Hindistan’dan gelen görüntüler ve veriler, niceliksel büyüklüğünün ötesinde, niteliksel bir kopuşu işaret ediyor. Başbakan Narendra Modi liderliğindeki BJP (Hindistan Halk Partisi) hükümetinin hayata geçirmeye çalıştığı iş kanunu reformları ve tarım yasaları, bu devasa mobilizasyonun merkezinde yer alıyor. Ancak grevin kapsamı, sadece yerel mevzuat değişikliklerine karşı bir savunma refleksi değil; Hindistan’ın küresel sermaye birikim süreçlerine eklemlenme biçimine yönelik bir egemenlik tartışmasıdır.
Çalışma Rejiminin Dönüşümü ve Emek Karşıtı Yasalar

Grevin birincil hedefi, işçi haklarını gerileten ve istihdam güvencesini sermaye lehine esnekleştiren yeni iş yasalarıdır. Hindistan işçi sınıfı, bu reformları sadece bir “modernizasyon” değil, “hakların tasfiyesi” olarak okuyor. Özellikle kömür, elektrik, liman ve demiryolu gibi stratejik sektörlerdeki grev yoğunluğu, kamu kaynaklarının özelleştirilmesine ve emeğin değersizleştirilmesine karşı örülen barikatın ne kadar geniş bir sektörel yelpazeye yayıldığını gösteriyor.
Jeopolitik ve Ekonomik Egemenlik Sorunu
Hindistan Komünist Partisi (Marksist) eski politbüro üyesi Brinda Karat’ın vurguladığı üzere, bu grev sadece ücret artışı talebiyle sınırlı değildir; Hindistan’ınegemenlik haklarını savunma iddiasını taşımaktadır. ABD ve Avrupa Birliği ile yapılan, geniş halk kitlelerinden ziyade “zengin azınlığın” çıkarlarını gözeten ticaret anlaşmaları, emekçiler tarafından birer bağımlılık ilişkisi olarak kodlanıyor. Karat’ın, Modi’nin “Hindistan’da Üret” (Make in India) sloganını, Trump’ın Make America Great Again retoriğiyle kıyaslaması dikkat çekicidir. Bu, sağ-popülist milliyetçiliğin, aslında uluslararası sermayenin önündeki engelleri kaldırmak için kullanılan bir kılıf olduğuna dair güçlü bir siyasal eleştiridir.
İşçi-Köylü İttifakı

Hindistan’daki bu eylem dalgasını diğerlerinden ayıran en önemli unsurlardan biri, sanayi işçileri ile köylülerin taleplerinin ortaklaşmasıdır. MGNREGA (100 günlük çalışma hakkı) gibi sosyal güvenlik ağlarının korunması talebiyle, elektrik ve tohum yasalarına karşı çıkan köylü hareketi, kentsel proletarya ile eşgüdümlü bir hareket sergiliyor. Bu ittifak, neoliberal saldırının hem kırsalda hem de kentte yarattığı yıkımın, ortak bir direnç hattı oluşturduğunu kanıtlıyor.
300 milyon insanın sokaklara dökülmesi, BJP’nin otoriter ve dinsel-milliyetçi söylemlerle kurduğu hegemonyanın, sınıfsal çelişkiler karşısında zorlandığını göstermektedir. Hindistan işçi sınıfı, işçi düşmanı olarak tanımladığı politikalara karşı pasif bir kabulleniş yerine, üretimden gelen gücünü kullanarak siyasi bir özne olarak sahnede olduğunu hatırlatıyor.
Bu grev, küresel ölçekte neoliberalizmin ve aşırı sağın yükselişine karşı, emeğin uluslararası dayanışması ve örgütlü gücünün hâlâ en etkili panzehir olduğunu soğukkanlı bir gerçeklikle ortaya koymaktadır.

