El Yazmaları’nın Notu: Gazeteci Bahadır Özgür ile gerçekleştirdiğimiz röportajın bu bölümünde çeteler ve hem ona içkin hem ayrıca bir tartışma konusu olan çocukların “suça sürüklenmesi”, buradaki temel sorunlar, “sol” gelenekteki mahallelerin çeteler yoluyla çözülmeye çalışılması ve üzerimize düşen sorumluluklara dair konuştuk.
Bu gruplar, yani yeni nesil çeteler, aynı zamanda solun işaretlerini, müziklerini, tarihsel kimi kişiliklerini kullanıyorlar. Nasıl değerlendiriyorsunuz bunu?
Çünkü onlar dünyaya şöyle bakıyorlar: Ben bu dünyanın nimetlerinden pay alamıyorum, hakkım olanı alamıyorum. Kuşaklardır yaşadıkları yerlerden sürülüyorlar, evlerinin yerine rezidanslar dikiliyor, aileleri, çevreleri dört bir yana dağılıyor. Merkezlerden çeperlere gidiliyor: Nurtepe’ye, Gazi’ye, Esenyurt’a kadar uzanıyor bu dalgalar. Herkes hızla işçileşiyor. Ya da tersinden sürekli olarak işsizleşiyor. Eğitim değersizleşiyor. Geçmişte okumanın bir karşılığı vardı, köylerden göç edip bugün bildiğimiz mahallelere yerleşenler çocuklarını okutabiliyordu, okutunca da bu çocuklar “bir yerlere gelebiliyordu.” Şimdi “Boğaziçi’nde okusam da ne olacak ki?” diye düşünüyor gençler.
Dolayısıyla tüm bunlar bir protest kültür de yarattı. Kendilerini öyle ifade etmeye başladılar. Zaten onların dilinde şu da var: Biz devlet mafyasına da karşıyız. Biz kendi durduğumuz yerden beğenmeyebilir, eleştirebiliriz bunu elbette. Bir anlam bulamayabiliriz.
Ama işte bu gençler tam da ezilmiş kimliklerden geldikleri için, bir direnme geleneğini taşıdıkları için onun bir ifadesi olarak “sokağın hakkı” diyorlar haraç almaya mesela.
Dediğiniz gibi kullandıkları müzikler, ifade biçimleri hepsi sol değerleri taşıyor. Çünkü kendilerini devletten, “büyükler”den ayırıyorlar. “Biz devletin yanında değiliz. Devletin zaten mafyası var. Biz sadece oradan payımızı alıyoruz. Biz artık tetikçi değiliz, torbacı değiliz. Bunları büyükler istediği için yapmıyoruz. Kendi başımıza hakkımızı alıyoruz.” diyorlar. Şimdi bunu dediğiniz zaman zaten egemen olan dini, etnik, siyasi figürleri kullanamazsınız. O egemendir. Doğal olarak ona karşı olanları kullanmaya başlıyorsunuz. Geldikleri köken de sınıf da düşünülünce geriye sol değerlerin bu biçimde çarpıtılarak kullanılması kalıyor.
Burada biraz mahallelerdeki çete profiline girdiniz hocam. Onların büyük çoğu da on sekiz yaşının altında, çoğunlukla ergenlik döneminde olan çocuklar. Son yıllarda bütün bu bağlamların içinde ama ayrı tartışmamız gereken “çocuk suçluluğu”, “suça sürüklenme” ya da daha doğru ifadeyle “kanunla ihtilafa düşme” durumları da çok fazla yaşanıyor.
Bir kere şu noktayı hiç kaçırmamak lazım. Tekil tekil “suça sürüklenme” olaylarıyla organize suç ya da yeni nesil çeteler farklı konular, karıştırmamalıyız. Ama elbette birbirleriyle bir biçimde ilişkililer. Mesela bu çeteler de çocuklardan oluşuyor ya da çocukları kullanıyorlar.
