Yazmalar

Devrimci yaşamda kendine odaklanma

Devrimci yaşam ve mücadelede bireyin en önemli değerlerindendir, kendine odaklanma. Bir bakış açısı ve bir yöntemdir aynı zamanda. Devrimci bireyin hayatın her anında, zorlukta kolaylıkta, iyilikte kötülükte olayları, yargılama biçimi, görerek anlam üretme sürecidir. Devrimci kadro en büyük gücü kendinden, kendine güvenden alır çünkü. Bu bencilce bir bireysellik değildir. “Her koyun kendi bacağından asılır” türünden bir burjuva felsefesi hiç değil. Kendine odaklanma; sorumluluk, toplumsallık ve örgütlülük bilinciyle pişen devrimci bireyin yürüyüşünde güç alma zeminidir. Odak sözcüğü Latince “Focus”  yani “ocak, ateş yeri” anlamındadır. Arapça ise” mihrak” sözcüğüne karşılık gelir ve “yakma aracı” kökünden türemiştir. Odaklanmanın kök anlamlarına baktığımızda devrimci kişilikte “kendine odaklanma” yöneliminin birçok metafor ve çağrışımını buluruz. Ama öncelikle “kendine odaklanma”nın devrimci yaşamdaki karşılığını tanımlamaya çalışalım. Ne ararsan kendinde ara Her şeyden önce yüksek ve derin bir sorumluluk bilincidir. Kendi tarihinde, örgütsel görevlerinde, günlük yaşamında, başarılarında, başarısızlıklarında sorumluluk sahibidir. Devrimci pratikte doğruda eğride, olanda olamayanda, her şeyi kendinden bilmesidir. Hacı Bektaş Veli’nin “Ne ararsan kendinde ara” deyişi gibi her şeyi kendinde aramaktır. Kendimize “tefekkür” edip içimizin derinliğinde bulmalıyız gücümüzü.Çünkü devrimcilik şövalyece atılganlık kadar dervişçe bir dinginlik ve iç bakış ister. Yolumuz uzun zorlu bir yoldur. Başımıza her şey gelebilir. Burjuvazi güçlüdür ve biz birçok hedefimizi gerçekleştiremeyebiliriz. İşte tamda burada belirir kendine odaklanmanın kerameti. Böyle zor zamanlarda ne sorunu nesnelleştirip “objektivizm”e saplanmalı ne de hatayı başkalarında(yoldaşlarımızda) aramalıyız. Kendimize odaklanmalıyız. Kritik sınav yeri Örgütlenme faaliyetlerimiz içinde eksiklerimiz, yetersizliklerimiz ortaya çıktığı ölçüde hatayı başkalarında arama eğilimi büyük bir zaaftır. Ya da “ben yapamıyorum ama kim başarılı ki?” bilinciyle zaafları “nesnelleştirme” hastalığına kapılabilmekteyiz. Bu zaaflar içinde “kişilere takılmalar” ki genellikle süreç içinde “parlayan ya da zaaflı” yoldaşlara takılmalar yaşanmaktadır. İşte tam da buralarda “kendine odaklanma” sorumluğu gösterebilmek bu hayati zaaflarımızda bizi kurtaracak olandır. Başkalarının eksiği üzerinden kendi bilincimizi kurmamalıyız. Daima “ben başardım mı?” diye sorup, bir eksiklik, başarısızlık varsa “ben başaracağım” deme cüretini […]

Krizden halkçı çıkış: meclisler

Döviz kurundaki dalgalanmayla kendini gösteren kapitalizmin krizi kapıları çalmaya başladı. Erdoğan, “manevra yeteneği” sayesinde döviz krizini, Rahip Brunson üzerinden “dış güçlerin ülkemize müdahalesi, emperyalizme karşı milli mücadele, düşman saldırısı” söylemleriyle gizledi. Krizin yaratacağı öfke iktidar tarafından şimdilik içerilmiş oldu. Tersine, bazı çevrelerde de, kapitalizmin kendi krizini aşarak toparlanma imkânı olmadığı iddiası ve ekonomik krizin derinleşmesiyle Erdoğan’ın iktidardan kendiliğinden düşeceği yanılsaması oluştu.  Emekçilere yoksulluk, patronlara kâr Kriz ilk etapta döviz kuru ve borç krizi üzerinden çıksa da, dış borç ve cari açık oldukça yüksek. Kriz, finans ve üretim alanlarına doğru genişliyor. AKP iktidarı döneminde ucuz kredi bolluğu üzerinden uygulanabilen büyüme stratejisi, finans ve inşaat sektörlerinde oluşturulan balonlarla kendini şekillendirdi. Neoliberal politikaların uygulanmasıyla da,  güvencesizleşme ve taşeronlaşma norm haline geldi. Enflasyon rakamının yüzde 20’ye ulaşmasıyla,   kriz halk arasında da hissedilmeye başlandı. Krizin etkileri öncelikle piyasalarda hissedilse de ithalata bağlı olarak temin edilen tüketim maddelerinin fiyatlarındaki artış cüzdanlara yansıdı. AKP iktidarı,  işçi sınıfının haklarının büyük oranda gasp edilmesini ve sadaka kültürünün toplumun büyük bir kesimine hâkim kılınmasını sağladı. Kriz, bu durumu derinleştirecektir. Sermaye birikimi ve şovenizm OHAL sürecinde, özel ve kamu mallarına el koyma üzerinden muazzam bir sermaye birikimi sağlandı. Öte yandan, düşük ücretler, yoksulluk, işsizlik ve pahallılık ile birlikte ancak borçla yaşayabilen ve banka kredilerine bağımlı bir toplum oluşturdu. AKP bürokratları ve AKP’nin etrafındaki bir vurguncu “çıkar şebekesi”, rant ve talanla durmaksızın semirtildi. Koç ve Sabancı gibi büyük sermaye grupları, muazzam kârlar elde etti. Sermaye, Türkiye’de ve küresel çapta içine girdiği krizin sonuçlarından, milliyetçilik ve din temalı gerici popülist politikalarla halkın tepkilerini sönümlendirerek kurtulmaya çalışıyor. 24 Haziran seçimleriyle yasal statü kazanan “Tek adam” rejimi,  emeğin sömürüsünü daha da yoğunlaştırma ve yeni vurgun fırsatları yaratma vaadiyle sermayeyle uzlaşmış durumda. Sermaye güçleri de, yaşanan krizi ve  “faşizme geçiş sürecini”  fırsata çevirmeye çalışıyor. Rejim garantide mi? “Aynı gemideyiz” palavrasıyla krizin faturası emekçilere ödetmeye çalışılırken, “Saray” […]

