Bahadır Özgür: Çetelerle Mücadele, Aslında Bir Sermaye Rekabetidir

El Yazmaları’nın Notu: Son dönemlerde en çok konuşulan konulardan olan yeni nesil çeteler, onların mafya ağlarıyla ilişkileri, örgütlenme biçimleri ve mekanları, sermaye ve iktidarlarla bağları üzerine gazeteci Bahadır Özgür ile gerçekleştirdiğimiz uzun ve konuyu tüm yönleriyle ele alan röportajın ilk bölümünü siz değerli okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz. 

Suç ve suç çeteleriyle başlayalım istiyoruz, genel bir çerçeveden sonra detaylara yönelebiliriz. Arka planı nedir bunların ve neden son yıllarda arttılar, hakikaten son yıllarda mı arttılar? Yeni mi bu artış yoksa aslında zaten vardı ama şimdi başka bir şey mi yaşıyoruz? Sohbette ilerledikçe işin ekonomik bağlarına, sermayeyle ilişkisine de gireceğiz ama biraz genel anlamda bir zemin çizebilir misiniz? 

Bahadır Özgür: Çeteleşme ve organize suç gibi kavramları hep iç içe kullanıyoruz artık. Esasında suç ve çeteleşmenin tarihi hem dünya hem Türkiye için çok eskidir. Ama  bunların organize bir hale gelmesi ve artık toplumu, siyaseti, yargıyı, hemen hemen her yeri etkilemeye başlamasının tarihi çok eski değil tabii. Dolayısıyla biz biraz organize suç başlığında bakalım bu meseleye. 

Türkiye’nin siyasi ve iktisadi yapısı içinde organize suçun yeri hep vardı. 90’lı yıllarda Susurluk’la beraber aslında bunun devletin kurumları içine nasıl yerleştiğini, bir aparat olarak nasıl kullanıldığını, siyasi cinayetlerde de nasıl kullanıldığını, uyuşturucu kaçakçılığının nasıl gerçekleştiğini bir de Susurluk aynasından görmüştük. Ama o gördüğümüz çok daha yapısal bir şeydi. Yani Türkiye’de aslında kabaca 60’ların sonundan itibaren 70’lerle birlikte siyasi, iktisadi yapının değiştiği, dünya konjonktürünün değiştiği bir zamanda bu çeteleşme devletle entegre olmuş, onun bir -tam tabirle- aparatı haline gelmişti. çeteler, devletin çizdiği sınırlar çerçevesinde hareket eden, gerektiğinde onun müdahalesiyle geri çekilebilen bir noktadaydı. Susurluk böyle bir şeydi.

2000’li yıllardan sonra dünyada ama özellikle Türkiye’de bir organize suç patlaması yaşanıyor. Bunun birkaç tane temel nedeni var. Birincisi hep tanımladığımız gibi neoliberalizm. Neoliberalizm bütün güvencelerin ortadan kaldırıldığı, kamu ekonomisinin alanının daraltıldığı, örgütlü hemen her yapının dağıtıldığı; bunların yerine de doğa talanının, imar rantının önünün açıldığı bir çerçeve dayattı dünyaya. Halen de dayatıyor.

Bunun yanında dijitalleşme ile birlikte finansal işlemlerin çok hızlandığı, bir yerden bir yere paranın dolaşım hızının muazzam şekilde arttığı, offshore denen bir bankacılık sisteminin çıktığı bir dönem bu. Kuralların, denetimin daha da azaldığı bir dünyayı tarif etmeye başladık 2000’li yıllardan sonra. Bunun siyasi etkilerini de biliyoruz. Devletin şirket gibi yönetilmesinden tutun da şirket çıkarlarının çok daha ön plana çıkması, buna uygun bir siyasi ve iktisadi, hukuki düzenin kurulmaya başlanması, emeğin artık güvencesiz hale gelmesi, ucuzlaması…

Bütün bunlar özetle hep bildiğimiz neoliberal dönüşümün süreci ve sonuçlarıydı. İşte bu dönüşüm, organize suçu da aynı şekilde dönüştürdü ve muazzam bir düzeye sıçrattı. Nasıl mı?

