20 Mart 2026’da vizyona girecek olan “Çatlı” filmi, Türkiye’nin en karanlık dönemlerinin baş aktörünü bir kahraman gibi sunma projesi olarak izleyicilerin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Çatlı’nın ailesinin de destek verdiği ve telif gelirlerini aldığı bu yapım, ASALA ile mücadele gibi milliyetçi kılıfların arkasına sığınarak kanlı bir suç dosyasının üzerini örtmeyi amaçlıyor. Film, Abdullah Çatlı’nın asıl karakterini; eli kanlı bir ülkücü tetikçi, uluslararası bir uyuşturucu baronu ve karanlık bir mafya lideri olduğu gerçeğini bilinçli olarak toplumdan gizliyor. Oysa Çatlı’nın 1996 yılında Susurluk’taki o meşhur kazada hayatını kaybedene kadar geçen 40 yıllık ömrü, polise ateş etmekten uluslararası uyuşturucu kaçakçılığına, siyasi cinayetlerden derin devlet operasyonlarına kadar uzanan devasa bir suç ve yargılama kronolojisini barındırıyor.
Kanlı Bir Geçmiş Film Şeridiyle Temizlenemez
Abdullah Çatlı, 1970’lerde yükselen sol ve devrimci hareketleri bastırmak üzere sahneye sürülmüş faşist bir tetikçi ve biraz daha fazlası olarak öne çıkan bir figür. Film, onun “ülkesine farklı bir gelecek çizen cesur bir adam” olduğu yalanını kitlelere pazarlamak için üretildi. Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi yedi silahsız gencin ve Doç. Dr. Bedrettin Cömert’in öldürülmesi, gazeteci Abdi İpekçi suikastı ve Papa’yı vuran Mehmet Ali Ağca’nın cezaevinden kaçırılması gibi birçok olayı Çatlı organize etti. Nevşehir CHP İl Başkanı Avukat Zeki Tekiner’i katleden failler de cinayet öncesi Çatlı’nın ikinci başkanı olduğu dernekte bizzat saklanıp korundu. Ancak henüz vizyona girmeyen filmde bunların hiçbiri işlenmedi. İşçi sınıfının, aydınların ve gençlerin katili bilinçli olarak aklanarak tarih açık bir şekilde çarpıtıldı.
Filmde Anlatılmayan Uyuşturucu Bataklığı
Filmde kahramanlık destanlarıyla üzeri örtülen ikinci büyük gerçek, Çatlı’nın uluslararası uyuşturucu ticaretiyle olan organik bağı. Avrupa’daki ülkücü eylemciler ile uyuşturucu şebekeleri arasındaki en kilit isim olan Çatlı, Fransa ve İsviçre’de uyuşturucu kaçakçılığı suçlarından yargılandı ve cezaevinde yattı. Satın aldığı silahların finansmanını doğrudan uyuşturucudan elde edildi. Eroin üzerinden sağlanan bu kara paranın vatanla veya milletle hiçbir ilgisi yoktu. 1990’lı yıllara gelindiğinde Çatlı, devlet içindeki kirli odakların koruması altında tam teşekküllü bir mafya patronuna dönüştü. Uyuşturucu baronu Mehmet Ali Yaprak’ın polis maskeli adamlar tarafından fidyeden pay almak amacıyla kaçırılması, bizzat Çatlı’nın yönettiği bir mafya operasyonuydu. Kumarhaneler kralı Ömer Lütfü Topal’ın öldürülmesi olayında da cinayet silahındaki şarjörde Çatlı’nın parmak izi bulundu. Çatlı’nın filmlerde gösterilmeyen diğer yüzü, kendi rantını büyütmek için haraç, adam kaçırma ve infaz emirleri veren bir organize suç makinesi olmasıydı.
Devlet-Siyaset-Mafya Çürümesi
3 Kasım 1996’da Susurluk’ta bir kamyona çarpan lüks Mercedes, sermaye-devlet-mafya ittifakının suçüstü yakalandığı yer olarak kayıtlara geçti. Bu kazada, eski emniyet müdür yardımcısı Hüseyin Kocadağ, DYP Milletvekili Sedat Bucak ve üzerinden “Mehmet Özbay” adına düzenlenmiş sahte kimlik çıkan Abdullah Çatlı aynı arabadan çıktı. Kaza, devletin bazı birimlerinin faili meçhul cinayetler, mafya hesaplaşmaları ve uyuşturucu kaçakçılığı yapan karanlık bir yapıya dönüştüğünü gözler önüne serdi. Interpol tarafından aranan bir katil, yıllarca emniyetin ve devlet içindeki faşist odakların koruması altında eylemlerini sürdürdü.
Devletin Kendi Ağzından Kanlı İtiraf
Dönemin Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanvekili Kutlu Savaş tarafından hazırlanan ve on iki sayfası halktan gizlenerek sansürlenen Susurluk Raporu, beyaz perdede aklanmaya çalışılan devlet-siyaset-mafya üçgenindeki çürümüşlüğünü yıllar önce açığa çıkardı. Bu rapor, “terörle mücadele” maskesi ve “devlet sırrı” zırhı arkasına saklanan çetelerin, kişisel menfaat uğruna yasadışı infazlar, gasp ve uyuşturucu trafiği yürüttüğünü açıkça itiraf etti. Raporda, devletin adalet önüne çıkarması gereken Abdullah Çatlı gibi karanlık figürlere yasadışı eylem alanları açtığı, bu kişilerin devletin koruması altında uyuşturucu ticareti ve cinayetlerle kendi kanlı rant düzenlerini kurdukları vurgulandı. Sinema salonlarında gişe için pazarlanan sahte kahramanlık masalının aksine, devletin bizzat kendi raporu bile ortada vatan sevgisi değil; rüşvet, kan ve kara parayla beslenen faşist bir çete gerçeği olduğunu net biçimde doğruladı.