Stratejik kişilik ve hakiki duruş

Stratejik kişilikte ısrar eden devrimci, kendini kendi zamanında ve tarihselliğinde konumlandırır. Çünkü devrimciliği ancak, “hakikatte”, “hakiki duruş” gösterebilenler hak eder. Devrimci kadro, hakikatte kendi varlığını konumlandırarak kendini gerçekleştirir. Bu nedenledir ki “hakiki duruş” devrimciliğin en önemli özelliklerinden biridir. Gerçeğin içinde olmak Hakiki duruş, bireyin kendini gerçekliğin içinde konumlandırışıdır. Somut ve tarihsel olanın içinde, varlık koşulunu bulup geliştirmektir. Devrimci kadronun bilincinde; somut koşullar ve tarihsellik içinde, sınıflar savaşı “diyalektiğini çalıştırmasıdır”. Duyuş, duygulanım ve imgeleminde “Emek-Sermaye” çelişkisini özümseyerek içinin kıpırdanışıdır. İçindeki titreşen gerçekliğin, savaşçı melodisidir. Gerçek ve hakikat Hakiki duruş gösteren devrimci kişilik özelliğini “gerçeklik” ve “hakikatin” kavramsal anlamlarındaki farklılık ve bağlantı açıklanırsa konu daha iyi çözümlenebilir. Realitenin(gerçekliğin) insan beynine yansıyışı, algısı veritedir (hakikattir). Bizde genel olarak realite ve verite karıştırılır. Her ikisi aynı anlama gelmek üzere özdeş olarak kullanılır. Gerçekliğe de gerçekliğin yansıyışı, algılanışına da gerçek/gerçeklik denmektedir. Oysa gerçek ve gerçeklik nesnelliği belirtir, hakikat ise gerçeği ve gerçekliği algıyı/yansıyışı yani öznelliği belirtir. Hakikat, bilinçle, algı ve imgelemle bezenmiş gerçekliktir. İşte kavramsal anlamlarla yola çıkıldığında gerçekliğin insan bilincine hakikat olarak sirayet edişi bilgi ve eylem etkileşimiyle gerçekliğin yeniden üretilmesidir. Bu üretim içinde “hakiki duruş” kök salar ve gövdelenir. Kendine anlam yüklemek Bireyin verili zamandaki, tarihteki, coğrafya ve toplumsallıktaki gerçekliği görmesidir. Kendine “anlam” yüklemesidir. Gerçekliğin bireye yüklediği misyonu, tarihsel rolü duyumsayışıdır. Hakiki duruş; “gerçeğin gözünün içine bakma”tır. Bakıp, kendi tarihsel devrimci rolünü görmektir. Aslında hakiki duruşta bilinç ve duyumun iradi etkileşimi kadar pasif kendiliğindenlik yan da vardır. Çünkü hakiki duruş her şeyden önce kendini gerçekliğin içine bırakıştır. Devrimci bireyin güvencesi, inancı ve tutunduğu nokta, gerçekliğin içinde saklıdır. Devrimci kadro, gerçeklik ırmağının içinde yüzerek devrim denilen  “deryaya” ulaşacaktır. Söz konusu; savaşsa savaşçı, hapisse mahkûm, sanatsa sanatçı, sevgiliyse sevdalı olabilmektir. İkinci Dünya Savaşını anlatan filmlerin belki de en iyisi “ Sobibor’dan Kaçış” adlı filimdir. Orada geçen bir diyalog hakiki duruşu çok güzel anlatmaktadır. Nazilere esir […]

Yeni Dönem Parolası: “Emek-Güç-Beceri”

Türkiye, belirsizliklerin yoğunlaştığı ve sürekli hareket halinde olan bir sürecin içinden geçiyor. 24 Haziran seçimleriyle de AKP kendi iktidarını bir adım daha güçlendirdi. 24 Haziran’ın hemen ertesinde, “Muharrem İnce’nin de katkısıyla” toplumda bir umutsuzluk ve çaresizlik ruh hali yoğunlaştı. Seçimlerle iktidarın değişeceğini ve nefes alabileceğini düşünen milyonlar, seçim sürecinde ve gününde aktif görev aldı. İktidar tarafından yaratılan bütün baskı ve korku ortamına rağmen toplumsal güçler iktidar karşıtlığında ısrarcı oldu. Yeni dönemin ruhu 24 Haziran seçimleri, özellikle toplumsal güçlerin bir bölümüne artık AKP  karşıtlığının ve sadece seçimlere katılımın sonuç almaya yetmeyeceğini göstermesi açısından önemli bir kırılma yaratmıştır. Önümüzdeki dönem, bu kırılmayı bir siyasal bilince ve halkın iktidarını kurma hedefiyle örgütlenmesi gerekiyor. Faşizme yönelim hızlansa da, mücadelemizin çizgisi -toplumsal güçlerin kurucu iradesini açığa çıkarma- ve araçları da -yerel meclisler- netleşmiştir. Parti kadroları açısından, yeni dönemin ruhu “emek, güç ve beceriyi” yoğunlaşmış biçimde yeniden inşa etmek üzerinden şekillenecektir. Sürece uygun biçimde kadro kendi donanımını sağlarken, öte taraftan var olan parti mekanizmalarının yetkinleşmesi ve yerel meclislerin kuruluşu göreviyle karşı karşıyadır.  Güven Korku ve ahlaki çürümenin giderek toplumun tamamını kuşattığı bir zemin içinde hareket eden kadrolar, “kendine, yoldaşlara ve topluma” karşı ciddi bir yaklaşım içinde bulunmalıdır. Güven, kadroların bir işe atılma cesaretini göstermesini sağlar. Güven duymayı, altı boş bir söylem olmaktan çıkarma, ancak alınan sorumluluğun yerine getirilmesiyle mümkündür. Seçimlerden sonra  birtakım solcular tarafından dillendirilen “topluma güvensizlik duyma ve toplumu aşağılama”,  kendine güvensizliğin ve kendi üzerinden sorumluluğu atmanın sonucudur. İnşa edilen yeni toplumsallıkta, sistem, toplumsal değerleri aşındırıyor ve toplumu kapsama gücünü büyük oranda kaybediyor. Öte yandan, bir süreden beri toplumsal güçlerin “kendiliğinden hareketinin” siyasallaşmasının önü açılıyor. Toplumsal güçlerin siyasallaşması, “gücünü kontrol edebilen ve her aşamada arttıran bir özneleşmeyi” inşa etmekle mümkündür. Hem partiye hem de yerel meclislere katılan insanların olumlu özelliklerinin bir anda açığa çıkmayabileceğini gören yerden ilişki kurmak gerekir. Kadro, ilişki kurduğu bireye ve mekanizmaya […]

Seçimlerden sonra (2)

Kral çıplak! Yazının ilk bölümünde, açıklanan resmi sonuçlar üzerinden Erdoğan merkezli AKP-MHP iktidar ortaklığının durumunu anlamaya çalışmıştım. Ancak, seçimin “resmi” sonuçlarını yorumlarken, madalyonun bir yüzünde gezindiğimizin ve aynı madalyonun öteki yüzünde ise “Kral çıplak!”yazdığının bilincinde olmalıyız. A. Olgular ve belirtiler Anadolu Ajansı’nın seçimlerden kısa süre önce “yanlışlıkla” açıkladığı sonuçlar, nasıl olduysa üç aşağı beş yukarı “tuttu”; özellikle de Erdoğan’ın başkan seçildiği oran! Sadece bu mu? Artık hemen herkesin bildiği şeyler; OHAL koşullarında seçim yapılması, seçimin ilgili yasa maddelerinin koşullarına ters düşen “baskın” bir erken seçim halinde gerçekleşmesi, aynı evde yaşayanların farklı sandıklara yönlendirilmesi ve dolayısıyla kontrol imkanının kaldırılarak “hileli seçmen” yazılımının önünün açılması, Kürt illerindeki HDP’li seçmenlerin korucu köylerinde oy kullanmak zorunda bırakılmaları, seçimin hemen öncesinde “amiral gemi” Hürriyet ele geçirilerek medyanın tek ses halinde iktidar yanlısı yapılması, oy pusulalarının iki misli basılması, 3. parti olan HDP’nin her gün neredeyse 10’ar 20’şer üyesinin gözaltına alınarak ya da tutuklanarak seçim kampanyası yürütmesinin engellenmesi, devletin olanaklarının bütünüyle AKP ve MHP’ye sunulması gibi yaşanan gerçeklikler, henüz daha seçim başlamadan iktidarı güçlendirip muhalif güçleri zayıflatmaya hedefliyordu. Ek olarak, CHP’li Trabzon milletvekilinin açıkladığı rakama göre 2,5 milyon ölmüş kişinin ölmemiş gibi seçmen yazıldığı ve henüz “doğmamış” bazı seçmenlerin varlığı iddiası ise, şayet doğruysa %5-6 arasında bir oya denk düştüğüne göre, başkasını gerektirmeyen bir “ön hazırlık” sayılmaz mı? Seçim sırasında ise, özellikle İç Anadolu ve Kürt illerinde yaşanan baskılar kimi yerlerde silahlı baskın düzeyine dek sıçradı. Yine bir CHP milletvekilinin belirttiğine göre, seçmen sayısının %10’una denk düşen 20 bin sandıkta müşahit olmaması da, iktidar yanlısı partilere özellikle de MHP’ye kullanılan ve çekilen videolarla ispatlanan blok oyların nasıl gerçekleştirildiğiyle ilgili fikir veriyor. Çekilen videolarda görüldüğü üzere, herkes kedilerin trafolara AKP için gireceğini düşünürken onlar bu sefer çoğunlukla MHP’yi tercih ettiler! Seçim sonrasında ise, öncesindeki onca iddiaya rağmen, oy tutanaklarını takip etme hazırlıklarının nasıl olduğu “anlaşılamayan” biçimde çöküvermesi veya daha […]