Mesela uyuşturucu rotaları dediğimiz güzergâhlar. İşte bunlar eskiden günlerce süren ve zor oluşturulan rotalardı. Ama artık küresel düzeydeki konteyner taşımacılığı sayesinde tonlarca uyuşturucu mesela Kolombiya’dan çok hızlı bir şekilde pek çok kıtayı, ülkeyi dolaştıktan sonra çok kolay bir şekilde gelebiliyor. Dolayısıyla bu kadar yüksek kâr marjı olan bir ürünün, bu kadar yoğun olarak ekonomilere, toplumlara, ülkelere girebilmesinin sonuçları felaket oldu. Sonuçta evet, organize suçta bir süreklik, bir tarihsellik vardır. Türkiye için bu çok daha geçerlidir. Ama nasıl ki her konuda bir büyük alt üst oluş, bir büyük çürüme ve yıkım yaşandıysa onun benzeri de organize suçta oldu ve o bir patlama yaptı.

Biraz dinamiklerini ayırmak lazım ama. Hep vardı demek de çok kolaycılık oluyor bazen. Diğer değişimlerle birlikte organize suç da artık sistemle çok iç içe geçti, ayıramıyorsunuz. Ne siyasal ne değil? Normlar kayboldu. Günlük hayatta adalet konusunda tartıştığımızı düşünün. Neyin suç olup olmadığının belirsizleştiği bir ortamda artık organize suçlar ne kadar siyasetle iç içe ne kadar devletle iç içe, kim kime ne kadar hâkim ve kim kime kontrol ediyor, bunlar bir belirsizlik haline geldi.

Bu konuda en çok göz ardı edilen, arka planda kalan nokta da sermaye ile olan ilişkisi oluyor genellikle. Yani pek çok bağlamda tartışılıyor mafyalar, çeteler. Çoğunlukla da magazinel boyutlarıyla tartışılıyor. Ama biraz bu çetelerin, uyuşturucu ağlarının sermayeyle ilişkisine bakalım. Ve belki bir de hangi sermaye diyoruz bunlara, bunu konuşabiliriz.

En yaygın yanılgılardan birisi organize suç konusunda organize suçun bir yozlaşmanın ürünü olduğu algısı. Yani bir maraz, sistemin istemediği bir durum gibi düşünmek bunları. Sanki toplumsal, siyasal, ekonomik alanda olumsuzluklar varsa organize suç patlar gibi bir yargı var. Mesela “serbest piyasa kuralları tam işlese, kurallar kurumlar olsa bu olmaz” diye bir yargı var. En büyük yanılgılardan birisi bu. Bunun nedeni de şu: Organize suçun tarihi 20. yy. kapitalizmi ile birlikte başlar. Adı da tam konulmuştur. Yani 1920’lerde ABD’de kaçakçılıkla başlıyor. 70’lerde bütün dünyada daha da belirgin hale geliyor. 

Dolayısıyla kapitalizm son 100 yılda nasıl gelişmişse nasıl evrimleşmiş, değişmişse organize suç da onunla çok iç içe gelişir. Burada mesele şu: Organize suçun prensibi suç işlemek değil, kâr etmektir. Yani tıpkı bir işletme gibi, bir holding gibi öncelikle kâr etmeyi, kârlı ürün satmayı hedefler. Yoksa bunu algılarımıza olduğu gibi “suç işleyeyim” diye yapmaz.

