Yazmalar

Ursula Le Guin’e Davet Var!

Yeryüzünün tüm uzuvlarına kök salmış bir çınardan söz edeceğim size. Hakkında ne söylesem eksik ya da yarım kalacak; çok yönlü ve çok kimlikli bir yazardan, yeryüzünde milyonlarca kadının yüreğine, ruhuna, hayallerine değip dokunmuş, zihninde iz bırakmış, gönüllere taht kurmuş bir…

Devlet Politikası Olarak Cinsiyetçilik

1990 yılında kurulan kadın ve aileden sorumlu devlet bakanlığı 2011 yılında kapatılarak yerine aile ve sosyal politikalar bakanlığı kuruldu.  Bakanlığın isminden kadın ibaresinin kaldırılması ve kadın erkek eşitliğini sağlamakla görevli mekanizmanın ortadan kaldırılması, kadının birey olarak değil ailenin bir unsuru…

Çocuklar İçin Harekete Geçelim

Erkek egemenliği, hertürlü şiddeti yeniden üretiyor. Yukarıdan aşağıya, siyasilerin söylemleriyle, uygulanan kadın ve çocuk düşmanı politikalarla, medya ve eğitim sistemiyle sürekli daha da kastlaşmış şekilde yeniden üretilen bir erkek egemen sistemle karşı karşıyayız.  Erkeklik güç, şiddet, savaş, cinsel saldırganlık ile özdeşleştiriliyor.   Böyle bir sistem üzerine kurulan patriarkal…

En Yakıcı İhtiyaç; Demokratik Anayasa

31 Mart seçimlerini geride bırakırken, seçim sonuçları kesinlik kazanamamış olsa bile Cumhur İttifakının birçok ilde geriletildiği ve dolayısıyla bir restorasyon süreci ihtimalinin daha da öne çıktığı günlerden geçiyoruz. AKP/Erdoğan hükümetinin geriletildiği bu süreç bizi, restorasyon ihtimalinin aldatıcı “demokratik” söylemlerinin arkasına sıralayabilir. Ama bir ihtimal daha var; Türkiye sosyalist solu, demokratları ve HDP’nin öncülüğünde oluşacak bir kurucu özne/cephe, Erdoğan’ı gerileten halk iradesini demokrasiye giden sürecin gerçek öznesi olarak mobilize de edebilir. Seçimlerin bizlere ikinci seçenek için bir kapı araladığının farkında ve bilincinde hareket etmeliyiz. Tam da şimdi, yeniden, halk güçlerinin el koyulan haklarının geri alınıp korunması ve yenilerinin kazanılması için en geniş zeminde kapsayıcı ama aynı zamanda cüretli bir hedefe kenetlenmeliyiz. Demokratik Anayasa nedir nasıl olmalıdır? Evet, ortada bir devrim süreci yok, kazanan adaylar ve partiler düşünüldüğünde; bundan sonrası için halkçı demokratik yerel yönetimler (belediyeler, muhtarlıklar) olacağının bir garantisi de yok. Aksine, uzunca bir süredir korkakça var olan restorasyon sürecinin baskın bir gidişatı var. Fakat tam da bu yüzden aynı oranda yüklenilmesi gereken bir devrimci seçenek yaratma ihtiyacı var. Seçimlerle açığa çıkan güçlü, demokratik, özgürlükçü, halkçı bir irade var. İşte tüm mesele bu iradeye kimin sahip çıkacağı ve bu gücü kimin mobilize edeceği meselesidir. Şimdi, sistemin verili sınırlarını aşmayı hedefleyen devrimci gerçekçiliği öne çıkarmanın tam zamanıdır. Tam da bu yüzden, Demokratik Anayasa tartışmaları için hiç de erken değildir. Demokratik Anayasa, Demokratik Cumhuriyet rejiminin ana omurgasını oluşturacak ve onu bağlayıcı kılacak bir toplumsal sözleşmedir. Geldiğimiz noktada, darbe ürünü olan ve özgürlükleri kısıtlayan, tümüyle merkeziyetçi ve hatta mutlakıyetçi diyebileceğimiz bir devlet rejimini yani Başkanlık Rejimi’ni koruyucu yönde değiştirilen eski 1982 anayasasıyla yola devam etmek mümkün değildir. Dolayısıyla bu anayasanın ortadan kaldırılması elzemdir. Bunun için de yukarıda bahsettiğimiz devrimci öznenin Kurucu Meclisi örgütleyerek yeni ve demokratik bir anayasa hazırlığına girişmesi gerekmektedir. Demokratik anayasanın genel içeriği 1. Devletin idari yapısı despotik merkeziyetçi yapıdan sıyrılmalı, halkın […]