Özgürlükçü Gençlik: KHK’nın Açılımı: Ülkede İktidara Karşı Çıkmak Yasak!

Samsun Özgürlükçü Gençlik Derneği’nin 701 sayılı KHK ile kapatılmasına dair Özgürlükçü Gençlik Dernekleri facebook sitesinden bir açıklama yayımladı: Türkiye uzun zamandır, KHK’lar ile yönetilen bir ülke. Erdoğan’ın iki dudağı arasından çıkan sözlerle alınan kararlar, ülkede yasa şeklinde uygulanıyor. Dün yine KHK’ya uyandık ve binlerce kişi işinden edildi. OHAL süreci boyunca uygulanan KHK’larla işlerinden atılanların yanına yenileri eklenmiş oldu. “Terörü engellemek” adı altında çıkarılan KHK’larda temel hedef muhalefeti susturmak. Yine son KHK’da bu amaç açıkça görüldü. Binlerce kişinin içerisinde barış imzacısı olan 18 öğretim üyesi de bulunuyor. AKP hükümeti, üniversiteleri kendisine karşı olanlardan arındırıp boşaltmaya çalışıyor. İhraçlar ve hukuksuz işlemlerle üniversiteleri ot bitmez çorak topraklara çeviren iktidar; kampüsleri kendi iktidar alanı haline getirme derdinde. Haksız, hukuksuz yolla kapatılan muhalif kanal ve gazetelere de yenileri eklendi. Öğrenci Derneklerine Saldırılar Daha önceki KHK’larda da, pek çok dernek ve vakıf kapatılmış, kapılarına mühür vurulmuştu. Son KHK ile Samsun’daki gençlik derneğimiz de kapatılmıştır. İktidarın birer müşteri olarak gördüğü, öğrenim süreci içerisinde işçileştirdiği üniversite öğrencilerinin derneği olarak inşa edilen ve eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitimi savunan; özgür demokratik halk üniversiteleri modeli için mücadelede eden; kampüslerin özgürleşmesini savunan biz devrimci gençler, iktidarın üzerimizdeki planlarına teslim olmayacağız. Doğanın talanına karşı ekoloji mücadelesini, üniversiteli genç kadınların özgürlük arayışını, ezilen halkların ve inançların örgütlülüğünü, kültür sanat faaliyetlerinin yozlaştırılmasına karşı alternatif bir sanat anlayışının inşasını, homofobi, transfobi ve bifobiye karşı LGBTİ+’ların mücadelesini büyütmeye devam edeceğiz. Korku sopası ile herkesin susturulduğu, ses çıkaranın haksız ve hukuksuzca gözden uzaklaştırıldığı ülkemizde; Özgürlükçü Gençlik olarak gerçeği haykırmaktan ve mücadele etmekten geri durmayacağız.

Sivas Katliamı’nın tarihsel derinliği

Sivas Katliamı’ndan sonra tam 25 yıl geçti. Unutulmadı, unutulmaz da. Aleviler var oldukça, bu katliamın acısı ve öfkesi her daim hafızalarda kalacaktır. Yaşar Kemal, katliamdan sonra en çarpıcı soruyu sormuş; “Ne kaldı utançtan başka?” diyerek, Alevilerin acısını, vicdani ve ahlaki olanı, dostun düşmanın yüzüne haykırmıştı. Ancak Sivas Katliamı bunlardan da öte bir derinliğe sahip. Dolayısıyla, “Neden Sivas katliamı?”sorusunu sormak, bizi politik, ekonomik ve tarihsel gerçekliğin derinliklerine götürecektir. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olayı “münferit” göstererek, Alevilerin kaderine razı olmasını istiyordu. Bu ifade bile, devlet binalarının ortasında bulunan Madımak Oteli’nde “göstere göstere” yapılan katliamın planlı olduğunu gösteriyor. “Münferit” devlet dilinde, kimi “özel” katliamlarla ilgili tarihsel-toplumsal gerçekleri örtme çabasının işaretidir. Neden Sivas Katliamı? Birincisi; 12 Eylül 1980 sonrası, “kentleşen Alevilik” ve “Alevilik Aydınlanması” gerçekliğinin üretip biriktirdiği öfkenin, 12 Eylül faşizminin“Türk-İslam Sentezi” doktrinine karşı bir Alevi isyanına dönüşmesini önlemekti. İnancını şehirlerde yaşamak, yaşatmak isteyen, ibadetini, cenazesini, cemevlerinde kendi yolu ve erkânına göre gerçekleştirmek isteyen Alevilerin, öfke dalgasını önemle tespit etmek gerekir. Öfkenin isyana, isyanında “harekete” dönüşmesini istemeyen egemen faşist güçlerin planlayarak yaptığı bir katliamdır Sivas. Buradan hareketle Sivas ’93 ü açıklarken salt “katledilen Aleviler” ya da “kaderi kara Aleviler” duygusal zemininde hareket edemeyiz. Aleviler, egemen güçlerin zulmü kadar isyanı ve direnişi de bağrında taşıyan bir inanç topluluğudur. Onlar, bu isyancı, direnişçi ve devrimci dinamiklerini, inançlarının özünde bulurlar. Aleviliğin, “tarihsel devrimci dinamiğinden” beslenirler. 12 Eylül ve Alevilerde kırılma dönemleri 12 Eylül 1980 faşist darbesi Alevilerin tarihinde önemli bir kırılma (Nejat Birdoğan’ın[1] tanımlamasıyla; aşılama) dönemi/evresidir. Sırasıyla 1. dönem, 1232-1239 (Seyitlik verilme ve Babai isyanı); 2. dönem, 1514-1526 (Yavuz Sultan Selim Katliamı ve Şah Kalender İsyanı); 3. dönem, 1826 Yeniçeriliğin kaldırılması ve Nakşibendi din insanlarının Alevi dergâhlarına atanması, dergâhlara camii yapılması); 4. dönem, 1921-1938 (Cumhuriyet sonrası-Dersim Katliamı); 5. dönem ise 12 Eylül darbesi sonrasını belirleyebiliriz. Şimdilerde bir kırılma/aşılama dönemi olarak da (yani 6. dönem) AKP “açılım politikası” ve Cami-Cemevi Projesi’yle hayat buldurulmaya […]