Yani onun kendi içinde ahlâk, racon vb. kuralları yoktur. Prensip şudur: suç işlemek ve suçun üzerinden bir kâr elde etmek. Şimdi organize suçtan elde edilen kârlar muazzam düzeylere çıkmaya başladığı zaman burada esas olan ise şudur: Bu paranın servete veya sermayeye dönüşmesi lazım. Kapitalizmde her fazla para, artık olarak elde edilen para, tasarrufa gitmeyen her para mutlaka yeniden değerlenmek zorunda. Yani nasıl? Ya faiz getirecek ya kâr getirecek ya bir sermaye dönüşüp bir işletmeye dönüşecek, o dolaşıma girmek zorunda yani. Yoksa sadece kâğıt düzeyinde değeri vardır. 

Hemen bir örnek vereyim burada. Escobar paralarını toprağa gömmüştü  ve bu hiçbir işe yaramadı. Ama o zaman niye ona operasyon yapıldı? Çünkü artık bankalar kurmaya başlamış, lojistik şirketleri kurmaya başlamıştı. Bu yetmezmiş gibi seçimlerle parlamentoya girerek siyasal sistemin önemli bir aktörü haline gelmeye başlamıştı. Tam bu noktada operasyon geliyor.

Mesela Al Capone için de söylenir. Al Capone’a niye operasyon yapıldı? Bankaya parasını yatırırken sorun değil, lüks tüketimi harcarken sorun değil. Ne zaman banka kurmaya kalktı o zaman operasyon geldi. Bu bize bir şey anlatıyor.

Dolayısıyla şunu söylememiz lazım: Organize suçta elde edilen paranın servet ve sermayeye dönüşmesi lazım. Biz buna aklama diyoruz aslında. Yani aklama dediğimiz şey hukuki bir şey değildir. Paranın değerlenmesi, bir varlığa, mal varlığına dönüşmesi gerekiyor demiştik. Yata kata, rezidans dairesine, jete dönüşür ama kaç tane daha yat alacaksınız ki? Öyle olmaz. Mutlaka organize suç parasının sermayeye dönüşmesi lazım. O yüzden bunun sermaye ilişkisi nedir, ayrı mı, devletler istemiyor mu noktasından tartışmak çok doğru değil. Peki, sorun nerede çıkıyor? Yani mesela o zaman devletler niye operasyon yapıyor bu kadar iç içeyken organize suça? Kapitalizmde sermayenin yeniden değerlenmesi büyük bir rekabet alanı. Yani bütün sermaye gruplarının, servet elde ettikten, artı değer elde ettikten sonra o artı değerin sürekliliğini sağlayabilmesi için -teorik bir şey- yeniden değerlenme alanlarına girmeleri lazım. Yani o paranın yeniden bir döngüye girmesi lazım. Bu büyük bir rekabet doğurur. 

Mesela Türkiye’de şöyle düşünelim, 90’lı yıllarda Susurluk patladığı zaman en çok neyi tartışmıştık? Mafyanın banka alma işlerine, banka ihalelerine, özelleşme ihalelerine girdiğini görmüştük. Mesela POAŞ’ı, Türkiye’nin en büyük on holdingi alamıyor da mafyayla bağlantılı bir Hayyam Garipoğlu alıyor. İşte böyle olduğu zaman o alanlarda bir rekabet elbette doğar.

Yani sermaye ile bu illegal ticaretten gelen para aynı noktada değerlenmeye başladığı zaman bir rekabet ve bir çatışma doğuyor. Bu sefer devreye şu girer: Devlete kim hakimse -hangi zümre, hangi sınıf- onun sözü geçer. İşte orada MGK devreye girer, devletin kolluk gücü devreye girer vs. Aslında çetelerle mücadele dediğimiz şey sermayenin yeniden değerlenme alanındaki rekabetin yeniden düzenlenmesinin bir sonucudur. Bu birincisi.

İkincisi, organize suç parası muazzam düzeyde katlanıyor. Türkiye’de çok artıyor tabii. Bunun bir nedeni var. Bir ülkede sermaye açığı varsa onun bir şekilde giderilmesi lazım. Bu günlük hayata nasıl yansır? Mesela Türkiye’nin dövize ihtiyacı vardır. 