Yerel seçimler ve sonrası

Halkın gücü despotun dengesini bozdu. O, evet, 2010 referandumundan itibaren sürekli güç kazanıyordu. 2016’da yapmayı başardığı Anayasa değişikliği ve hileyle de olsa kazandığı 24 Haziran seçimi ise, isteyip fiilen de uyguladığı yetkilerin çoğuna ulaşmasıyla sonuçlanmıştı. O, her seferinde bir biçimde “Atı alıp Üsküdar’ı” geçiyordu. Eski rejim çöpe atılmış, yerine oligarşik ve totaliter nitelikleri daha da koyulaştırılmış ve zirvesine eskinin ordu kurumu yerine günümüzün despotunun yerleştiği yeni bir rejim inşa edilmeye başlamıştı. Her türlü yasal denetimden muaf tutulan despot, ülkeyi çiftliğiymiş gibi keyfince yönetiyordu. Ama, aynı zamanda, ilk bakışta görülmese de, sürekli sorun yaratarak huzursuzluk veren başka bir gerçeklik daha vardı. Kürt hareketinin “Barış süreci” dönemindeki tutumu ve şovenizmin azalan etkisinin oluşturduğu özel ortamda aniden patlayan Gezi ayaklanması, despotun kapasite ve güç yetmezliğini yaratıp açığa çıkartmıştı. Halkın yarısı despotu reddediyor ve bu durum yüksek gerilimle yüklü bir toplumsal meşruiyet sorunu yaratıyordu. Üstelik, despot, etrafını saran kaotik ortamı yönetmekte ve sürekli güç kazanarak kendisini zorlayan gerilimlerle baş etmekte yetersizlik gösteriyor, sorunları çözemeyip erteliyordu. Biriken sorunların yarattığı açıklar ve zaaflar da, hileler ve komplolarla, yetmediği zaman devlet şiddetini sürekli artan oranda kullanarak kapatılmaya çalışılıyordu. Hile, komplo ve şiddet ise, ilk anda bir nefes aldırsa da, son tahlilde çözüm olmuyor, olamıyordu. Meşruiyet sorunu, üstü ne kadar örtülürse o kadar ağırlaşıyor ve oluşturduğu dip dalgalarıyla Saray’ın zeminini sarsıyordu. Çözülemeyen sorunlar da biriktikçe Saray’ı dibe çeken bir özel güç alanı oluşturuyordu. Despotun, ırkçı şovenizm ve Erdoğanist İslam’ın iç içe geçmesiyle oluşan özel “asabiyet” alanında, yani yeni rejimin “ruhunda” çözülüp seyrelme başlamıştı. Sürekli derinleştirilen neoliberal soygun politikaları, oluşturduğu yoksullukla halkın meşru tepkilerini körüklüyor, kışkırtılan erkek zorbalığı kadın isyanını tetikliyor, ırkçı şovenizm despotun Kürt halkı içindeki etki alanını zayıflatıyor, Erdoğanist İslam’ın kışkırttığı katliam tehlikesine karşı Alevi inancına sahip olan milyonlarca yurttaşta direnme eğilimi güçleniyordu. Üstelik, bu zorlamalar, ağır bir ekonomik kriz ve bölge politikalarındaki tıkanma koşullarında yaşanıyordu. 15 […]