Seçimlerden sonra

Görünen o ki, 24 Haziran en çok tartışılan seçimlerden birisi olacak. Ne iktidar/Cumhur İttifakı ne de ana muhalefet/Millet İttifakı zafer kazandığını ya da yenildiğini içine sindirerek ilan edebiliyor; daha ziyade, sonucu isteksizce kabullenme yönündeki tutumlar gözlemleniyor. İktidarın büyük ortağı/AKP, elbette “havalı” ama yüzlerindeki ekşiliği görmemek imkansız. Seçimin en çok oy kaybeden partisi onlar; “tek adam” artık ancak “koltuk değneği” ile ayakta durabilirken, hem “tek adam” hem de partisi küçük ortağın/MHP’nin “denge ve denetimi” ile yüzleşiyor. Ayrıca, çok istenen HDP’nin baraj altına itilmesi de onca çabaya rağmen gerçekleştirilemedi. İlk önce Erdoğan tarafından dillendirilen ve seçim kampanyası süresince herkes tarafından da görülen “metal yorgunluğunun” ise, sinsi, ağır ve sert bir gerçeklik olarak sürüp gittiği anlaşılıyor. Kampanyadaki pratiği dikkate alınırsa, Erdoğan’ın bizzat kendisinin de aynı “yorgunluk” tarafından zorlandığını saptayabiliriz. İktidara yeniden yerleşmenin anlık keyfiyle şimdilik gölgeleniyor olsa da, “metal yorgunluğu” acaba Erdoğan dahil AKP’ye yapışmış-bütünleşmiş olabilir mi? Şayet böyleyse, önümüzdeki kısa dönemde yaşanacak yerel seçimlerde İstanbul, Ankara, Adana ve Mersin’i kaybetme gerilimini yükleneceklerdir. Üstelik, Erdoğan ekibinin ufka bakınca gördükleri pek de iç açıcı değil. Sürüp giden ve daha da ağırlaşması beklenen ekonomik kriz, bölgesel hatta küresel dengelere yerleşebilecek bir ağırlığa ulaşan Kürt sorunu, “güney”i temizleyen Suriye ordusunun beklenen İdlip seferi gibi bir dizi “tatsız” gerçek, AKP açısından “seçim zaferinin” tadını kaçırıyor olmalıdır. MHP sevinçli Küçük ortak ise, neredeyse kanatlanıp uçacak; öyle ya, onca alaya ve aşağılanmaya uğradıktan sonra, aldıkları oylarla herkesin ağzının payını verdiler ve “itilip-kakılan” bir ortaklıktan bir anda üste sıçrayarak ağırlık kazanıp şart dayatan “kıymetli” ortaklığa terfi ettiler. Gelin görün ki, seçim sonuçlarıyla ilgili tartışmalarının merkezinde MHP var; evet, “oy depoları” olan Adana, Mersin’de büyük oranda Osmaniye’de kısmen de olsa oy kaybederken, geçmişte neredeyse hiç oy alamadığı Kürt illerinde “oy patlaması” yaşaması pek de inandırıcı gelmiyor, değil mi? Kürt illerindeki sandıklarda oy vermenin “koşulları” hesaba katılınca ve ortada dolaşan videolardaki MHP’ye […]

ROTA: Gerçekler, Olasılıklar, Söylem ve Program

24 Haziran seçimleri krizler yumağıyla çevrelenmiş iktidar açısından çözüm üretici bir rol oynayamaz. Biliyoruz ki gerçekten adil bir seçim ortamında olsaydık, yani en asgari burjuva demokratik koşullar ortaya çıksaydı Erdoğan iktidarı çoktan un ufak olurdu. Ve biliyoruz ki 24 Haziranda gerçekten adil bir seçim durumu olsa Erdoğan kaybeder. Ancak durum öyle değil ve böyle bir durumda oturup izlemek ve sandık hesaplarına hapsolmak bizler açısından son derece tehlikelidir. Bu süreçte çokça bilinen birkaç noktayı tekrar vurgulamak yararlı olacaktır. 1. Erdoğan iktidarını sarmalayan ekonomik bunalım onun ve kurmaylarının kötü yönetiminin ya da hatalı tercihlerinin sonucunda meydana gelmedi. Var olan ekonomik buhran bir “birikim rejimi” krizidir. Bu birikim rejimi krizi AKP’nin 16 yıldır üzerinde sörf yaptığı dalganın bitmesini ifade ediyor. Krizin farkında olan iktidar çeşitli reçeteler ortaya koyuyor, ancak hakikat yine devreye giriyor. Mehmet Şimşek tarafından açıklanan “yeniden dengeleme” programının süslü adı hiçbir işe yaramıyor. Program Erdoğan iktidarı tarafından uygulanırsa adeta “kendi kuyruğunu yiyen yılan” misali bir etki yaratacak. Hâlihazırda vergi yükünün üçte ikisi alt sınıfların üzerinde olduğu bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Paket bu vergi yükünü arttırmayı hedefliyor. Bu vergi yükünün arttırılması yalnızca iç tüketimi daraltmakla kalmaz, sosyal hoşnutsuzlukları da zirve noktasına çıkartabilir, büyük isyanların fitilini ateşleyebilir. Evet Erdoğan’ın ya da bir başkasının 24 Haziran/8 Temmuz sonrası işi çok zor. Ama bu bizim adımıza hiçbir şeyi çözmez. Erdoğan’ın 24 Haziran sonrası olası bir zaferi ekonomik daralmayla gölgelenecek. Ama böyle bir durumda da ekonominin yıkıcı etkilerini bekleyecek kadar saf olmamamız gerekiyor. Olası bir iktidar değişikliği için de geçerli bir durum bu. Bilmemiz gerekir ki yukarıda verilen kavgadaki herkes (Erdoğan, İnce, Akşener, Karamollaoğlu) borçlananlarla borçlandıranlar arasındaki çelişkide borçlandıranlardan yanalar. Bize başka bir yol gerek. İktidar ve muhalefetin ekonomi yönetimini devralıp almaması konusundaki tartışmaların dışına çıkmak gerekir. Bu, olası bir ekonomik restorasyonun sınırları dışına çıkmak, reel sınıf politikası inşa etmenin imkânlarını yaratmak demektir. Örneğin finansal borçlanma […]