Ama her zaman ihracatla, turizmle, rekabetle elde edemiyorsun. Ne yaparsınız bu durumda? En hızlı döviz elde etme yolu nedir? İllegal ticarete başvurmaya başlarsınız. Türkiye sermaye birikiminde de 1970’li yıllardan itibaren hatta ondan önce kara borsacılıktan gelen, sonra işte uyuşturucu kaçakçılığı, silah kaçakçılığı, hatta 70’li yıllarda ithal ikamecilik döneminde makine yedek parçaları kaçakçılığı, radyo televizyon kaçakçılığı vardı. Bu, sermaye birikimini hızlandırmaya başladı. Oradan gelen paranın büyük bir kısmı bir şekilde neye dönüştü? Mesela turizmciler ortaya çıktı. 

Türkiye’de lojistik sektörünün temelinde büyük oranda kaçakçılık yatar. 80 sonrası Özal’ın “yeni ihracatçıları, yeni turizmcileri” dediğimiz kişilere baktığımız zaman 70’li yılların altın kaçakçıları, kara paracılarıdır bunlar. Yani Türkiye’de organize suç parası büyük oranda sermayeye dönüşür, sermaye içine geçer, sermaye için bir kredi piyasası da oluşturur. Bankacılığa aktarılır, inşaatı canlandırır…

Sorun ne burada? Organize suç parası çoğu zaman sermayeye ve servete dönüşür ama organize suç parasının sahibi her zaman sermayedar olamaz. Çünkü artık o alan bir sermayeye aittir. Gerçek ismini ve cismini bildiğimiz, devlette hâkim olan sınıfa ait olduğu için para sisteme girer ama paranın sahibi her zaman sermayedar olamaz.

Bir örnek vereyim burada Türkiye’den. Mesela Susurluk kazasından sonra Kutlu Savaş’ın yazdığı çarpıcı raporun özündeki soru şuydu: “Kumarhaneler Kralı Ömer Topal neden öldürüldü?” Bu sorunun yanıtını arıyor. Ona verdiği esas yanıt şu. “Fındıkzadeli Ömer, Ömer Bey olmaya kalktı.” Yani bir çete, bir kara paracı sermayedara dönüşmeye kalktı, bu yüzden öldürüldü, der. 

Sermayedarlar kulübüne giremezsiniz. Para girer ama başkasının oraya dâhil olması zor. O sebeple “Sermaye nerede duruyor?” dediğimiz zaman tek tek bazı örnekler verebiliriz. Ama bir kısmına da bakarız: Ne alakası vardır mesela Koç’la organize suçun. Ama sistemin tamamına baktığımız zaman Türkiye gibi ülkelerin, bu bağımlı kapitalist ülkelerin, özellikle sermaye açığı olan, döviz açığı olan ülkelerin de organize suçun yarattığı para, biriktirdiği para çok önemli hale geliyor. Bugün bu tam olarak bunu yaşıyoruz. Hiçbir şeyi birbirinden ayıramıyorsunuz. Ayırmadan bakmanız gerekiyor zaten.

Kara para nasıl, hangi yollarla giriyor ülkeye ve nerelerden aklanıyor?

Mesela bakın, 80’lerin yarattığı en zengin iş adamlarından biridir Cavit Çağlar. Neyle anıldı bu adam 90’larda? Susurluk Kazası’nda ortaya çıktı. Sonra da Uzan’lar geliyor. 120’ye yakın özelleşmeden şirket almış, en büyük telekomünikasyon şirketini kurmuş, enerji santrallerini almış, medyayı almış. Ama ne çıktı altından? Yine bu suç faaliyetleriyle ilişkiler. O sebeple Türkiye’de tek tek sermaye gruplarını da incelediğimiz zaman hep bu ilişkileri rastlarız. 70’li yıllarda otomotiv sektörünün ihtiyacı olan çeliği, demir çeliği kaçakçılar sağlamıştır mesela. Devletin o zamanki en büyük, meşhur operasyonlardan birisi, onun iddianamelerine girmiş bir konudur. Yani tonlarca çeliği organize suç örgütleri yurtdışından sağlamıştır.