TİP Üyesi 7 Silahsız Genci Öldürdüler
1978 yılının 8 Ekim gecesinde yaşanan Bahçelievler Katliamı’nda 7 Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi genç öldürüldü. Katliam, 12 Eylül öncesinde işlenen siyasi cinayetlerin en vahşilerinden birisiydi. Haluk Kırcı’nın Sıkıyönetim Mahkemesi’nde verdiği ifade katliamın tüm vahşetini birebir anlattı. İfadede, “Kapı açılır açılmaz içeri girdik. Hepsini yere yatırdık. Ne yapacağımız konusunda talimat almak için Abdullah’a (Çatlı) birini gönderdik. Abdullah eter ve pamuk vermiş ‘Hepsini teker teker bayıltıp öldürelim’ demiş. Dışarı çıkıp, arabada bekleyen Abdullah’la konuştum. ‘Evde öldürmek zor olacak. İkişer ikişer götürüp öldürelim’ dedim. ‘Olur’ dedi. İki kişiyi büyük Reis’in arabasına bindirip Eskişehir yoluna götürdük. Müsait bir yer bulup ikisini de yere yatırıp kafalarına üçer el ateş ettik. Geri döndük. Böyle zor olacağını anlayınca Abdullah, ‘tek tek boğalım bunları’ dedi. Bir tanesini zorla boğdum, diğer dördünü bu şekilde öldürmekte zor olacaktı. Arkadaşları gönderdim. Sonra da sedirin üzerinde bulunan dört kişiye yakın mesafeden ateş ederek mermilerin hepsin boşalttım. Silahı da götürüp Abdullah’a verdim” diyerek cinayeti anlattı. Katliam, Abdullah Çatlı tarafından planlandı ve yönetildi. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılan Serdar Alten, savcıya verdiği ifadede katilleri ayrıntılı şekilde tarif etti. Alten, 8 gün süren yaşam mücadelesinin sonunda 17 Ekim 1978’de yaşamını yitirdi. Haluk Kırcı, Mahmut Korkmaz, Ercüment Gedikli, Kürşat Poyraz, Ünal Osmanağaoğlu, Ömer Özcan, Demir Demirkan ve Abdullah Çatlı’nın katliamda yer aldığı açığa çıktı.
Çatlı’nın Kabarık Sicili
Abdullah Çatlı’nın suç dosyası, polise ateş açtığı 1977 yılından 1996’daki şaibeli ölümüne kadar geçen yirmi yılda, yerelden küresele uzanan devasa bir suç imparatorluğunun izlerini taşıyor. 11 Temmuz 1978’de Bedrettin Cömert suikastıyla başlayan ve 9 Ekim 1978’de tarihe Bahçelievler Katliamı olarak geçen 7 TİP’li gencin katledilmesinde “baş planlayıcı” olarak tescillenen bu sicil, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 1982’de çıkardığı 7 kez idam talepli kırmızı bültenle uluslararası bir boyuta evrildi. 12 Eylül sonrası Avrupa’da Papa suikastçısı Mehmet Ali Ağca’ya sahte pasaport temin etmekten uyuşturucu kaçakçılığına kadar geniş bir yelpazede faaliyet gösterdi. Çatlı, 1984’te Paris’te üzerinde uyuşturucuyla yakalanarak Fransa’da 7 yıl hapse mahkûm edildi. Ancak 1990’da İsviçre’deki Bostadel Cezaevi’nden kaçmayı başardı. 90’larda Türkiye’ye “Mehmet Özbay” kimliği ve devletin sağladığı yeşil pasaport korumasıyla dönen Çatlı 1994-1996 yılları arasında Behçet Cantürk suikastından Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfü Topal cinayetine, İranlı kaçakçıların infazından faili meçhul operasyonlara kadar pek çok karanlık olayda “devlet adına” ya da “kişisel çıkar” uğruna tetikçilik yaptı. Abdullah Çatlı’nın dosyalarını alt alta koyduğumuzda karşımıza çıkan tablo, sadece bir “suçlu” profili değil, hukukun askıya alındığı bir dönemin sembolü olarak karşımıza çıkıyor. Hakkında 7 kez idam ve onlarca yıl hapis cezası istenirken, Interpol tarafından kırmızı bültenle aranırken; elinde emniyet tarafından verilmiş silah taşıma ruhsatı ve yeşil pasaportla dolaşabilmeyi bir şekilde başardı. Çatlı, yargı önünde hiçbir zaman tam olarak hesap vermedi. Fransa ve İsviçre hapishanelerinde uyuşturucu suçundan yattı, ancak Türkiye’deki siyasi cinayetler ve katliamlar dosyası Susurluk’ta çarptığı kamyonun altında kaldı. Bugün sinemada bir “kahraman” gibi yansıtılmaya çalışılsa da, adli dosyalar onu “uyuşturucu kaçakçısı, katliam faili ve sahte kimlikli bir firari” olarak tanımlamaya devam ediyor.