Fenerbahçe, siyaset ve sembollerin gücü

Alıştık, hayatımızın her alanı siyaset yüklü. Siyasi sembolizmi her yerde görüyoruz. Fenerbahçe kulüp başkanlığı seçimini de bu doğrultuda okumalıyız. Ali Koç’un çıkışı ve seçilmesi sembolik bir güç taşıyor. İllüzyonlara yer yok. Büyük sermaye gruplarının ve hâkim sınıfların bir temsilcisi diğerinin yerine geçecek. Bu değişim tamamen endüstriyelleşmiş, mafyatik, her köşesinden yolsuzluk akan Türkiye futboluna hiçbir şekilde “devrim” getirmeyecek. Bunu bilmeyen yoktur. Ama Ali Koç’un başkan olmasının yarattığı etki ve taraftarlarca büyük sevinçle karşılanması başka bir arzunun göstergesidir: değişim arzusu. “Gitmeyecek olanlar” Burjuvazi Ali Koç’un başkan olmasıyla futbolu ele geçirmedi. Spor dallarının bir çoğu, sermayenin zaman içerisinde toplumsallaşma düzeyinin artmasıyla ele geçirildi. Futbol da bundan nasibini aldı. Ama bugün bu spor dünya genelinde milyarlarca insan tarafından halen çok seviliyor ve yakından takip ediliyor. Dolayısıyla bu alanda sermaye güdümünde ilerleyen her bir gelişme politik anlamlar taşıyor. En başta belirtmek gerekir; Aziz Yıldırım şüphesiz ki, Türkiye’deki futbol dünyasının çokça nefret duyulan isimlerinden bir tanesiydi. Öyle ki son yıllarda artık kendi taraftarı da kendisine sırt çevirmişti. Fenerbahçeli olmayan taraftarların da büyük nefretini kazanmıştı. Dolayısıyla bu tarihi yenilgisini, ne Ali Koç ne de bir başka burjuva birey tarafından tattı. Ona yenilgiyi, değişim isteyen taraftar grupları tattırdı. Bunu cesaretle her yerde savunmamız gerekir. Aziz Yıldırım’ın gidişi Melih Gökçek gibi oldu. Onu seçenler bile, ardından bir damla gözyaşı dökmemişlerdir. Ankara’nın yeni belediye başkanı Mustafa Tuna’nın “daha iyi” olabilmek için çaba sarf etmesine bile gerek yoktu: Melih Gökçek gibi olmaması yeterliydi. Aziz Yıldırım bunun bir başka örneğidir. Ve Aziz Yıldırım giderken herkesin 24 Haziran’ı işaret etmesi hiç şaşırtıcı değil. Evet, sırada biri daha var. O da bunu iyi biliyor. Elbette, kendimizi bin bir çeşit hurda, hile ve şiddetle karşı karşıya bulabiliriz. AKP/Erdoğan rejiminin sona geldiği çok önceden tespit edilmişti ama her zaman bir yolunu bulup işin içinden sıyrıldılar. Erdoğan’ın elindeki en güçlü silah, umutları tüketen, kendisinin yerine bir alternatifinin […]

24 Haziran ve atı alan Üsküdar’ı geçecek hissi

Türkiye tarihinin en çetrefilli ve ardışık seçimlerini yaşadık son dört yılda. Bir tanesi de kapıda. Evlerde, iş yerlerinde, kahvelerde, yolda, sokakta, vapurda tek gündem var: 24 Haziran seçimleri. Gün hızlı akıyor, zaman akışkan, ekonomi alabildiğine kırılgan. Siyasetin ritmi bu aralar tarihsel zirveler yapan döviz kurundan bile daha dalgalı. 24 Haziran seçim takvimi, ülkenin tüm açmazlarını ve kriz eksenlerini içinde barındırarak yaklaşıyor. Cumhur İttifakı, Millet İttifakı ve üçüncü bir blok olarak seçimlere giren HDP, seçim kampanyalarına hızla girişti. Vekil listeleri, sandık kurulları, mitingler, demeçler derken sanki hiç bitmeyecekmiş hissi yaratan bir seçim iklimine daha girmiş olduk. Sandıktan sandığa koşan seçim cumhuriyetine dönüştük mübarek. Erdoğan güdümlü sıkışmanın seçim propagandasına yansıyan ve muhalefete gollük paslar fırlatarak yükselen “TAMAM”, SIKILDIK” ve “Kapat Televizyonu Gitsin” dalgaları, Cumhur İttifakı karşısında başta özgürlük arayışı içerisinde olan direniş eksenleri olmak üzere, toplumda ciddi bir moral yarattı, gezinin orantısız yaratıcı zekâsını harekete geçirdi. Velhasıl iyi geldi. İktidar ve kitle ilişkisinde psikolojik üstünlük önemlidir. Erdoğan da bunu pekâlâ bilir. Ki, özellikle başkanlık rejimine giden yolda devletin uzantısı olan zengin argümanlarla, tüm politikalarını kitle psikolojisini kontrol etme, algı yönetme ve yönlendirme üzerinden yeni rejimin inşasına girişildi. Parolaları: şok doktrini Öyle ki, türlü şok zirveleriyle toplumda rasyonalite kaybı ve bilinç yarılmaları yaratıyorlar. Bu şok zirveleriyle ilerlemeyi ve toplumun kolektif belleği ile ruhunu tasfiye edici irili ufaklı çok yönlü hamlelerle rejimi inşa etmeyi tercih ettiler. Tercihten de ziyade geleneksel devlet aklının çalışma ve yönetme bilincine dayandılar. Erdoğan; iktidara geldiği günden bu yana, hızla kitle iletişim araçlarını propaganda ve manipülasyon amaçlı kendi lehine dizayn etti. Medyayı toplumsal rıza üretmenin aracı olarak re-organize etti, tek tipleştirme politikalarıyla kendine devşirdi. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi ardına ilan edilen OHAL’in verdiği sınırsız yetkilerle, kitle iletişim araçları tümüyle iktidarın tekeline alındı. Sürekli pompalanan toplumsal kutuplaşma politikaları yaşamın tüm hücrelerine medya eliyle sızdırılarak, yaygınlaştırıldı, iktidarın düşünme ve davranış biçimleri […]

ROTA: Nisan buluşması ve baskın seçimler

Ancak kurucu bir irade yüklenilirse ve gündelik mücadelelerin önünü aydınlatacak-yolunu kaybetmesini engelleyecek bir umut ışığı yakılabilirse sonuç alınabilir. Umut ışığı, kazanımların anayasal güvenceye kavuşacağı bir demokratik anayasa ve bu anayasanın omurgası olacağı demokratik bir cumhuriyettir.   Kaotik bir ortamda sarsılan Türkiye’de siyasal gündem sürekli ve hızla değişiyor. 22 Nisan’daki Özgürlük Buluşması’na hazırlanırken, adeta baskın yapılarak seçimlerin 24 Haziran’da yapılacağı açıklandı. Aldıkları karar, iktidarın içerisinde bulunduğu açmazın göstergesi olmasının yanı sıra “gizli” bir planı olduğunu da gösteriyor. Tutup tutmayacağını kısa sürede göreceğiz, ama elbette halk güçleri de kendi tutumlarıyla sürecin akışında etkili olacaklar. Önümüze koyduğumuz işler ise, işleyen süreç seçim gündemine hapsedilemeyecek kadar önemli. Bu bakımdan, kurultay vesilesiyle öne çıkan ve sadece seçim tartışmalarına hapsedilemeyecek görevlerimizi ısrarla vurgulamak ve hayata geçirmek gerekiyor. Elbette, biliyoruz, seçim gündemi şimdi sahnenin önünde. Ve sıradan değil belirleyici bir seçimle yüzleşeceğiz. Ama yine de, bizzat seçim sürecinin yarattığı olanakları ve onun özel gündemini neden halk güçlerinin kendi gündemlerine hizmet edecek bir özel tarzda kullanmayalım? Sadece seçim hesabı mı? Muhtemelen siyasi tarihin en gergin zamanları arasında sayılacak bir özel dönem bizleri bekliyor. Ancak, önümüzdeki günlerde şimdikinden daha da yükselecek olan kaotik gerginliğin solun zaten pek de olmayan soğukkanlılığını yok etmesini engellemeliyiz. Doğması muhtemel olan ve sağa ya da sola sıçrama biçiminde kendisini gösterecek her türden panikçi tutumun önünü kesmenin en iyi yolu, yapılması gerekenleri yapmaktan geçiyor. Seyirci ya da yorumcu-siyasal trafik polisliği konumlarının konformist “doğrucu Davut” rolü yerine, baskın biçiminde dayatılan seçim koşullarının içinde nasıl yol alınabileceğine odaklanmak gerekiyor. Ancak, hemen yaşadığımız şu 2-3 gün bile gösteriyor ki, seçim hesapları büyük oranda günü kurtarma amacı üzerinden yapılıyor. Seçimler süreci, aslında tümüyle destek olabilecekken, çoğunlukla toplumsal dinamiklerin kalıcı ihtiyaçlarını dillendirmekten imtina eden bir şekilde yaşanıyor. Tüm hesaplar seçim sonuçlarına endeksli olunca da, sandıktan çıkan sonuçlar fazladan umutlanma ya da hızla moral bozukluğu ve çökkünlük yaratıyor. Üstelik şimdi baskın misali […]