Öncelikle şuraya geri dönelim: Türkiye’ye tonlarca uyuşturucu girmeseydi bu çeteler bu kadar büyüyemezdi. Yani tek başına yoksulluk çete yaratmaz. Hiçbir çocuk/genç, sadece yoksul diye gidip de çeteye katılmaz, çete kurmaz. En fazla hırsızlık, küçük kent suçları vs yaratabilir ki o da tarih boyunca vardı. Bu kadar uyuşturucu, bu kadar silah girmese ülkeye, bunların çeteleri de bu kadar olmazdı. Dolayısıyla temel neden, bunlara göz yuman hatta bizzat önünü açan sistem.
Türkiye kapitalizminin, yukarıda da konuştuğumuz gibi bu paraya ihtiyacı var, o nedenle sokuyorlar ülkeye hepsini. Çözümden bahsediyorlar ya çıkıp, en başta işte o ağı kesmeleri lazım, kendilerinin de kazandığı o çıkar ağını.
Çözüm aslında çok basit. Siz eğer baronlara operasyon yapıp onların ağlarını keserseniz, devlet olarak izin vermezseniz her şey değişir. Türkiye gibi bir ülkeye çok zordur aslında bu malların girmesi. Üç tarafı denizlerle çevrili, sınırları görece net bir ülke: limanı belli, gelecek mal belli, geldiği yol belli. Buralara müdahale edildiğinde kesilir.
Ancak buradan sonra eğitim, yoksulluk, dinselleşme, tarikatlar, bu mahallelerdeki kentsel dönüşüm gibi sebepleri konuşabiliriz. Yeni nesil çeteleri konuşurken her şeyi karıştırarak tartıştığımızda işin içine çıkamayız. Önce bu suçun ana kaynağına bakarız, bakmalıyız. Sonra diğerleri gelir.
Suç hep var ama organize olanı başka. Organize suçun temel prensibi kurallı bir sistemdir. Kar elde etmeye dayalıdır bu sistem. Kâr marjı yüksek ürünler satmaya dayalıdır. Ve siyasi, bürokratik ilişkiler gerektirir. Bu bir yapıdır. Bu yapıyı dağıtmak lazım. Birincisi bu.
İkincisi öyle bir noktaya geldik ki artık bu yani bu mahallelerdeki çocukların hepsi ya suçlu olarak ya çeteci olarak etiketlenmeye başladı. Bunun sınırı yok. Bunun sınırını çekemezsiniz. Çünkü bugün on üç yaşında, on dört yaşındadır; henüz o silahla birini öldürmüyordur. Ama zaten oraya doğru gideceği düşünülüyor. Yani toplumsal algı bazı çocukları etiketleyerek potansiyel suçlu olarak ilan ediyor. Daha baştan bu algı oturuyor. Sosyal ve ekonomik yapı da bunun yolunu döşüyor.
Yani siz istediğiniz kadar suça bulaşmış insanları alın cezaevine atın. Cezaevleri bir okula dönüştü bu çeteler için. Beş yüze yakın Dalton koydular cezaevine. Hepsi on sekiz, on dokuz, yirmi yaşında. Yani zaten bu gençlerin bir şeyden korkusu yok ki. Zaten bir şeylere isyan ettiğini, haklı olduğunu düşünüyor. Çoğunlukla daha fazla suça bulaşmış ya da suçu öğrenmiş şekilde çıkıyorlar içerden.
“Çocuk suçluluğu” meselesine geri dönebiliriz buradan, suça sürüklenmeye yani.
Yukarıda konuştuğumuz organize ilişkiler dağıtıldıktan sonra tek tek suça sürüklenmiş çocuklara bakabiliriz.
O yüzden “suça sürüklenen çocuk” kavramı, çeteler bağlamında tartışılırken dikkatli olunmalı. Biz burada organize suçu tartışıyoruz. Organize suçta organize yapıyı da atmanız lazım içeriye. Siz onu dağıttıktan sonra geri kalan çocukların suça nasıl sürüklendiğini tartışabilirsiniz. Öbür türlü hep yeniden üretilir bu kavram da gerçeklik de.