O sebeple özellikle Türkiye’de organize suçtan elde edilen gelirle Türkiye’nin sermaye birikimi arasında hep bir simbiyotik ilişki vardır. Birbirlerini beslerler, beslemek zorundalar. Çünkü dünyadaki rekabet içinde başka türlü ayakta kalamazsanız; döviz açığınız var, bağımlı bir ekonomisiniz.

Bu durum bugünkü sistemde bankacılığın, finansın bu kadar geliştiği sistemde çok daha iç içe geçti. Bunun için çok örnek verebilirim. Mesela Türkiye’nin en büyük bahis operasyonu yapıldı yakın zamanda. PAPARA ödeme sistemini biliyorsunuz. Yaklaşık 80 milyar liralık bir kara para aklandığı söyleniyor. Ama işlem hacmi 300-400 milyar lirayı buluyor. Peki bu para sokaklardan toplandı, çoluktan, çocuktan toplandı, birikti birikti nereye aktarıldı? 

Bakıyoruz MASAK raporuna, 4 tane banka hesabına. Banka hesapları kimde? Akbank’ta. O para Akbank’a gidiyor ve Akbank için 2-3 yılda muazzam bir para hacmi yaratıyor. Buradan elde ettiği kâr muazzam. Devlet bahis çetesine operasyon yapıyor ama paranın izini sürmediği için de mesela Akbank sanki bu sistemin içinde değilmiş gibi görünüyor. Halbuki para orada toplanıyor.

Evet, aslında hem ekonomi yönetiminin hem doğrudan iktidarın devletin suç çetelerine ve onların akladığı kara paraya ihtiyacı var.

Tabii. Şunu özellikle yazabilirsiniz. Ernest Mandel Geç Kapitalizm adlı kitabıyla çok meşhur. Marksist ekonomi-politikçi. 95 yılında hayatını kaybetti. Sendikacıdır, aydındır çok önemli bir isimdir. Onun bir tanımı vardır organize suçla ilgili. “Organize suç ceza yasasından muaf, ticaret hukuku ve medeni hukuka tâbi kapitalizmdir” der. Yani aradaki tek bariyer kapitalizmde ceza yasası. “Ceza yasasına takılmadığın anda sen de artık bir sermayedar olabilirsin” der. Dolayısıyla bence en ideal tanım bu.

Biraz rekabetten bahsettiniz ama büyük mafya grupları ile daha o çeteler arasında da bir rekabet var aslında. Burada onlar bir rakip olarak görülüyor mu? Onlar görüyorsa niye müdahale etmiyor büyük mafya grupları bu çetelere?

Soru aslında şu: Yeni bir olguyla karşı karşıyayız değil mi biz? Sokak çeteleri. Yani sık kullanılan yeni nesil çetelerden bahsediyorum. Bir de bildiğimiz büyük mafya grupları var, hep devletle iç içe gelişmiş olan, “yerleşik” gruplar.

Bundan önceki mafyatik yapılar, yani organize suç örgütleri toplumsal tabana sahip olan suç örgütleri değildi. Daha çok siyaset, bürokrasi, daha özetle devlet gücüne dayanan, oradan güç alan, onun verdiği ya da açtığı alanda hareket eden dolayısıyla gücü biraz daha devlet ve onu yönetenlerin ile ilişkilerinden gelen yapılardı. 

Mesela Alaattin Çakıcı, Sedat Peker bildiğimiz isimler. Sarallar da var. Sarallar dev gibi bir “aile”; emniyet müdürü de var, yargıda da kolları var, Cumhurbaşkanı danışmanı da var. Önemli oranda devletle iç içe geçmiş. Asıl gücü siyasi iktidardan, yani devletten gelen ve onun çizdiği sınırlarda hareket eden büyük yapılar.

