Nesnel Bir Umut Giyinelim!

Dünya ölçeğinde üst üste gerçekleşen büyük olaylar, içinde bulunduğumuz görece dar ölçekteki çabalarımız konusunda bizi sık sık isteksizliğe sürüklüyor. Filistin’e atılan 80 ton bomba, Hamas’a yapılan telefon saldırısı, Venezuela’daki başkanlık konutuna yapılan operasyon, İran’a tehditler, Grönland’a çökme çabaları…

Bunlar, dünya ölçeğinde olanlar. Bölgemiz ve ülkemizde olanların da altta kalır tarafı yok: Suriye’deki kulak tıkalı katliamlar, Taliban’ın ortaçağ yasalarına dönüş aksiyonları, İran’da isyan eden Kürtlerin ve Alevilerin dünyanın gözü önünde katledilmesi, Türkiye’de MESEM’in birdenbire liselileri işçileştirmesi, asgari ücretin açlık sınırının altındaki seyrinin giderek meşrulaşması, emekli maaşı üzerindeki oy pazarlıkları, keyfi bakan atamaları, üniversitelere çökmeler, kayyımlar… Hepsini yazmaya kalksam yüzlerce virgül kullanmam gerekir, işte öyle bir atmosferin içinden bugüne ve yarına, kendimize ve başkalarına sesleniyoruz: Kurtarın bizi!

Şokun Sıradanlığı

Mevcut düzende suyun başını tutanlar bizi her seferinde şaşırtıyor. ‘‘Bu kadar da olmaz!’’ dediğimiz pek çok şeyin pratikteki karşılığını, akla gelmesini takiben çok zaman geçmeden görebiliyoruz. Bu bir süredir böyleydi. Şimdi ise karşılarında güçlü bir direnç öğesi olmamasının gücü, şımarıklığı ve sarhoşluğuyla aklımıza gelen ama yapacağını beklemediğimiz şeyleri yapabilmenin de ötesine geçmiş durumdalar. Geçmiştekinden çok daha hızlı ve şok edici şekilde“akıl dışı” hâller ardı sıra yaratılıyor.

Akıl dışı kelimesinin tırnak içindeliği, tam da suyun başını tutan sermaye gruplarının ve ayan beyan konsensüslerinin yaratmak istediği yeni akıl ile ilgili. Bu akıl egemenliğin tamamen bir avuç egemene kayıtsız şartsız terk edilmesini temel alıyor. Çünkü egemenler yakın zamanda koydukları kendi kurallarından bile rahatsız haldeler. Sermaye düzeni hızla ilerliyor: rekabet, yok etme ve inşa etme… Aslında bir anlamda yok etmek için inşa etmek… Egemenler buralarda hızla yol alıyor, dolayısıyla sabit kurallarla kaybedecek zamanları yok. Kuralları o andaki ihtiyaçlarına uygun şekilde ve yine o anda oluşturmak istiyorlar.

Karşılaştığımız şokları ve üzerimizde yarattıkları anlam yitimlerini burada aramamız gerek: Egemenlerin mevcut düzeni ayakta tutmak için şok edecek düzeyde büyük manevralara ve değişikliklere ihtiyaçları var. Hem de bu değişiklikler her an tekrar geri değişebilecek ya da ani bir kararla, geçmiş ile ortaya çıkan tutarsızlığa aldırmadan başka bir yere sapabilecek meşrepte olmalı. Bu ultra-değişken, manevraperest saldırının küresel düzeyde biçimine karşı mücadelemizde zırhlara ihtiyacımız var.

Aklın Kötümserliği İradenin İyimserliği

Öncelikle bu büyük şoka karşı akıl sağlığımızı ve moralimizi korumak, “şoklardan şoka girmeden çıkmak” gerekiyor. İlk işimiz kendimizle, aynı havayı soluduğumuz kişilerle ve toplumsal özgürleşme mücadelesini birlikte verdiğimiz kişilerle. Her büyük hamlede, yenilgi duygusu oluşuyor, dahası mevcut düzenin yenilmezliği algısı güçleniyor. Oysa kapitalizmin tahakkümünün tarihi öyle korkunç hamlelerin tarihidir ki komploların, katliamların, savaşların, el koymaların listesi takvimleri aşar gider.