Toplumda bu çetelerdekilere şöyle bakılıyor: bunlar uyuşturucu kaçakçısı, uyuşturucu baronu, güçlüler… Dolayısıyla bu nasıl suça sürüklenme? Bu kadar şeyi yapan kişi nasıl sürüklenmiş olabilir vb. şeyler düşünülüyor. Ama bunların hepsi sonuçlar üzerinden bakışları taşıyor.
Her şeyden önce o lojistik tedarik zincirini kestiğiniz zaman bu çocukların neden suça sürüklendiğini ve niye “suça sürüklenen çocuk” denildiğini o zaman da konuşabiliyoruz. Yani önce kaynağı kurutmalıyız, çeteler bağlamında söylüyorum.
Suça sürüklenme kavramı da hukuki bir kavram; ilk defa kullanılan bir kavram da değil üstelik.
Bakın Behice Boran’ın ilk araştırması suça sürüklenen çocuklardır. Bin dokuz yüz kırklarda yapmıştır. O zaman Ankara’da gecekondularda çocuklar küçük küçük suçlar işliyorlar. Onları karakola götürüyorlar. Tabii o zaman bir düzenleme yok. Devletin böyle bir çocuk politikası yok.
Behice Boran bunlar için “çocuk suçlu” diyor. Çocuk diyor yani en başta. İkinci olarak da şimdi küçük görünen bu suçların ileride çeteleşmeler olarak görülebileceğini söylüyor. O zamandan başlamış yani bu kavramsallaşmalar.
Çocukların suça karışmalarının arkasında gecekondulaşma, göç, aile bağlarını yok eden iktisadi zorluklar ve yoksulluklar var diyor Behice Boran. Ta 1940’lı yıllarda “suça sürüklenen çocuk” kavramının içeriğini doldurmuş. Biz şimdi sanki yeni çıkmış gibi tartışıyoruz.
Dediğim gibi suça sürüklenen çocukla organize suç örgütleri bilerek karıştırılıp sanki bu çocuklar organize suç örgütü kurmuş, yönetiyor diye bakılıyor. Şu anda suça sürüklenen çocuk kavramının kullanılmasındaki karmaşanın bir sebebi de “suça sürüklenen çocuklarla” organize suç örgütlerinin birbirine karıştırılması. Çetelerle olan mücadeleyi ancak devlet verebilir. Devletin bir kere önce organize kısmı ile mücadele etmesi lazım. Onu kesmesi lazım. Bu ülkeye uyuşturucu girmeye devam ettiği, buna göz yumulduğu müddetçe bu çocuklar kaçılmaz olarak bu sürecin içine girecek.
Söyledikleriniz çocuk koruma politikalarının uygulanmamasıyla da doğrudan ilişkili. Arka planına bakmadığımız zaman sadece sonuçta bir çocuğun suçla ilişkileneceği ana gidiyoruz. İster organize olsun ister tek başına bir çocuk olsun. O organizeyi tartışmak gerektiğini belirtiyorsunuz siz de altını çize çize.
Bugün mahallelerdeki yoksul çocuklar dediğimizde bir azınlıktan bahsetmiyoruz artık. Zaten toplumun yüzde yetmişi ücretli emekçi ve çocukları da yoksul doğuyor. Üç seçenek sunuyorsunuz siz bu çocuklara:
Ya bir tarikata girmek zorundalar, ilk seçenek bu. İki binli yıllardan sonra tarikatlara çok çocuk gönderildi ama oradaki tacizler, istismarlar ortaya çıktıkça aileler çekti çocuklarını.
İkinci seçenek ise torna tezgâhı.Sanayiye çırak olarak gönderilen çocuklar asgari ücret bile alamıyorlar. Yeni bir kıyafet ya da telefon dahi alamıyorlar, istedikleri şeylere güçleri yetmiyor. Bunlar genç sonuçta. Asgari ücret bile alamadığı, diyelim ki asgari ücret alıyor, onunla da hiçbir şey yapamadığı bir işi ne yapsın ki bu gençler? Kasiyerlik, kuryelik, torna işi, merdiven altı işler… Seçenekler bunlar.
