6 Şubat’ın Yıl Dönümünde: “Brandalarla Örtülen Enkaz, Saklanamayan Hakikat”

Brandalar çekildi, inşaatların üstü örtüldü, konteyner kentler tel örgülerle çevrelendi. Depremin 3. Yılında yakın zamanda şahit olduğumuz bu tablo Erdoğan’ın Hatay ziyareti öncesi yaşananlardı. Deprem bölgelerinde iktidarın kurduğu yeni bir yaşam inşası değil, bir normalleşme dekoruydu. Hakikat ise gitmedik, buradayız diyen halkın üç yıldır süren yaşam mücadelesi, üç yıldır süren adalet arayışı!

Bu tablo, yıkımın kendisinden çok, yıkımdan sonra kurulan siyasal ve hukuksal düzeni de görünür kılıyor.

Brandalarla örtülen yalnızca enkaz değildi; üç yıldır süren eşitsizlik, ihmal, rezerv ve istimlak adı altında yapılan saldırılar ve cezasızlık da bu görüntünün arkasına saklanmak istendi. Ama deprem yalnızca binaların değil, bir düzenin de çürümüşlüğünü açığa çıkardı. Bugün hâlâ süren mücadele, tam da bu açığa çıkan hakikatin yeniden kapatılmasına karşı veriliyor. Bu yüzden deprem sonrası tabloyu anlamak, yalnızca yıkılan yapıları değil, yıkımdan sonra sürdürülen düzeni de görmekten geçiyor.

Yıkımın Coğrafyası

Deprem bölgelerinde yaşanan yıkım ve sonrasında süren bu tablo, kapitalist üretim ve kentleşme ilişkilerinin bir sonucu olarak karşımıza çıkar. Yıkımın haritası rastlantısal değil; kimi coğrafyalarda çatlaklarla atlatılırken, kimi coğrafyalarda kentlerin toplu mezarlara dönüştüğünü gördük. Bu farkın temelinde zeminden çok yaşamın nasıl örgütlendiği gerçeği var. Barınma bir hak olmaktan çıkarılıp piyasa nesnesi haline getirildiğinde, güvenlik, denetim ve dayanıklılık kamusal bir sorumluluk olmaktan uzaklaştırıldığında, risk daha baştan sistemli biçimde görünmez kılınır. Kârı esas alan, maliyeti düşürerek rantı büyütmeyi önceleyen bu düzen, güvenli yaşamı değil, hızlı kazancı hedeflerken yıkımı da kaçınılmaz kılar.

Yıkımın boyutunu belirleyen, doğanın şiddeti değil, toplumsal düzenin niteliğidir. Nitekim Ağustos 2025’te Kamçatka’da meydana gelen deprem sonrasında, en çok etkilenen yerleşim birimi olan Severokurilsk’te olmaması bunun çarpıcı bir örneğidir. Yapı stokunun büyük ölçüde 1953–1965 yılları arasında, Sovyet döneminde inşa edilmiş ve bugün ölçüt alındığında “eski” sayılabilecek binalardan oluşmasına rağmen yıkımın yaşanmaması bir teknik mucize değildir. Bu resimde binaların kâr amacıyla değil; halkın hayati öncelikleri, kolektif güvenlik ve yaşamı merkeze alan kamusal ihtiyaçlar gözetilerek planlanmış olması belirleyicidir. Aynı doğa olayı, kamusal sorumluluğun esas alındığı bir toplumsal düzende felakete dönüşmezken, kâr odaklı kentleşmenin hüküm sürdüğü coğrafyalarda toplu ölümlere yol açar.

Felaketten Rant Devşirme

Yıkım, yalnızca enkazla sınırlı kalmadı; yaşadığımız deprem felaketinin hemen ardından devreye sokulan “rezerv alan” uygulamaları ve acele kamulaştırmalarla birlikte yeni bir rant ve mülksüzleştirme süreci başladı.  İktidar depremi mülkiyetin yeniden dağıtılması, kentin elden geçirilmesi ve sermaye için yeni alanlar açılması adına bir fırsata çevirdi. İnsanlar yaşadıkları mahallelerden, kurdukları yaşamdan koparılırken, kararlar yine onların dışında ve itiraz mekanizmaları etkisizleştirilerek alındı. Afetin yarattığı acil durum, hukukun askıya alındığı bir olağanüstü hâl gerekçesine dönüştürüldü, mülksüzleştirme ise “kamu yararı” söylemiyle meşrulaştırıldı. Böylece deprem, yalnızca fiziksel yıkımı değil, yerinden edilme ve yoksullaşmayı kalıcılaştıran bir düzenin parçası hâline geldi. Buna rağmen bu süreç tek yönlü işlemezdi. Yaşam alanlarını, mülklerini ve kentlerini savunan halkın direnişi; açılan davalar, yürütmeyi durdurma kararları ve fiilî mücadelelerle yer yer kazanımlar elde ediliyor. Mücadele hem sokakta hem mahkeme salonlarında sürüyor.

Deprem Davaları ve Adalet

Depremin üçüncü yılında hâlâ sürüncemede bırakılan davalar, bir gecikme sorunu değildir; bu, adaletin bilinçli biçimde ertelenmesidir. Yıkımın yapısal nedenleriyle yüzleşmek yerine, felaket birkaç teknik kusura indirgenir. Böylece sorumluluk daraltılır, suç seyreltilir, gerçek fail görünmez kılınır. Hukuk, bu noktada yıkımı üreten düzenle hesaplaşan bir alan olmaktan çıkar; yıkımı mümkün kılan ilişkileri olduğu gibi bırakarak, ortaya çıkan enkazı yönetmenin aracına dönüşür.

