sesiyle Yazılır?

Tarihi yazanlar, bizim bazı şeyleri görmemizi istemezler; mevcut egemenlik ilişkilerini normal, ezeli ve ebedi olarak görmemizi isterler. Yönetenlerin sesinden anlatılan tüm hikâyeler, hatta resmî tarih yazımının bizzat kendisi, dahası, ana akım arkeoloji de bu anlayışı destekler ve sürdürür. Egemenin vaazı bu sayede dolaşıma girer. Sınıfsal ayrımlar yokmuş izlenimi yaratır.

Ana akım arkeoloji büyük görkemli yapıları bulmanın peşine düşer. Bunları yaptıran kralların, padişahların, kontların isimlerini bize ezberletir. Sahip olduklarıyla, kurdukları sofralarla, görkemli şehirleriyle bizleri efsunlar. Oysa esas bilmemiz gereken o yapıların harcındaki çimentoyu karanların, öğle molasında yemeği yapanların, kirli çamaşırları yıkayanların, çocukları büyütüp yetiştirenlerin varlığıdır. Mısır piramitlerini uzaylıların yaptığı bile düşünülür, binlerce işçinin yaptığını düşünülmez. Oysa besbelli ki her bir tarihi eser kölelerin, işçilerin emeğidir. Brecht’in ”Okumuş Bir İşçi Soruyor” şiirinde hatırlattığı gibi:

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?

Kitaplar yalnız kralların adını yazar.

Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?

Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,

kim yapmış Babil’i her seferinde?

Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar

altınlar içinde yüzen Lima’nın?

Ne oldular dersin duvarcılar

Çin Seddi bitince?

Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı.

Ama pişiren kim zafer aşını?

Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam.

ama ödeyen kimler harcanan paraları?

İşte bir sürü olay sana

Ve bir sürü soru.2

Brecht’in şiirdeki soruları elbette birer retorik sorudur. Cevabı açıktır ama asıl amacı, cevabı hazır olarak vermek değil, bu cevaba uzanan ve emeğin kuruculuğunu temel alan bir düşünüşe ortak etmektir. Uygarlık, bir avuç azınlığın ihtişamı değil, milyonların toplam emeğidir. Bu yüzden ötekilerin arkeolojisi, sadece geçmişi değil, özgürleşecek olan geleceği de kazmaya devam ediyor. Bizim için arkeoloji, toprağın altında kalan uygarlıkları yalnızca gün yüzüne çıkarma işi değildir; susturulan, sessizleştirilen ötekilerin emeğini, yaşamını görme ve gösterme işidir de.


  1. Ötekilerin Arkeolojisi, İsmail Gezgin, Pinhan Yayıncılık, 2024 ↩︎
  2. Şiir: Bertolt Brecht, Çev. A. Kadir, Dünya Halk ve Demokrasi Şiirleri 2, sf. 60, 1975 ↩︎