Bir koltukta iki karpuz: F-35 ve S-400

Öyle bir zaman ki yurttaşların hayatı açlık sınırının altına itilirken, ülkenin gündemi dönüp dolanıp silaha bağlanıyor. Aynı zaman içinde bir yanda patates krizi yaşanırken, diğer yanda F-35 ve S-400 krizi çıkıyor. Biz pazarda patatesin, biberin tane hesabını yaparken, Erdoğan diyor ki: “Domates, patlıcan, sivri biber’ diyorlar. Düşünün, bir merminin fiyatı nedir?” Peki o zaman, geçim derdini ve seçim derdini bir anlığına unutalım ve bu silah meselesi neymiş bakalım? Her şey silah için… Türkiye devleti ve sermayesi, bölgesel etkinliğini geliştiriyor. Bölgede başa güreşmekse güce bakıyor. Gücü belirleyen önemli faktörse kimin hangi silaha sahip olduğu… Türkiye devleti kendi toprakları dışında operasyonlar yapan, başka ülke topraklarında işgale girişen bir konuma yerleşiyor. 2019 bütçesinde, savunma ve güvenlik kurumlarına (MSB, Jandarma, Polis ve MİT gibi) ayrılan pay yüzde 21,5 artarak 102,8 milyar lira oluyor. Milli Savunma Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Savunma Sanayi Başkanlığı silahlanma ve yerli savaş sanayinin geliştirilmesi konusunda özel bir yönelim içinde… Özellikle hükümete yakın sermaye gruplarından BMC, Baykar, Katmerciler, Kalkavanlar, Kale Grup gibileri ve SSB / TSK ortaklıklı Aselsan, Havelsan, Roketsan, TUSAŞ gibi şirketler, Altay tankı, Atak helikopteri, -yerli uçak gemisi de denilen- Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi, Cruise/seyir füzesi, Silahlı İHA yapımı ve geliştirmesi projelerinde sınırsız teşvik görüyor. Ayrıca, 2014-2018 yılları arasında Türkiye silah ihracatında yüzde 170 artışla, başı çeken ABD, Rusya, Fransa, Almanya ve Çin gibi ülkelerin ardından 14’üncü sırada yer aldı. 2018’de Türkiye silah/savunma sanayisi kârını yüzde 24 artırdı. Sadece Mart 2019’da gerçekleşen silah sanayi ihracatı geçen yılın aynı ayına göre yüzde 95,5 artarak 289 milyon 224 bin dolara ulaştı. En önemli ihracat 106 milyon 733 bin dolarla Katar’a oldu. F-35 ve S-400 ikisi bir arada?! Türkiye 5. nesil savaş uçaklarıyla hava filosunu yenilemeyi planlıyor. Bu kapsamda 116 adet F-35 sipariş etmiş ve toplamda 25 milyar dolar ödeme taahhüdü vermişti. 2002’den bu yana F-35 üretim projesi içinde yer alıyor […]

Güç, yaratıcılık ve neşe

Tevazu ve hafiflik ya da daha geniş anlamıyla sadelik, kendisine güvenen güçlü kişilerin yaşamla ilişkilenme biçimidir çoğunlukla. Öyle bir sadelik ki, sırf var oluşuyla bile etrafına güç ve sevinç yayar! Öyle ya, hepimiz biliriz, hayat kendisini taşıyanı ezen ağır bir yük gibi yaşanabilir, ama herkes bir an olsun hafifleyip kuş gibi öylesine süzüldüğünü hissetmiştir değil mi; peki, o hafiflik neden daha fazla sürmesin? İşte, “yapıp-başarmayı” sürekli genişleyen bir yeniden üretim süreci içinde kalıcılaştırarak gerçekleştirebilen ve dolayısıyla yaşamla mümkün olan en geniş alanda, en derininde ve en yükseklerinde ilişkilenen birey, yılların akışı içinde “hayat” tarafından doğal bir hafiflikle ödüllendirilecek, neşe ve sevinç içinde yaşayacaktır. Ne ki, kapitalizme geç ve çarpık girmenin bireyselleşme sürecini dumura uğratıp biçimsizleştirdiği ülkemiz gerçekliğinde, “güçlü” olmak oldukça zor; insanlar hayatlarını onun genişlik, derinlik ya da yükseklik gibi kapasiteleriyle hiç tanışmadan, despotizm tarafından kıstırılıp sıkıştırıldıkları bir köşede korku ve telaş içinde ayakta kalmaya çalışarak geçiriyorlar. Hayat bir “fırsat” değil, ağır bir “yük”; öfke ve hınçla tüketilerek “yaşanıyor!” Bireyselleşme Bireyselleşme süreci, kapitalizmin içinden çıkıp gelir. Kapitalizm, tarihin önceki zamanlarında kendisini aynen tekrar ederek sürüp giden bir toplumsal yaşamın içine sanki sonsuza dek sürecekmiş gibi gömülmüş olarak “toplu” ve “bağımlı” yaşayan insanları, sürekli değişip-dönüşen yeni bir toplumsal yaşama doğru fırlatıp atar. Kapitalizme özgü bu “hareketli” toplumsal yaşam, insanları binlerce yıldır yaşadıkları kırlardan söküp şehirlere sürerek eskinin “koruyan” ama “uyuşturan” bağlarından koparıp “özgürleştirir.” Kırdan gelenleri şehirlerde alışık olmadıkları zor koşullar beklemektedir; eskiden en ilkel haliyle de olsa günlük yaşamın iyi bilinen ritüelleri içinde karşılanan barınma ve beslenme artık aslanın ağzından çekilip alınacaktır, ulaşım ve eğitim gibi yeni ihtiyaçlar oluşurken, şehir yaşamının ürettiği sağlık gibi yeni sorunlarla yüzleşilecektir. Ayakta kalıp yaşayabilmek, artan oranda çabalayıp didinmeyle bilinmezliklerin, belirsizliklerin, zorlukların hatta imkânsızlıkların içinden koparılıp kazanılmaktadır. Bu yeni durum, kır yaşamındaki eski “uyuşukluğun” yerine her düzeyde hareket, sürekli hareket, sonuç alan başarılı hareket anlamına gelir; […]