Üçüncüsü de torbacılık. Bu seçenek en kârlı olanı. Kısa sürede, yüksek risk de alarak hemen para kazanabiliyor. Diğer türlü bir ömür çalışsa karşılığı olmaz diye düşünüyor.
Bu üç seçenek iç içe geçerek, çember haline geldi, bir çeşit dayatma aynı zamanda. Bu çemberi kırmak çok zor, bunlar dışında bir seçenek neredeyse yok. Bir de MESEM’i eklediler bunların yanına. Çalışma yaşı düştükçe düşüyor.
Dolayısıyla suça sürüklenmiş çocuk dediğimizde bu sürecin kapılarının sonuna kadar açık olduğunu görürüz. O kapılardan binlerce, on binlerce çocuk geçebilir. Bu tartışma elbette çocuklarla ilgili başka pek çok konuyu da içeriyor, bütünlüklü bakmak gerekiyor. Pedagojik yönleri var, eğitim sistemiyle alakası var, buralara işin uzmanları zaten dikkat çekiyorlar sürekli. Bütünlüklü politikalar gerekiyor.
Evet, en son Urfa ve Maraş’taki okul saldırıları da bu şiddet çemberinin başka bir yanını gösterdi. Oralarda tabii konu çete, organize suç değil. Ama orada da konu politik, toplumsal boyutlarıyla bakmayı gerektiriyor. Baba çocuğuna atış talimi yaptırmış, onlarca silahı evde tutuyormuş. Bunlar bize şiddet kültürünün nasıl normalleşip yayıldığını gösteriyor. Ekranlar silahlarla dolu, Sedat Peker bir halk kahramanına dönüştürülmek isteniyor, tüm o şiddet biçimleri iç içe geçiyor ve özendiriliyor.
Dediğiniz gibi bu tür sorunlar dünyada da bizde de çok boyutludur. Konunun her yanının tartışılması gerekiyor. Mesele şu: Pergelin sivri ucunu nereye koyacağız? Ondan sonra diğer yanlarını istediğimiz kadar açarız.
Bir kere yolsulluk kurumsallaştı artık. Kurumsal yolsuzluk çağındayız. Bu ne demek? Devletin kurumları artık rant üretip sürekli olarak belli bir zümreyi besleyen bir yapı haline geldi. İkincisi organize suç da kurumsallaştı iyice, siyaset ve sermayeyle de iç içe geçti. Bakıyoruz artık adalet kâğıt üzerinde dahi işlemiyor. Siyasi iktidara yakınsanız adalet sizin içinişliyor. Karşısındaysanız başka. Tüm bunların çatısı altında gerçekleşiyor diğer her şey. Bunlar olmadan, bunları görmeden, şiddet kültürü yayılıyor demek doğru olmaz. O kurumsal yapıdan yayılıyor her türlü şiddet. Mesela toplum çürüdü deniyor, bu kavramın böyle kullanılması yanlış geliyor bana. Kendiliğinden bir durum varmış gibi görünüyor.
Rönesans döneminde de aynı şey tartışılmıştır. İnsanlığın bilimde, sanatta çağ atladığı zaman bazı yazarlar bu tür ileri düşünceler için “toplum çürüdü” falan derler. Ahlaksızlık derler. Şimdi çağımızda da bunun benzeri var, başka yönden. Bizim için önemli olan o çürümenin kaynağı olmalı. Orayı merkeze aldığımızda etrafını genişletebiliriz. Öbür türlü her şey karışır.
Dizilere falan da burada sıra gelir elbette ama bakın mesela devletin savcısı uyuşturucu çetesinin elemanı çıktı. Diziye gerek kalmıyor yani bu durumda, gerçek apaçık ortada. Şimdi bu yapı aşağı doğru diğer bahsettiğiniz şeyleri besler.