Kolektif kültürel üretimin olanakları

Bir iktidarın en başarılı yönetim tarzı kendi dışında her şeyi yasaklaması değil, mevcut düzene alternatif bir yaşamın imkânsız olduğu görüşünü hâkim kılmaktır. Eğer mevcut yaşamdan başka bir şeyi düşünemiyorsak, bir şeyleri istemek ve inşa etmek de mümkün değil. Geriye belirlenmiş bir çerçevede “reformlar”la, “sosyal mühendislik”le sistemin hatalarını düzeltip biraz daha iyi bir durumu ortaya çıkarmaktan başka bir şey kalmaz. Böyle bir durumda siyaset, yaygın bir görüşe göre, “mümkün olanın sanatı” olabilir. Fakat, devrimci bir siyaset “mümkün olanın sanatı” değil, “imkansızı mümkün kılmanın sanatı”dır. Devrimci siyasete düşen, bu tür saldırılara karşı toplumsal ve bireysel hayal gücünü güçlendirmektir. Statükocu görüş Tarihsel anlamda yaklaşık 1815’ten 1848’e kadar Avrupa’da hâkim olan siyasal ve kültürel “restorasyon”un en önemli “mimarları”dan biri olan Avusturya şansölyesi Metternich iktidarların statükocu kültür anlayışlarını çok net bir şekilde ifade etmişti: Halk toplanmasın, aksine dağılsın/eğlensin (zerstreuen her iki anlama da geliyor). Halkın “kontrolsüz” toplanması, bir araya gelmesi ve kolektif bir şekilde ilişkilenmesi özü itibariyle iktidar için büyük bir tehlikedir. Eğer toplanacaksa, “kontrollü eğlenme” alanlarında toplanması gerekir. Bugün bu türde bir kontrol genel olarak “kültür endüstrisi” aracılığıyla sağlanıyor. İnsanların kültür ve sanata dair algıları belli biçimlere sokuluyor, kültürel üretim ve “tüketim” birbirinden ayrılıyor. Geriye bireylerin sadece yabancılaşmış bir estetik anlayışı kalıyor. Karşı kültürün alanları Karşı kültür tam da bu noktada kültür endüstrisinin genelleşmiş, metalaşmış, uyuşan ve isyankâr talepleri ve öfkeyi “kontrollü” mecralara yönelten etkisine karşın özgürlük alanları yaratmalıdır. Sermaye henüz metalaşmamış bütün kamusal alanları meta haline dönüştürmeye çabalamakta. Bugünün “toplanma alanları”nın çoğu özel mülkiyet ya da kâr amacıyla kullanılan mekânlar. AVM’den tutun da meydanlara, sokaklara kadar… Tüketim baskısı olmadan sosyalleşebilecek, kollektifleşebilecek alanlar gitgide azalmaktadır. Elbette sermaye gündelik hayatımızın her santimini, her dakikasını şekillendirmeye çalışıyorsa olsa da bu konuda hiçbir zaman yüzde yüz başarılı olamıyor. Arada kalan alanlardan, sermayenin ulaşmadığı mevkilerden başlayarak gündelik hayatı antikapitalist bir perspektifle örgütlemek mümkün. Kolektif kültürel üretime doğru Her […]

Yeni “emek sömürü” politikaları

Bir yanda emek gücümüzü sömürme adına haklarımızı tırpanlayan yasalar, diğer yandan sesimizi kısmaya ve sokaklardan elimizi çekmeye dönük sindirme politikaları… Sosyal ve ekonomik politikaların emeğimize ve bedenimize dönük saldırıları yetmezmiş gibi, alevlenen şovenist ve militarist ortam da kadınlara sadece “şiddet” olarak geri dönüyor. Dünya çapında sürekli yayılan ve büyüyen çoklu kriz ortamı ataerkil politikaları tetiklerken, ulus devletler aracılığıyla kadın bedenine ve emeğine dönük geniş çaplı bir saldırı politikası yürütülüyor. Kadının kimliğine, cinselliğine, benliğine yönelik saldırılar sürerken, kadın emeğini sömürü politikaları günden güne daha da ustalıkla devreye sokuluyor. Özel istihdam büroları 2012 ‘deki Ulusal İstihdam Stratejisi belgesine göre kadınlar “özel politika” gerektiren gruplar arasına alınmıştı. Tabi ki bu doğrultuda çözümler aranırken kadınlar için çok “özel” yöntemler geliştirildi! Özel eğilim sonrası kadın istihdamını güçlendirme noktasında bulunan çözümler; uzaktan çalışma, çağrıya bağlı kısmi ve güvencesiz çalışma, ücret kısıtlaması, yarı zamanlı ve esnek çalışma koşulları… Elbette bu uygulamalar kadın emeğinin çifte sömürüsünün katlanmasından başka bir amaca hizmet etmedi. Kadın istihdamının güçlendirilmesinin aksine işverenle mümkün mertebe iletişimi kesen, işverenin sorumluluğunu en aza indiren “Özel İstihdam Büroları ve Kiralık İşçilik Sözleşmesi” ile kısmi zamanlı ve güvencesiz çalışmanın önü açıldı. Memura yarı zamanlı çalışma hakkının yürürlüğe geçmesi ile kazanılan “doğum izninin” kaldırılmasına ve daha tekinsiz bir iş hayatının kadınları kıskaca almasına zemin hazırlanmış oldu. Kadın istihdamındaki gerçekler Bu büroların; muhatap bulamama, hakkını arayamama, iki işte birden çalışma, bir alanda uzmanlaşamama gibi gerçeklikleriyle emek sömürüsünü tırmandırmak amaçlı olduğu çok açık… Nitekim 2017 işçi verilerine bakıldığında kadınlar açısından gelinen tablo hiç iç açıcı değil. Genel tablo içinde kayıtlı kadın işçi oranı sadece  %29. Kayıtsız çalışma oranı daha yüksek. Kadınlar erkeklerden eğitimli olmalarına rağmen daha düşük işlerde ve erkeklerden daha düşük maaşla çalışıyorlar. Esnek ve güvencesiz çalışma oranı kadınlarda daha fazla. Kreş imkânı çok az bunun yerine kısmi zamanlı çalışma devrede. Tam olarak toplumsal cinsiyet eşitsizliğine bağlı gelişen ve kadının […]