Yine bilmeliyiz ki bütün bu korkunçluğun içinde dahi devrimci mücadele devam etmiştir, hatta bazı coğrafyalarda korkunçluğun içinde başarılı olup mevcut iktidarları alaşağı etmiş ve sosyalist iktidarı kurmayı da başarmıştır. Tam da bu adı konulmuş korkunçluğun ortasında Gramsci’nin sözleri önemli: “Her çöküş, entelektüel ve ahlaki bozukluğu da beraberinde getirir. En kötü dehşetler karşısında dahi umutsuzluğa kapılmayan ve her türden aptallığa meyli olmayan, ayık, sabırlı insanları yaratmak zorunludur. Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği.”[1]

İyimserlik ile kötümserliğin diyalektiğinin yeni bir yönünü ortaya koyuyor bu son cümle. Burada kötümserlik, yenilgi zeminlerini kabulden ziyade, sistemin sürekliliğini ve kendini hızla yeniden üretme gücünü açık bir biçimde görmek demektir. Ancak nasıl bir durumun içinde olduğumuzu net bir şekilde görebilmek iyimserliği bir teselli olmaktan çıkarıp iradî bir güç haline dönüştürebilir.

Umudun İki Yönü

Bu dünyanın öznesi hâlen insan. Öldüren, ceza veren, sömüren, işgal eden, emirlere uyup işkence eden, topraklara çöken insan. Hayvanlara zulmeden de insan. Bunları yapmayacak olan, karşı gelecek olan da insan. Bu mümkünün peşinde bir yol gözlemedir bizimki. Mümkün olanın yanına genelde umut kelimesini koyuyoruz. Oysaki bu denklemde telaffuz edilebilecek en belirsiz kelimelerin başında umut geliyor. Nesnellikten uzaklaşmış bir umut anlatısı idealizme gömülüyor, sosyal demokratların eski sol şarkılar söylerken andığı bir kelimeden öteye geçemiyor.

Umut dediğimiz şey inanmaksa; devrime inanmak, olan bitenin geçiciliğini, değişeceğini bilmek, bu değişim içerisinde bizim zamanların da inşa olabileceğini görmektir. Bu sistem er ya da geç son bulacaktır ama hangi yönde son bulacak? Bunu mücadelemiz, bir de tabii sistemin verdiği açıklara ayık olmamız belirleyecek. Bu son söylediğim umudun nesnel tarifine daha yakın: sistemin verdiği açıklara ayık olmak… Açıklara ve sistemin zayıflıklarına yönelimli konumlanmak, oltalarımızla oralarda gezinmek, sokağın o bölümünde toplaşmak, binanın o kirişine asılmak… Bu anlamda devrimci mücadele etik bir mücadeleden daha da fazla politik ve dolayısıyla stratejik bir mücadele olur.

Umut nerededir? Sistemin zayıf olduğu yerleri gözlemleme takatindedir

Dolayısıyla tek başına giyilebilecek bir şey değildir umut. Yoksa hobiye dönüşür ya da kimlik olur, donar, kalır. İnsan bu nesnel umudu kendinden alamaz. Bu tür bir umut ancak onu gerçek yapmak isteyen insanlarla birlikte kurulduğunda var olabilir. Bu da salt zihinsel değil, büyük ölçüde pratik bir faaliyet haline gelir. Çünkü gerçekten umut besleyenler yürümeye can atar, umudu “umut” olmaktan çıkarmaya, gerçek yapmaya adar kendini.


[1] Hapishane Defterleri, Antonio Gramsci, Çev: Adnan Cemgil, Belge Yayınları, 2014