Yerel seçimlere giderken: Belediyeler bizimdir

Ülkedeki siyasal/toplumsal gidişat üzerine yapılan değerlendirmeler çoğu zaman şu vurgularla başlıyor: Olağanüstü dönemlerde yaşıyoruz, böylesi hiç yaşanmadı. Ülke tarihi içerisindeki kurulagelen toplumsal-siyasal dengeler gerçekten de zorlanıyor. Ve bu dengesizlik halinin tekrar eskisi gibi bir denge durumuna oturması çok zor görünüyor. Yaklaşan yerel seçimlere de bu olağanüstü atmosferde gidiyoruz ve yerel seçimler hiç de “yerel” bir havada gerçekleşmiyor. İktidardaki bloklar tarafından seçimler birer ölüm kalım meselesi olarak görülüyor. Onlar için gerçekten öyle. Burada alabilecekleri bir yenilgi, onlar için ağır bir darbe olacak. Bu yüzden toplumu gerçek bir yerel seçim gündemi ile değil, “beka” gündemi ile kutuplaştırmaya çalışıyorlar. Yüksek siyasetten yerele Gündem yerel seçimlerse, yerel yönetimler ile halk arasındaki ilişkiyi es geçmemek ve halkın gündelik yakıcı sorunlarını tartışmaya açmak başka baharlara bırakılmamalı. Yüksek siyaset arenasında olan bitene sırtımızı dönmeden, yerel seçimler gündeminin de bu yüksek siyasetin yerellerdeki halkın sorunlarıyla doğrudan bağlantısını kurmak açmazlarımızdan kurtulabilmemiz için bir fırsat sunuyor bizlere. Yüksek siyasetin üzerine oturduğu zemin gücünü bir bakıma yereldeki yerleşik iktidar biçimlerinden alıyor. Bu noktayı pas geçmek, statükoya bilinçli ya da bilinçsiz teslim olmak anlamına geliyor. Belediye ve muhtarlık kurumlarına yakın plandan baktığımızda, onların hâkim iktidar biçimlerini üreten birer kurum olduklarını görürüz. Bu iktidar biçimleri sermaye ve devlet yöneticilerinin yukarılarda saltanatlarını sürdürmelerinin yerel garantileridir. Bu yüzden onlar açısından önemlidir. Ancak halk güçleri açısından bakacaksak, bu kurumların günümüzdekinden çok farklı tarihsel anlamları var. Belediyeler şirket değil, müşterektir Belediyelerin bir geçmişi var. Onlar birden ortaya çıkan yönetim biçimleri değildir. En eski yönetim biçim olan halk meclisinin, özellikle orta çağda merkeziyetçi krallık/imparatorluk otoritesine karşı yerelde iktidarlaşmasının ürünü olarak ortaya çıktılar. Onlar halkın kurumsallaşmış yönetim biçimiydiler. Zamanla egemen sınıfların eline geçerek, elimizden alındılar. 1980’lerle birlikte tüm kamusal kurumların dünya çapında dönüşmesiyle, belediyeler, halka hizmet üreten kurumlar olmaktan çıkmaya başladılar. Onlar artık hizmetleri “kâr” elde etmek için “tüketicilere” aktaran birer şirket haline geldiler. Öyle ki, bütçelerinden çalışanlara daha […]