Biz görüntülerden, tekil olaylardan, sonuçlardan yola çıkarak problemleri çözemeyiz de tartışamayız da. O zaman her şey haklı gelir. Dizeye bakarsınız, evet özendiriyor. Bilgisayar oyununa bakarsınız, evet bu da belki kışkırtıcı. Ailelere bakarsınız, her birinde başka sorun bulabilirsiniz. Son Maraş örneğine bakalım, aile Kürt değil, Alevi değil, solcu değil. Görece iyi bir aile, iyi bir yetiştirilmiş bir çocuk gibi görünüyor değil mi dışarıdan bakınca. Ama o evin içinde neler oldu bilmiyoruz. Öğretmenlerin defalarca kere uyardığını, önlem almaya çalıştıklarını biliyoruz ama. Demek ki o da tek başına bir tane sebep yok.
Bunlar hep gölgelerin peşinde koşmak olur. Önemli olan bu kurumsallaşmış yozlaşmanın yapısını görmek. Orası çözülmeden aşağı doğru hiçbir politika üretemezsiniz. Anlayamazsınız bile, kavrayamazsınız.
Burada yukarıdan aşağıya doğru yayılan cezasızlıktan da bahsedebiliriz.
Tabii cezasızlık da önemli bir faktör. Adalet normlarının bozulması toplumda müthiş bir rahatsızlık, bir güvensizlik yaratıyor.
Devlet çocuğun karnını doyurmak, eğitim ortamını hazırlamak zorunda. Bu devletin görevi. Yoksa toplum kendi başına ne çocuğu koruyabilir ne doyurabilir ne de bu kadar yayılan şiddeti engelleyebilir. Toplumu aşıyor bu. Zaten tam da burada devletin gücünün meşruiyeti. Aksi halde niye var devlet?
Bugün okul katliamı olur yarın başka şey. Öncesi de var, daha iki yıl önce olmuştu yine, bir genç erkek iki genç kadını öldürmüştü, surlardan atmıştı, herkes hatırlar. Çok tartışıldı o dönem: madde bağımlısıymış dendi, incel dendi, yoksulluk ya da internet dendi. Aileler tartışıldı, etnik köken tartışıldı. Ama hepsi sonuç üzerinden tartışıldı. Olay artık yaşanmış bitmişken tartışılmaz. Burada verilen yüksek ceza da sorunları çözmez. Bir zincir var orada.
Böyle infial durumlarında iktidar da hemen güvenlikçi politikaları devreye sokuyor. Okul önünde jandarma olursa uyuşturucu satışı da engellenebilir vs deniyor, böylece meşruiyeti artıyor kapıya konulan kolluğun. Oysa aslında bu tip çetelerin, uyuşturucu ağlarının tek yolu okul önü değil, başka pek çok yöntem kullanıyorlar, öyle midir?
Yeni nesil çetelerin yaş grubuna baktığımızda çoğunluğunun ergenlik dönemindeki gençlerden oluştuğunu görüyoruz. İşin uzmanları daha iyi açıklar ama, henüz uzun vadeli hesaplama, düşünüp tartıp karar verme yetileri gelişmiş değil bu yaş grubunda. Yaptığı eylemin tüm sonuçlarını tartamıyor gelişimsel olarak. O nedenle yaptığı şeylerde tam bir mantık bulamazsınız doğal olarak. Dürtüseldir biraz da. Öğrenir.
Bu çetelerdeki profiller gençelere çekici geliyor, gençeler de onlardan etkilenip çetelere yönelebiliyorlar. Belki tek bir sebebi yok ama sonuçta bu çeteleri her yerde görüyorlar işte, bu önemli.
Demem o ki, okula girmesine, önüne gelmesine gerek yok bunların. Zaten mahallelere girmiş. Çocuk okuldan çıkınca mahallede bu gruplar tarafından karşılanıyor. İnternete girdiği anda hepsini görüyor, zenginliği de görüyor, kolay yoldan para kazanmanın imkânlarını da görüyor, uyuşturucunun nasıl döndüğünü de görüyor. Lüks hayatlar, arabalar, rahatlık, dokunulmazlık…Bu çetelerin hemen hemen hepsi her suçu işliyor ama kimse onlara dokunmuyor.Bütün bunlar da rtalama bir ergene oldukça çekici geliyor.