Erkekliğin ceza budalalığı: Hadım

Görünen acımasız gerçekler, perde arkasının vahametinden izler taşıyor. “Yıl olmuş 2018, hâlâ…” derler ya… Kadının konumu, acımasız gerçeklerde de perde arkasında da “hâlâ…” aynı. “Hâlâ her gün kadınlar öldürülüyor, yüzlerce kadın da tecavüze uğruyor” ama buna kimse şaşırmıyor. İlla “enteresan” bir cinayet ya da tecavüz şekli olacak ki haber değeri görebilsin. 2017 ve 2018 yılında yaşanan tecavüz ve cinayet olaylarına baktığımızda: 2017’de 409 kadın cinayeti, 332 cinsel şiddet ve 387 çocuk istismarı vakası; 2018’de 100 kadın cinayet, 84 cinsel şiddet ve 300+ çocuk istismarı vakasıyla karşılaşıyoruz. Peki, tüm bu suçların cezasının ne olması gerektiğinden önce sebeplerinin neler olabileceği üzerinde biraz düşünmeye ne dersiniz? İndirim safsataları Bu sayıların arka planında, özellikle tecavüz davalarında yargının gösterdiği trajik tavrın katkılarını görmezden gelemeyiz.  Toplumsal vicdan bütünlüğüne çelme takan, tecavüzcüleri alkışlayan yüzlerce karardan bahsediyoruz. “Yarım kaldı, eski sevgilisiydi, takım elbise giydi, erken boşaldı…” “Cilve yaptı, bağırmadı, bakire değildi…”. Bu ironik zırvalıklar; tecavüz duruşmalarında sanıkların tahliyesinin veya cezalarının hafifletilmesinin gerekçeleri. Bu “adalete” paralel bir şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığının “fetvaları” da cinsel istismarı koruyucu ve hatta teşvik edici nitelikteyken neden suçluyu derin psikolojik analizlerde ya da pantolonların içerisinde arıyoruz? Suçluyu teşvik et cezasını hadım say Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda, hükümlü faillere uygulanması öngörülen hadım, çeşitli kimyasal ilaçların kullanımıyla testosteron hormonunun azaltılmasını sağlıyor. Amerika, Almanya, Fransa, Norveç, İngiltere, Kanada, Hindistan, Endonezya gibi birçok ülkede uygulanıyor. Dünyada tecavüz oranının en yüksek olduğu ülkeler de yine bu ülkeler. Yani tecavüz suçlularına yönelik hadım cezasının uygulanması, dünya genelinde tecavüz oranında en yüksek skorlara sahip olmanın önüne geçememiş görünüyor. Devletin tecavüze çanak tuttuğu gerçeği varken hadım cezasının arka planında neler var? Çocukların tecavüze uğramasının yol açtığı toplumsal infiallerin; linç, intikamcılık ve bireyselcilik duygularıyla pasifize edilmek istenmesi; penisin, erk devlet ve toplum tarafından gerçekten de bir iktidar, güç ispatı olarak görülmesi; tecavüz suçunu, önlenemeyen hormon seviyesi olarak görüp meşrulaştırmaya çalışmaları gibi çeşitli nedenler […]

Devrimci Kadronun Kişilik Çatışması

Hareket halinde olan her organizma diyalektik yasalarının öngördüğü gibi biriktirme ve yadsıma süreçleri ile karşılaşır. Çeşitli toplumsal dinamikler içerisinde kendisini var etmiş olan örgütsel mekanizmalar aynı şekilde o dinamiğin tarihsel engelleri ile cebelleşirken diğer yandan hareketin öncülerinin zorlanmaları ile durmadan geriye çekilirler. Engeller, zorlanmalar veya tıkanıklıklar gelişimin en doğal süreçleri olmakla beraber, değişimin ne yönde ve kimin lehine akmakta olduğu mekanizmaların ömrü için belirleyicidir. Yeniyi inşa etmek Gezi güçlerinin yarattığı yeni toplumun özgürlük alanlarını, aynı neşe ve cesaretle keşfetmek, bir dönemin aşılması gereken eşiğini ifade etmekteydi. Keşfetme eşiği, paradigmasal devrimci yenilenmecilik ve zenginlik olmaksızın aşılamazdı. Son kertede düşünce ile kurucu iradenin buluşması, renksiz olan paradigmanın toplumsal yaşamın farklı alanlarında ve renkli örgütsel mekanizmalarda çiçek açmasını sağladı. Geldiğimiz noktada devrimci kadro kişiliği bir önceki dönemin kapılarını aralamış olan ‘yenileri’ içererek aşma sorunu ile karşı karşıyadır. Bin bir emek ve çaba ile zorlanarak bulmuş olduğumuz tüm yeniler çekici, renkli ve canlı olma özelliklerini geçmişte bırakmak zorundadır. Sadece bağımlılık yaratmış olan düşünce ve davranış biçimlerinin aşılması yetmez. Geçmişte yadsınmış olan mekanizmanın ve metodun yeniden yadsınması ile devrimin güncelliği yakalanabilir. Hedef doğrultusunda güncel ihtiyaçları yenilemek ve eski kalıpları sürekli yıkıp yeniden inşa etmek Leninizm’in bize öğrettiği yöntemlerden bir tanesidir. Tarihsel-stratejik kişilik Tarihsel-stratejik kişilik, özgürlükçü yaşam alanını inşa etmeye çalışırken, kendisinin öznel gerçekliği eğer taktik kişilikte ya da toplumsal dinamiğin (Alevilerin, kadınların, gençlerin…) tarihsel zaaflarını aşmada somut bir nesnelliğe kavuşmuyor ise devrimci değildir. Tıpkı kısa erimli günlük planlamaların somut bir hedefe hizmet etmediği süreçlerde olduğu gibi. Her taktik kendisine ulaşma süreci içerisinde bir stratejik hedeftir. Bizler için güncel olarak, halkın taleplerinin siyasallaşmış ifadesi olan Demokratik Cumhuriyet, kadro bilincinde somut hedef olarak kendini sürekli korumadığı müddetçe, her gün yapılmakta olan onlarca iş anlam yitimine uğrayacaktır. Güncel olanın tarihsel olanla bağlantısını kendi karakterine yansıtmış olan kişilik değerleri, inancı ve enerjisi sürekli güncel, neşeli ve dipdiridir. Yık, Kur, […]

Devrimin ritmini belirleme cüretini gösterelim

“Özgürlük, salon ışıkları altında şatafatla kazanılmayacaktır.” Ancak zifiri karanlığın içinde ya da sisli ortamlarda yürümeye cüret edenler özgürlüğü keşfedebilir. Başdöndürücü hızda akan olayların içinde, şiddet ve belirsizliklerin kuşatması altında sürekli sarsılıp zorlanan toplumsal dokuda başlayan çözülmeler yaygınlaşıyor. Kendini ayakta tutmak adına her an şiddeti arttırmak zorunda kalan iktidar, rüşvet, yolsuzluk, istismar ve çatışmanın önünü açıyor. Korku ve güvensizliğin hakim olduğu bir ortam yaratılıyor. Toplumu bir arada tutan alışılagelen değerleri ortadan kaldırmaya çalışan iktidar, kendi meşruiyetini kendi değerleri üzerinden yeniden tesis etmeye çalışıyor ama bir türlü topluma hakim olamıyor. Bütün bu saldırıların ve belirsizliklerin yarattığı çürüme devam ediyor, ama sistemin toplumu içerme gücü de gittikçe azalıyor. Nesnel ortam, salt egemenlerin cephesinden değil, aynı zamanda toplumsal hareketlerin kısmi ve kendiliğinden çıkışlarından doğru da belirleniyor. Fakat devrimin ritmi-nesnel ortamda henüz zayıf, henüz toplumsal hareketlerin ağırlığı belirleyici değil. Statükocu tarz Kadrolar, kendi dönüşüm hızını ve hareketliliğini sürecin akış hızına uygun şekilde artırmakta zorlanıyor. Belirsizliğin yoğunlaşması karşısında, bir denge hali arama ya da varolan pozisyonun içine konumlanma konformizmine teslim olma yaşanabiliniyor. İçinden geçtiğimiz özel günlerde, belirli bir anda ya da pozisyonda durmakla yetinmek, yapılan işlerde sonuç almanın önündeki engeldir. Fırtınalı ve dalgalı bir denizde, sadece gemiyi denizin üzerinde tutmak yetmez. Aynı zamanda geminin en az zararla limana ulaşmasını sağlamak gerekir. Çünkü fırtınanın ne zaman dineceği ve geminin hangi zorluluklara ne kadar dayanabileceğini bilemeyiz. Belirsizlikten kaçmak ve kolay yoldan denge arayışına girmek yerine, kendi iç motivasyonunu ve konumlanışını sürekli yenileyen nesnel durumlara uyarlayan hareketli bir kişiliğe girmek esastır. Darbe vururken darbe yemekten de korkmayan hesaplı ve dengeli bir militan tarzı, hem kendi kişiliğinde inşa eden hem de bulunduğu zemini buna uygun organize edebilen kadrolar belirsizliğin içinden yeni zenginliklerle çıkış yapar. Hassasiyet Hassasiyet, devrimci mücadelede bir kelime olmanın ötesinde, içinde aynı anda birçok değişkeni barındıran bir davranış pratiğidir. Biçimcilikten çıkma, ince düşünme, sürekli değişen faktörleri hesaplayıp uygun […]