Özgürlüğe doğru kopuş

Sanırım herkes şaşırıyordur; bir dönem komünist siyasal mücadelede bulunmuş hatta ağır bedeller ödemiş bazı insanların, şu ya da bu sebeple siyasal mücadeleyi bıraktıktan sonra hızla sistemle bütünleşmesi ve mücadele içindeyken edindiği neredeyse bütün kazanımlarını terk ederek sistemin sıradan bireylerinden birisine dönüşüvermesi, gerçekten de şaşırtıcı değil mi? Aslında, oldukça basit ama aşılması olağanüstü zor bir sorunla yüzleşmek gerekiyor. Sorun, aktif siyasal mücadele döneminde nedense “ihmal” edilen bir gerçeklikten kaynaklanıyor. Militan, mücadelesini sürdürürken, bizzat kendisinin de bir mücadele alanı olduğunu sanki hiç görmüyor. Dolayısıyla, aktif mücadelenin “gölgelediği” sistem kişiliği, mücadelenin parıltısı ortadan kalkınca çırılçıplak ortaya çıkıveriyor. O, mücadele içindeyken, içinde yetiştiği ama şimdi yıkmaya çalıştığı sistemin toplumu hücrelerine dek sarıp sarmalayarak kendisine uygun bir yapıya soktuğunu ve elbette o toplumun bireylerine/ o arada militanın kendisine de nasıl en ince ayrıntılara dek dağılan “yüklemeler” yaptığını düşünüp çözümlemiyor. Yıkılmaya çalışılan sistem sanki “dışsal” bir “kötülük”, ama devlet denen bir sopa sayesinde halkı korkutarak kendi hükmünü sürdürebiliyor. Dolayısıyla, bir biçimde devlet zorlanıp yıkılırsa bütün sorunlar çözülecek, her yer cennete dönüşecektir! Evet, devletin yıkılması epey zor da, keşke her şey o kadar “kolay” olsaydı! Asıl sorun ondan sonra başlıyor! Tarihin güncelliği Toplum bir Tarihin içinden çıkıp gelir ve yüzeysel bir bakışla sanılacağı gibi Tarih sadece geçip giden bir şey değil, ama aynı zamanda şimdi ve burada da hareket halinde olarak iş gören bir güncel gerçeklik, aktüel bir öznedir. Hem on binlerce yıllık “avcılık-toplayıcılık” döneminden hem de sonrasındaki “medeniyet” döneminden kalma “komünal” ve “medeni” gelenekler sürüp gelerek günümüzde de hükmünü yürütüyor. Güncellik ve Tarih her an/her dönem çarpışır, o çarpışma kırılmalar yaratarak Tarih’i geleceğe doğru fırlatır. Tarih gelecekte de sürüp gider, ama “aynen” değil, yaşadığı “çarpışmanın” kendisine verdiği ivmelerin özgün etkileriyle açılıp saçılarak ve değişip dönüşerek! Tarihin son 500-600 senesinde ortaya çıkıp egemen olan kapitalist egemenlik sistemi, merkezinde olan sermayenin somut-tarihsel hareketinin çıkarları yönünde oluşturduğu toplumsal ve […]