Sanılıyor ki işte bu uyuşturucu satıcıları gelip okulun önüne pusu kuruyor, öğrenciye zorla satıyor. Böyle bir şey yok. Buna ihtiyaç bile yok artık. Zaten sosyal medyadan, internet ortamından çok rahat yapılabilecekken neden bu riski alsınlar ki? Girdikleri sitelerden, mesajlaşma uygulamalarından dünyanın her yerine tek tıkla ulaşıyorlar. Dolayısıyla konu mekânsal erişilebilirlik değil. Zaten onun yaşadığı alan kuşatılmış vaziyette. O yüzden okullara polis dikseniz ne olacak yani?
Elbette şunu da eklemek gerek. Öğretmenlerin can güvenliği talebi önemlidir. Devlet bunlara çözüm üretmek, tedbir almak zorunda. Ama mesele yalnızca okulun içi, kapısının önü değil, sorun o. Yaşamın kendisi bu hale gelmiş durumda artık.
Sadece burada suç ile suç örgütünü ayırmak gerek, tekrar etmiş olayım. Suç örgütü zaten suçludur, bunda tartışılacak bir şey yok. Devletin bunu engellemesi gerekir. Biz daha çok o suçun topluma yayılmasını tartışıyoruz. Bu da öyle cezayla, yasayla olacak iş değil. Çünkü yasa asıl işlemesi gereken yere, suçun kaynağına, onun örgütüne işlemiyor.
Tartışmalar faşizmin inşasındaki o güvenlikçi politikalarına da çok denk düşüyor. Bir yanıyla da suça sürüklenmiş çocuklar için köpürtülen bir tartışma da oluyor. Çok da tehlikeli bir tartışma. Bunlar çocuk değil canavar, suçlular, katiller, böyle çocuk olmaz gibi söylemler… Müebbet alsınlar, ömürleri içerde geçsin deniyor. Sanki suça sürüklenmiş bir çocuk üzerinden tüm o cezasızlığın öcü alınmak isteniyor.
Çünkü çözülmediği zaman her sorun bu infiale yol açar ve bu infial eğer örgütsüzse, bir siyasette temsiliyet bulmuyorsa bir lince dönüşür. Bu sadece bugünle ilgili değil. Geçmişte de bu ülke 6-7 Eylül’deki pogrom yaşadı. İnsanlar komşularının mallarına ve mülklerine saldırdılar. Şimdi de çocuklara yöneliyor o lincin bir benzeri. İnternet de olunca iyice yayılıyor, karşılık buluyor, çoğalıyor, her şey birbirine karışıyor. Çocuğu oraya sürükleyen hiçbir bağlam tartışma konusu olmuyor. Birbiriyle alakası bile olmayan olaylar aynı linç hareketinin parçası oluveriyor. Asıl sorun görünmeyince, tüm olaylar aynı kefeye konuyor, tek tek çocuklar hedefe konuyor. Peki ya arkalarındaki sistem?
O sistem çözülmedikten sonra istediğiniz kadar ceza verin. İşte yoksulluk devam ediyor, MESEM artarak devam ediyor… Gençler giderek daha geleceksiz. Hayatlarında hiçbir şey iyiye gitmiyor ki. E o zaman bunlar da devam eder.
O linç halinin önü de bilerek açılıyor sanki egemenler tarafından.
Evet. Hedef gösterilen çocuklar üzerinden siyasetçiler kendi sorumluluklarından kurtuluyor. Toplumdaki infial hali siyaseten işlerine geliyor. Oradan kendilerine yollar buluyorlar, iktidarlarının devamı için basamak döşüyorlar.
Bakın depremde elli binden fazla insan öldü bu ülkede. Hiçbir şey çözülmedi. Kimse istifa etmedi. Bu bir travmaydı. O ortamda insanların sağlıklı düşünmesi, karar vermesi beklenemez ki. Tam da oradan güç buluyorlar siyasetçiler kendilerine. Hiçbir şeyi çözmüyorlar, toplum öfkesini kusuyor ama onlar da ilerliyor. Toplumun öfkesini, acısını kullanmalarına müsaade etmememiz lazım.