Ona kafa tutamayan yapılardı bunlar. Bu dağıldı, dağılıyor; dünyada da dağılıyor. Bu sefer çok daha büyük, parçalı yapılar çıkıyor. Sadece organize suçla tanımlayamayacağımız; sadece suçla, yasalarla tanımlayamayacağımız bir büyük çözülme ile karşı karşıyayız. Farkı bu. Yani sokak çeteleriyle mafya arasında geçmişte şöyle bir ilişki vardı: Sokak çeteleri onların tetikçiliğini yapar, torbacılığını yapardı o kadar.

Şimdi başka. Çünkü orada asıl güç siyasi korumayı sağlayan yapılardır. Onu bildiğimiz büyük isimler sağlar. Bir de malı getirenlerdir onlar, büyük mafyalar. Siz Kolombiya’dan buraya uyuşturucu getireceksiniz diyelim. İşte o tedarik zincirini elinde tutanlar asıl büyük aktörlerdir. Bunlar da içeride o sınırdan geçmeyi sağlıyor, o limana inmesini sağlıyor, oradan yakalanmamasını sağlıyor. Yakalansa bile işte bunu yargıdan kaçırmayı sağlayan bir siyasi güce sahiplerdi. 

Sonra o mallar sokaklara çeteler vasıtasıyla dağıtılırdı. Yani küçük mahalledeki çeteler aracılığıyla. Torbacı diyorduk biz bunlara biliyorsunuz. Şimdi bu yapı bitti. Nasıl ki her şey neoliberal bir dönüşme uğradı değiştiyse, organize suçların da neoliberal bir dönüşme uğradığı ve artık karşımızda çok daha belirsiz, çok daha sınırları kestirilemeyen ve sadece suçla anlayamayacağımız bir yapı çıktı.

Evet. Son dönemdeki çetelerin profillerine de bakabiliriz belki. Yeni nesil çeteler veriliyor, çeşitli isimler de kullanıyorlar, yöntemleri de değişti. Biraz onların bugüne özgü yapısına da yakından bakabilir miyiz?

Asıl sorun o bence. Şimdi dünyada özellikle 2018-2019’dan sonra ve asıl olarak pandemiden sonra bir gerçekle karşı karşıya kaldı birçok ülke. Sadece bizde olmadı bu. Japonya’da, İtalya’da, Latin Amerika’da da yeni nesil çeteler çıktı. Bu isim yeni konuldu. Bizde de aynı dönemde aslında “birden” ortaya çıktı.

Birçok yerde tartışılıyor ama en büyük, yani en güçlü hali, en dehşet verici hali Türkiye’de ortaya çıktı. Diğer ülkelerle şöyle kıyaslamamak lazım. İtalya genellikle son kertede zaten mafyanın yeridir. Onun kendi dinamikleri biraz daha farklıdır bizden, doğal olarak. Latin Amerika’ya benzetirler Türkiye’yi. Asla doğru bir şey değil bu benzetme. Çünkü oradaki karteller OPEC gibi ağlarla bağlantılı. Yani zaten o ürünü, tonlarca kokaini yetiştiren, zaten geleneksel olarak da bunu bir ihracat malzemesi haline getirmiş ekonomiler bunlar. Bizde durum çok farklı. Türkiye yeni nesil çetelerin dünyada en yaygın olduğu, en etkili olduğu ülke. Nereden çıktılar peki?

Bir kere neden yeni nesil diyoruz? Onu bir tarif edelim. 

Birincisi bunlar gerçekten de yeni nesiller. Hepsine baktığımız zaman doğumları 2000’ler, yani 18-25 yaş arası. Ağırlıklı olarak liderleri de çete üyeleri de böyle bu suç örgütlerinin. Yaşlarından daha önemlisi aşağı doğru bir tabana sahipler. Sosyal tabana. Yani mahallelerde, semtlerde tıpkı bir futbol taraftarı gibi, tıpkı bir tarikat üyesi gibi bağları var. Bunlar kan bağı, etnik ya da dini bağı değil. O mahallede yaşamanın getirdiği bir sosyal ilişki olarak ortaya çıkıyorlar. Dolayısıyla sınırlarını kestiremiyorsunuz. Birinci özelliği bu. 