ROTA: 8 Mart’ın Ardından: Siyasetin Özneleri ve Toplumsal Dinamikler

Türkiye’nin dört bir yanından gelen 8 Mart görüntüleri yüksek derecede umut vadediyor. Bu kadar bulanık bir siyasi iklimde, toplumsal muhalefetin hemen bastırıldığı bir konjonktürde böyle güçlü bir mesaj verebilmek olağanüstü önem taşıyor. Kadın hareketi verdiği güçlü mesaj ile diğer toplumsal dinamiklerin de önünü açmış oluyor. Açılım ve çıkış yapma fırsatı arayan her toplumsal muhalefet dinamiğinin, 2018 8 Mart atmosferinden cesaretlenip hamle atması beklenir. Fakat 8 Mart, solun kimi kesimlerince “başka” bir açıdan tartışılıyor. Elbette, bu yeni bir tartışma değil. Uzun bir süredir solun bir kesimi kadın hareketi ve başka diğer toplumsal dinamikleri bugüne değin kendi dışında bir dinamik olarak görüyordu ve anlaşılan o ki hala öyle görmeye devam ediyor. Onlara göre “devrimciler”, “sınıf siyaseti”, “işçiler” ve “emekçiler” bir yerde; kadınlar, LGBT+ bireyler, Aleviler, Kürtler, ekolojistler ve daha başka toplumsal hareketler başka bir yerde duruyor. Sınıf ve çeşitli toplumsal hareketler arasında içsel değil, sadece dışsal bir ilişki kuruluyor. “Evet, o da önemli, kadınların talepleri de önemli” vb. gibi söylemlerle güncel toplumsal hareketler göz ardı ediliyor. Söz konusu olan politik duruş felsefi terimlerle şöyle ifade edilir: Bütün bu hareketler ve kimlikler tikeldir, asıl ulaşılması gereken evrenseldir ve evrensel olan komünist öznedir. Bu anlayış evrenselliği yanlış ve diyalektik olmayan bir şekilde kavrıyor. Hegel ve Marx’ta evrenselliğe ulaşma, onu bütün tikellerden soyutlayarak, tikelliği inkâr ederek gerçekleşmiyor. Tikele inerek, oradan daha zengin ve somut bir evrenselliğe geçmek, doğru olan diyalektik harekettir. Bugünkü Türkiye toplumuna bakarak bunun ne anlama geldiğini şöyle açıklayabiliriz: Komünist özneyi; çeşitli toplumsal öznelerden (kadın, LGBT, Alevi, Kürt, vb.) soyutlayarak, ya da bu öznelere üstten ve dayatmacı bir tarzla yaklaşarak değil, toplumsal öznelerin özgün talepleri ve dinamiğini kavrayıp, o özgünlükten yola çıkarak inşa etmemiz gerekir. Gece yürüyüşüne ve “feminizm”e yöneltilen “eleştiriler”e dönersek… Alışıldığı üzere, gece yürüyüşlerinin apolitik, liberal, “içi boşaltılmış” yürüyüşler oldukları ve “düzene” karşı olmadıkları söyleniyor. 8 Mart’ın “aslında” dünya kadınlar günü […]

Feminizm ve eylem birliktelikleri

Söz konusu “örgütlenme pratiklerimiz olunca” Türkiye’de kadın hareketinin en azından yakın tarihine bir göz atmak elzem duruyor. Üstelik bu yakın tarih, kadın mücadelesine çokça olumlu ve/veya olumsuz etkiler bırakmışsa ya da bu etkilerin derinlemesine analizleri bugünü anlamak ve yarını örgütleyebilmek…

AKP -Ergenekon “balayı” nereye kadar?

“Askeri vesayeti” kaldırma saikiyle yola çıkan AKP ile “dinci-gerici” hareketlere karşı “laikliğin” yılmaz bekçisi Ergenekon kliği arasındaki “balayı” hali gözleri yaşartıyor. Milletin ve devletin bekası için bir araya gelen bu güçlerin birbirleriyle olan ilişkileri, dışarıya düşman çatlatan izlenimi verse de oldukça kırılgan bir zeminde “ilerliyor”. AKP-Ergenekon’un ABD “karşıtlığı” AKP-Ergenekon ilişkisi, AKP’nin iktidara geldiği 2002’den itibaren sürekli gerilimli olmuş ve bu gerilim 2007’deki e-muhtıra ile çatışmaya varmıştı. 2007 seçimlerinden AKP’nin galip çıkmasının ardından Ergenekon ve Balyoz davaları ile Ergenekon kliği siyaset sahnesinden düşürülmemiş, fakat arka plana itilmişti. 17-25 Aralık ile tekrardan sahneye dönüş yapan Ergenekon kliği, baş rollerden birini kapmıştı. Rolü kapan Ergenekon kliği, “laikliğin kalesi” apoletinin yerine ABD “karşıtlığını” öne çıkardı. Bu ABD “karşıtlığı”, AKP ile Ordu/Ergenekon arasındaki önemli “ittifak” noktalarından biri. Fakat iki tarafın bu karşıtlıktan almak istedikleri muratları farklı. AKP, bir yandan ABD karşıtlığı ile “dindar” kitlelerini konsolide ederek giderek daralan zeminini korumaya çalışıyor, diğer yandan ABD’den “domuzdan ne kadar kıl kaparsam kârdır” diyerek tavizler koparmayı hedefliyor. Ergenekon kliği ise bu karşıtlıktan kitle desteği edinerek hem ordudaki NATO yanlısı kliği ekarte edip Ergenekon-Balyoz davalarının rövanşını almayı ve orduda hâkimiyetini sağlamayı, hem de iktidarda AKP’ye karşı güç kazanmayı amaçlıyor. Ergenekon’un “ekonomisi” Bununla birlikte Ergenekoncular neo-liberalizmin gerekliliklerine uyum sağlamaya yönelmiş durumda. Sermayenin devlet fideliğinde büyüdüğü, “devlet sınıflarının” sermayeyi haraca tuttuğu eski günlerin geride kaldığını gören Ergenekoncular, ekonomide Putinarşi (Putin+oligarşi) modeline sıcak bakmaktalar. Bu modele göre ekonomideki kritik sektörlere (enerji, telekomünikasyon, petrol, finans) bir kısmı (en fazla yüzde 49’ı) özelleştirilmiş devlet şirketleri hâkim ve bu şirketlerde kamu yararı değil kâr gözetilmekte. Sermayeye ise, eski günlerdeki gibi sınırlı desteğin tam aksine, ülke içinde ve dışında yayılım sağlaması için her türlü askeri ve siyasi destek de sağlanmakta. Ve sermayenin bu yayılımdan kopardıklarının bir kısmı da haraç olarak “devlet sınıflarına” dönüyor. Fay hatları Fakat kapitalizmin yapısal krizi içinde debelenen sermayenin ne bu haraca ne […]