Ahmet Minguzzi cinayeti sonrasında toplumda ırkçı bir söylem patladı ve hızla yayılıyor.. Çünkü zaten böyle zamanlarda bu olur: en geri duygular açığa çıkar. O ırkçı linç güruhu sokakta bir kalabalığa dönemedi ama. Sizin de bahsettiğiniz gibi insanların geri duygularını örgütleyerek bir sokak gücü haline getirir faşizm. Ama sadece kışkırtmak yetmez, yetmiyor yani. Biz şimdilik, neyse ki, sadece bir düzeyde tartışma biçimlerini görüyoruz. Kışkırtılan toplumsallık örgütlü kalabalıklara dönüşmedi. Henüz o noktada değiliz.
Sokakta henüz oluşmamış olan bu faşist toplumsallığı destekleyici açıklamalar, adımlar da geliyor bir yandan. Linç kültürü destekleniyor. Çocuğu çocukluktan çıkarma tartışmaları köpürtülüyor. Bakan Gürlek gelir gelmez mesela bunu tartışmaya açıyor. Oysa bunlar kanunlarca, yasalarca, uluslararası hukuk tarafından sınırları çizilmiş kavramlar. En yüksek cezalara dair demeçler veriliyor ya da cezasız kalmayacağı söyleniyor.
Tabii devlet bunu yapabilir. Sonuçta elinde güç var, o gücü kendine yarayacak şekilde eğip bükebilir. Yasalar da buna dahil. Bir yasa tartışması içinde “Biz artık bu suçlara müebbet vereceğiz” der, biter. Ama versinler istedikleri kadar. Sorun başka. Böyle bir yasanın arkasında bir örgütlü toplumsallık yok ama işte. Sokakta bir güce dönüşmedi. Söylem üretiyorlar belki, etkiliyorlar toplumu ama bunu çok da büyütmeyelim. Daha tehlikelisi sokakta çocukların potansiyel suçlu ilan edilip avlanmasıdır. İş ancak oralara gelirse daha da tehlikeli olur. Gelmeden tabii mücadele gerekiyor.
Bir de şu önemli. Bu çeteler konusunu devlet de böyle kolay kolay hızla çözemez. Çünkü karşıdaki çocukların belli bir politik kimliği yok. Şimdi devletin refleksi belli bizim ülkede. Zaten kriminalize ettiği kesimler çok belli: sol, sosyalist, Alevi, Kürt vb. Bunlar oldu mu kolay eziyor. Ama bunlar olmadığı zaman kolay olmuyor. Karşısında böyle anonim, akışkan bir kimlik gördüğü zaman zorlanıyor. Onu bir yere oturtmalı ki siyaset üretsin, o anlamda zorluk yani. Yoksa sorunu çözmek için değil.
İşte son şiddet olayındaki çocuk bir emniyet müdürünün oğlu. Öbür tarafta yoksul bir mahallede yoksul bir çocuk da yapabiliyor. Bu çeşitliliği bir yasa altına, ceza altına sıkıştıramazsınız.
Tam buradan biraz da mücadele kısmına geçebiliriz hocam. Zamanında solun örgütlü olduğu mahalleler bu mahalleler. Herkese görev, sorumluluk düşüyor ama en çok da sola, sosyalist harekete görev düşüyor sanıyoruz. Bu mahalleler için ne yapmalı? Nasıl bir mücadele gerekir sizce?
Esenyurt bir milyon yüz bin nüfuslu bir yer. Şimdi bizim tartıştığımız konu belki de yüz bin kişiyi kapsamıyor. Şimdi orada bir milyon insan kalıyor geriye. Demek ki burada bir milyon insan çeteci olmamış. Bu işlere bulaşmamış. Bulaşmamak için direniyor, hayatta kalmaya, geçinmeye çalışıyor. Bu çok önemli bir rakam.