İkinci mesele, dijitalleşme yani iletişim araçlarındaki hız. Tiktok vb gibi ağlar yani. İnternette sınırsız olanaklar var şimdi. Bunları çok olağanüstü derecede kullanabilen bir nesil yeni nesil. Büyük bir ofise ihtiyaçları yok. Herhangi bir kafede oturup bir laptop üzerinden Kıbrıs’taki bahis parasını çok rahat bir şekilde Türkiye’de istediğiniz hesaba birkaç saniyede dağıtabiliyorsunuz. Ya da bir kripto parayla istediğiniz gibi milyarlarca lirayı sadece bir flash diskte taşıyabiliyorsunuz ya da işte bu şifreli hesaplarla yapıyorsunuz bunu.

Peki, başka nedir? Oturduğunuz yerden isterseniz Kolombiya’daki dev gibi bir kartelle bağlantı kurup eğer ilişkiniz varsa sipariş verebiliyorsunuz. Nasıl ki teknoloji kapitalizmde pek çok şeyi değiştirdi. Üretim biçimlerini, süreçlerini, aynı şey çeteler için de geçerli.

Üçüncü nokta Türkiye için çok daha geçerli. Neoliberalizmin en önemli sonucu ne oldu? Tarihte görülmemiş bir eşitsizlik yaratmak. Yani artık neredeyse sosyal statünü arttırabilmenin hiçbir imkânı kalmadı. İstersen çalış, istersen oku. Bu yollar kapandı. Bu büyük eşitsizlik, yani yoksulluk. Bu zaten bizim temelimiz olmalı bu konulara bakarken. Her şeyde bunu orta noktaya koymamız lazım.

Bir diğer nokta sonucu ne olmuştu? Apolitikleştirme dediğimiz, aslında siyaseti, siyasetin öznesi olmaktan ziyade bir taraftarlık, bir cemaat, tarikat gibi bir tür bağımlılık ilişkisi kurmaya çevirmek çabası. Al ver ilişkisi dedikleri; sosyal yardım gibi yoksulluğu yönetme biçimleri siyasete yerleştirildi. Bu sistem yürümedi. Yürümediği zaman onun yerine, devletin kurumlarının yerine yeni aktörler doğdu bu boşluktan. İşte o boşlukları bugün çeteleri onların liderleri dolduruyor. Bu da çok önemli. Bu apolitikleştirmenin bir yanı da bizim geçmişten bu yana özellikle yoksul mahallelerindeki sosyalist siyasetin bir devlet politikası olarak zayıflatılması oldu.

Büyük operasyonlar yapıldı bunun için, biliyoruz. İstanbul’un varoş tabir edilen semtlerinde hâkim siyaset çok uzun yıllar sosyalistler tarafından belirlendi. Bunun pek çok nedeni var ama oraya gelen insanların yoksul olması, etnik kimlikleri çok belirleyici oldu. İnanç sistemleri çok belirleyici oldu. Çünkü hepsi ezilen kimliklerdi bunların. Onlar sol siyasette kendi ifadelerini buluyorlardı.

Zaten devletin oraya bir baskısı vardı 90’lı yıllardan bu yana. 2008-2009 hatta 2010’dan sonra oraya şöyle bir baskı olmaya başladı. Birincisi buralara gerçekten uyuşturucu, silah, yani para kazanmanın yeni yöntemleri boca edildi. Buna göz yumuldu, önü açıldı. Yeter ki siyaset yapma, sen buradan yolunu bulursun, biz seni koruruz denildi oradaki halka, gençlere.