Kriz öğrencileri teğet geçmiyor

Dünyada ve Türkiye´de kendini gösteren ekonomik kriz derinleşerek varlığını sürdürüyor. AKP hükümeti kendi içinde birçok kriz barındırıyor. Bunların en sarsıcı olanı ise ekonomik kriz… Krizin getirisi olan işsizlik ve pahalılığın faturası ise emekçilere, yoksullara ve öğrenci gençliğe kesiliyor. Şirketleşmiş üniversiteler Neoliberal politikalar üniversiteler boyutunda kendinden sıkça bahsettiriyor. Eğitim, hak olmaktan öte sermayedarlar için yeni bir pazar olarak görülüyor. Yemekhaneden kantine, ulaşımdan barınmaya kadar eğitim için her şeyin para demek olduğu bir süreçten geçiyoruz. Yemekhane ve kantin ihalelerinin özel şirketlere verilmesi, üniversitelerin sermayeye nasıl peşkeş çekildiğini gösteriyor. Öte yandan ücretsiz verildiği iddia edilen eğitim artık satın alınabilir durumda. Harçların kaldırıldığı söylense de ikinci öğretim, ek dönem, yaz okulları, formasyon programları adı altında öğrencilerden ücret alınmaya devam ediliyor. Üniversiteler bilim ve akademinin icra edilmesi gereken yerlerken sistemin ve sermayenin çıkarına çalışan birer şirket olarak karşımıza çıkıyor. Sermaye ile iç içe giren ve sıkı bağlar kuran rektörler ise üniversiteyi bir rant alanı olarak kullanıyor. Dört yıl biter mi? Atılan her adımın maddi bir karşılığının olduğu üniversitelerde harçtan barınmaya dek birçok problem olduğu açık. Sosyal devlet tarafından bir hak olarak öğrencilere verilmesi gereken eğitim desteği ise bir ayrıcalığa ve lütfa dönüştürülmüş durumda. Üniversiteliler okulu bitirmeye çalışırken bir yandan da nasıl yaşayabileceğini düşünmek zorunda. Evlerde yaşamını sürdürmek zorunda kalan öğrenciler devlet kredisi/bursu ile kira masraflarını bile karşılayamıyor. Mezun olsa dahi kendi okuduğu bölüm dışında birçok işi yapmak zorunda kalacağını bilen üniversiteliler çözümü iş hayatına atılmakta buluyor. Gelinen aşamada son 5 yıl içerisinde geçim problemi nedeniyle okulu ve işi aynı anda sürdüremeyip okulu bırakmak zorunda kalan öğrenci sayısı 1 milyon 155 bine ulaştı. AKP eğitim politikalarıyla öğrencileri geleceksizliğe sürüklüyor. İş hayatına atılan öğrencilerin problemi burada bitmiyor. Üniversiteliler çalışmaya başladıkları yerlerde güvencesiz koşullarda ucuz iş gücü olarak kullanılıyor. Birçok öğrenci iş güvenliği bulunmayan ortamlarda çalışmak zorunda kalarak iş cinayetine kurban gidiyor. Krizin bedelini kim ödeyecek? AKP/ Erdoğan […]

Millet Bahçeleri ve Millet Kıraathaneleri

Hukuk devleti normlarının, yargının bağımsızlığının, erkler ayrılığının tamamen yok edildiği, başta kadın ve çocuk hakları olmak üzere demokratik kazanımların tırpanlandığı, haklar ve özgürlüklerin kayıtsızca ihlal edildiği, sivil toplum, medya, akademi, sanat-kültürün sindirildiği veya ele geçirildiği, muhaliflerin en hafifinden hizaya çekildiği ya da neyle suçlandıklarını bilmeden aylarca içeride tutuldukları bir siyasi sistemde kamusal alanın çöküşüyle karşı karşıyayız.   Önce parlamenter sisteme ve demokratik kazanımlara el atan otokrasi, şimdi kendi yasaları, yasakları ve düzenlemeleri vasıtasıyla kurduğu yeni rejimde kamusal alanı denetimi altına alıp farklı görüş ve yaşam tarzlarına kapatmakta. Buna karşın, kendi ideolojik kamusal alanını kurmakta; böylece, hem hegemonyasını tahkim etmekte hem de toplum mühendisliği  yoluyla kendi makbul vatandaşlarını inşa etmekte. Cumhuriyet’ten rövanş alacağım derken bizzat Kemalizm’in toplum mühendisliğinden esinlenmesi ise paradoksu ve açmazı. Yeni Türkiye-Hedef 2023 sloganıyla ifade edilen ve Cumhuriyet’in 100. Yılı olan 2023 senesine denk getirilerek Cumhuriyet’ten rövanş alınması programlanan İslamcı-Osmanlıcı tek tipçi yeni bir Türkiye’nin ve yeni bir ulusun inşa süreci içindeyiz. Gidişatı kentsel kamusal alanlar ve gündelik yaşam üzerinden de okumak mümkün.[1]   Betonlaşmış kent projeleri   Kentsel kamusal alanlardaki her türlü etkinlik ve eylemin yasaklandığı; olmadı, şiddet ve baskı kullanılarak engellendiği; ya da, kentsel kamusal alanların ticarileştirilerek / AVMleştirilerek/ camileştirilerek yok edildiği veya Cumartesi Anneleri’ne kapatılan Galatasaray Meydanı’nda olduğu üzere bariyerlerle çitlenip, kolluk güçleri vasıtasıyla askerileştirilerek elimizden alındığı bir düzlemde, farklı, aykırı ya da muhalif olanların kentsel mekandan seslerini duyurabilmeleri artık oldukça zor. Demokrasinin sesine kapatılan kentsel ve kamusal alanlar, şimdilerde iktidarın makbul vatandaşlarını yaratacak sosyal mühendislik projeleriyle yeniden dizayn edilmekte. Yerimiz dar olduğundan bu bağlamda sadece Millet Bahçeleri ve Millet Kıraathaneleri projeleri üzerinden bir okuma yapacağız.   Betonlaşmış kentlerde birer nefes alanı, halkın ailece vakit geçirebileceği birer rekreasyon alanı olarak sunulan Millet Bahçeleri, aslında merkezlerinde yer alan camiler etrafında örülmüş kontrollü ve güdümlü sosyalleşme mekanları olup bunları gerçek anlamda kentsel kamusal alanlar olarak tanımlayabilmek zor. […]