Deprem sonrası açılan davalar tekil binaların inşa sürecine sıkıştırıldığında, asıl hikâye bilerek karartılır. Oysa mesele yalnızca binaların nasıl yapıldığı değildir; neden böyle yapıldıkları ve kimin çıkarına hizmet ettikleridir. Ceza yargılamaları ise bu soruları sormamak üzere kurulmuş gibidir. Dosyalar birkaç imza, birkaç isim etrafında döner. Karar alanlar, izin verenler, denetlemeyenler ya da görmezden gelenler dosyanın dışında bırakılır. Sorumluluk daraldıkça, yıkımın tekrarı da normalleştirilir.

Bu düzen, adalet üretmez; yalnızca öfkeyi dağıtır. Birkaç sanık, binlerce kayıp. Kısa tutukluluklar, bitmek bilmeyen yargılamalar. En sonunda geriye yalnızca “yargılandı” denilebilen bir boşluk kalır. Ama herkes bilir ki asıl sorumlular, mahkeme salonlarının hiç uğramadığı yerlerde durmaya devam eder.

Deprem davaları, hukukun sınırlarını bütün çıplaklığıyla gösterir. Hukuk, yıkımı üreten düzeni dönüştürmez; onu parçalara ayırarak görünmez kılar. Nedenler karartılır, sonuçlarla yetinilir. Bu yüzden dava takibi tek başına adalet değildir. Ama yine de gereklidir: Gerçeği bastırmaya çalışanlara karşı hafızayı diri tutmak, kaybın üstünü örtmeye çalışan bu düzene karşı itirazı canlı tutmak için.

Mücadeleyi Sürdürenler

Bu tabloya rağmen, deprem davaları yalnızca dosyalardan ve karar numaralarından ibaret değil. Enkazdan sonra adliye koridorlarına taşınan bir başka gerçeklik daha var: Adalet arayışını yıllara yayan aileler. Kayıplarını yalnızca anmakla yetinmeyen, duruşma duruşma takip eden, bilirkişi raporlarına itiraz eden, savcılık kapılarında bekleyen insanlar.

Bu aileler, hukukun kendiliğinden işlemediğini deneyimleyerek öğreniyor. Dosyaların nasıl ağırdan alındığını, sorumluluğun nasıl daraltıldığını, sanık sayısının nasıl azaltıldığını birebir görüyorlar. Bazı davalarda yıllar geçmesine rağmen iddianame hâlâ genişletilmiyor; bazı dosyalarda tutukluluk hızla sona ererken gerekçeli kararlar aylarca yazılmıyor. Buna rağmen aileler duruşma salonlarını terk etmiyor. Çünkü biliyorlar ki bu davalar yalnızca kendi kayıplarıyla ilgili değil; aynı koşulların yeniden üretilip üretilmeyeceğiyle de ilgili.

Bu ısrar, yalnızca mahkeme salonlarında değil, yasama süreçlerinde de karşılık buldu. 11. Yargı Paketi tartışmaları sırasında, deprem suçlarının infaz düzenlemeleriyle fiilen cezasız bırakılma ihtimali ortaya çıktığında, buna en güçlü itiraz yine kayıplarını arayan ailelerden geldi. Adalet Peşinde Aileleri Platformu’nun öncülüğünde yürütülen mücadele, depremde ölüme neden olan faillerin infaz kolaylıklarından yararlanmasının önüne geçti. Böylece, hukuk metinleri kendiliğinden değil, doğrudan bu itiraz sayesinde değişti. Bu süreç, deprem suçlarının olağan suçlar gibi ele alınamayacağını ve cezasızlık zeminine terk edilemeyeceğini açık biçimde ortaya koydu.

Aynı ısrarın somut yargısal karşılıkları da oldu. Adana’da Alpargün Apartmanı davasında müteahhit hakkında olası kast değerlendirmesi yapılarak verilen çok sayıda müebbet ve yüzlerce yılı bulan hapis cezaları, deprem yargılamalarının taksirle sınırlı kalmak zorunda olmadığını açık biçimde gösterdi. Hatay’da ise İlke Apartmanı dosyasında sanıklar hakkında “ağır ihmalle çok sayıda kişinin ölümüne neden olma” suçlamasıyla dava açılması ve 22 yıl 6 aya kadar hapis cezası talep edilmesi, sorumluluğun yalnızca bina sahipleriyle sınırlı tutulamayacağını ortaya koydu. Bu örnekler, adaletin kendiliğinden işlemediğini; ancak ailelerin ısrarlı takibi ve kamuoyu baskısıyla zorlandığında ilerleyebildiğini bir kez daha kanıtlıyor. Bu mücadele, hukukun sınırlarını zorladığı kadar onun gerçek işlevini de açığa çıkarıyor. Ailelerin ısrarı olmasa, pek çok dosya sessizce kapanacaktı; sorumluluk daha da daraltılacaktı. Bugün hâlâ konuşulan, hâlâ kamuoyunda kalan davalar varsa, bunun nedeni bu ısrardır. Deprem davalarında kazanım denen şey çoğu zaman bir hükümden ibaret değildir; unutmaya, cezasızlığa ve sessizliğe karşı verilen bu inatçı mücadeledir.

Depremin yıl dönümünde bir kez daha hatırlamak gerekir: Yıl dönümleri, yalnızca acının ifadesi değil, hafızanın diri tutulduğu zamanlardır. Hatırlamak, yasın içinden geçen ama ona sıkışmayan; yüzleşmeyi ve hesap sormayı canlı tutan bir mücadeledir.