Bir diğer nokta devlet örgütlendi buralarda. Bakın uyuşturucuya karşı mücadele dernekleri kuruldu ama kimin kurduğunu bile çoğu kişi bilmez. Ya da birtakım dernekler, vakıflar çıktı mahallelerde sonradan öğrendik ki bunlar silah kaçakçılığının, uyuşturucu kaçakçılığının aktörleri olarak karşımızdaymış. Yani bir örgütlenme yaratıldı. 

Başka ne yapıldı? Büyük mafya grupları buralarda hâkim olmaları için biraz teşvik edildi. Mesela Sedat Peker’in Gülsuyu, Gülensu tarafında etkin olmaya çalışması gibi. Yani birden fazla kolla çok şey yapıldı.

Çok önemli bir diğer nokta da bence kentsel dönüşüm. Kentsel dönüşüm sadece deprem bahanesiyle çıktı ama özel olarak kentin asıl çeperinde değil, artık merkezinde kalmış, yoksul, büyük, devasa mahallelerdeki mülkiyet rejimi baştan aşağı değiştirildi ve yeniden dağıtım mekanizması kuruldu. Aslında kentsel dönüşüm özünde bu.

Örnek verelim: Fikirtepe. Nesillerdir orada yaşıyordu oradaki insanlar. Evet, suç yok muydu? Vardı. Ama orada insanlar bir sabitlik içinde yaşıyordu. Yani belli sosyal ilişkilerin içinde yaşanıyordu, kendi iç dengesinde bir yaşam. Siz oradaki elli bine yakın insanı, aileleri bir anda kentsel dönüşüm diye her yere dağıttınız. Artık oradaki bakkal gitti, küçük işletmeler gitti, evler gitti. Bu insanlar bir sürü yere daldığı zaman bir tür köksüzlük, güvencesizlik oluştu. Onların çocukları da artık ne yapsın ya tarikata girecek ya torna tezgâhına gidecek, kurye olacak ya da daha kolay yollara yönelecek.

Bu kadar uyuşturucu gelirken ülkeye düşünün bir torbacı artık günde 50-60 bin lira kazanabiliyor. Çok rahat bir iş ve birine bağlı değilsiniz. Çok önemli bu. Eskiden bunu yapmanız için bir mafya grubunun yanına girmeniz lazım. Tetikçi olarak ya da torbacı olarak. O kadar çok uyuşturucu geliyor ki artık. Bunun için bir ilişkiye gerek yok. Mahallede az çok tanıdığınız birine gidip ben de satmak istiyorum diyorsunuz. Yüzdesini veriyorsunuz, size ürünü sağlıyor. Siz kendi başınıza, başkasına bağlı olmadan, başkasına haraç verme gereği duymadan kendi işinizi kurabiliyorsunuz. Bir nevi küçük mikro işletmeler gibi oldu. Yani pıtrak gibi bu çeteler. Bu işte Daltonlar, Casperlar dediğimizin zeminini bunlar oluşturdu.

Bir noktayı özellikle belirtmek isterim. “Yeni nesil çeteler ne zaman doğdu?” diye bir tarih verin derseniz ben 2015’leri söylerim. İlk çözüm sürecinin dağılması çok önemlidir. Önemli bir tarihsel kırılmaydı o dönem pek çok açıdan. Bu mahallelerde örgütlü yapılar sonuçta bir şekilde o çözüm sürecinden sonra devlet operasyonlarıyla dağıtıldı, hendek meseleleri yaşandı. Tüm örgütlü yapılar neredeyse dağıtıldı ya da bastırıldı. Onlar da çekildi bir şekilde. Ve oralardaki ailelerin yeni nesil çocukları zaten protest bir geçmişe, koda sahip. Bir çeşit isyankârlığa sahipler. Bunlar işte bir anda kendi ifadesini bu çetelerde buldu. Ayrıntılara ilerleyen sorularda gireriz. Ama zeminimiz bu. Yani bir miladımız var. Bunun nedenleri çok açık.