İşte solun hedef kitlesi orası, o emekçilerin, işçilerin, işsizlerin içi olmalı. Geriye kalan yüz binlerce insan var. Ne yapıyorlar onlar? Sabah kalkıyorlar, yollara düşüyorlar, şehrin her yerine gidiyorlar. Kuryelik, tezgahtarlık yapıyorlar; tekstil atölyesinde, fabrikada çalışıyorlar.
Sürüklenmemek için direniyor aslında.
Evet, tabii. Buralara girmek lazım.
Yani şu bir yanılgıdır: Çetelerle mücadele etmek gerekir deniyor. Çetelerle mücadele edemezsiniz. Çünkü sizin silahlı gücünüz yok ki. O boyutta bir ağla bizler öyle mücadele edemeyiz. Halk meclisi mi var elimizde ne yapacağız yani? Sol, kolluk kuvveti değildir ki. Ama onun gücü de örgütlülükten gelir.
Bizim yönümüzü o girilmedik alanlara çevirmemiz lazım. Yaşamda milyonlarca emekçi, işçi var. Mahallelerde hayat akıyor. Kadınlar var, gençler var. Bunların girmediği yerlerde nasıl bir faaliyet yapılabilir, neler olabilir, onlara odaklanmak gerek. Oraları ancak örgütleyerek savunabilir ve koruyabiliriz. Bizim temel eksiğimiz de işte bu.Örgütlülüğümüz zayıf olduğu için bu mahallelere kaybedilmiş topraklar gibi bakıyoruz. Sanki Daltonlar, Casperlar her yanı sarmış artık bize alan kalmamış gibi düşünüyoruz ama işin aslı öyle değil.
Bu kadar kötülüğün ortasında hiç bulaşmamak, bunun için direnmek de önemli bir insani değer. Kolay değil bakın. Daha merkezi semtlerde yaşıyorsak eğer bizlere kolay görünebiliyor, işte onlar da korusaydı diyiveriyoruz. Ama bu çağda, her yanı sarılmış bu ortamda kendini, çocuğunu korumak çok zor. Ama yapıyorlar işte, yapmaya çalışıyorlar. Çok dirençli olduğunu düşünüyorum ben bu mahallelerin.
Şimdilerde yine kentsel dönüşümler dayatılıyor bu mahallelere. Halk direniyor, mücadele ediyor. İşte tam oralarda süren direnişe bakmak lazım. Sendika, dayanışma derneği, örgütler, partiler… Hangisi olursa onunla gidip örgütlenmek gerek bu mahallelerde. Öbür türlü çıkış yok. Enerjimizi yayılan çetelere değil de buralara vermek gerek bence.
Emekçi mahalleler artık geçmişten daha fazla emekçiler. Geçmişten daha fazla kentliler. Bu farkları görmemiz gerekiyor. Bunlar öyle yeni göçmüş aileler değil, nesillerdir buralarda yaşıyorlar. Bu yeni toplumsallıklar ilişkilenmenin yollarını tartışmak, bulmak, keşfetmek gerek galiba. Oranın içinde yaşayıp, örgütlenip rol modeller yaratılabilir. Geçmişte de sol böyle yaparak oralarda var oldu, kök saldı, güven verdi. Şimdi daha zor gibi gelebilir ama başka yol yok bana kalırsa.
Şimdi propaganda olanakları da fazla, eskisi gibi değil ki. Artık oturdukları yerden insanlara ulaşmanın yolları ve yöntemleri var. Bir sendikayı bir işçiye anlatmak için bin çeşit içerik, kaynak, materyal, yöntem var. Zaten görüyorlar, bakıyorlar, bazen anlatmaya bile gerek kalmıyor. Şimdi bu yeni yöntemleri de kullanıp sürekliliğin örgütlülüğe dönüşmesini sağlayabilmeli sol. Zaman alacaktır bu elbette. Çok sabır ve emek gerektiriyor. Zor ama başka yolu da yok.