Normalleştirilmeye çalışılan anomali: Toplumsal çürüme

Az buz değil, son beş altı yılda, belki de yüzyılda bir yaşanabilecek denli kritik ve hayati olaylara tanıklık ettik. Fırtınalı bir zaman diliminin coğrafyasında, kimi zaman dört nala hızlanan kimi zaman durup tekrar atağa geçen nabız atışları içerisinde, şok zirveleri ve bilinç yarılmaları eşliğinde, isyanlar, katliamlar, darbeler, krizlerle hemhal olduk. Ve daha nicesi. Ülkeyi adeta zaman eşiğinden atlatan, toplumun tüm nüvelerini sarsarak, olduğu yerden kaldıran, tarihin çağrısına doğru harekete geçiren, o Haziran ikliminin isyan günlerinden belliydi; taşlar artık yerinden oynamıştı ve öyle ya da böyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ne iktidar ne toplum ne de birey aynı yerde kalmayacak, kalamayacaktı. Öyle de oldu. Olağanüstü günler birbirini kovaladı ve olağanüstü olan olağanlaştı. Bir duvar yazısının, öylesine söylenen bir iç sesin, atılan bir twitin, kısık sesle de olsa söyleniveren bir sloganın devleştiği, tahayyül edilenin artık pek de ırak olmadığı, böyle gelmiş böyle gider denilen her bir şeyin değiştirme-dönüştürme isteğiyle ondan ona bulaşabildiği kitlesel bir farkına varma, müdahil olma anı boy vermiş, toplum ve birey olmanın temelleri kolektif bellek ve değerlerle yeniden buluşmuştu. Çıkış planı: Kutuplaştırma O tarihsel zaman çizelgesi üzerinde seyreden siyasal gelişmeler, iktidar güçleri tarafından panikle masaya yatırılmış, tarihsel olarak da iktidarların emniyet sibobu işlevini görmüş olan çatışma, şiddet, korku üzerine kurulu şok politikaları, yönetenler katında bir çıkış planı olarak karar altına alınıp, devreye sokulmuştu. Mütemadiyen pompalanan nefret, ötekileştirme, kutuplaştırma siyaseti ile de adım adım işletildi. Ve hala istikrarla sürdürülüyor. Çoğu zaman kanla, katliamlarla, savaşla, istismarlar, yolsuzluklar, yalanlarla vuku bulan, bölerek, parçalayarak, ayrıştırarak yönetme hali, kitlelerde açığa çıkan farkına varma, kendini bulma, özgürlüğü arama ahvalini dört koldan baltalayarak, tasfiye etmeye, soğurmaya çabalıyor, kurulmaya çalışılan yeni rejimin yeni toplumu bu saiklerle yeniden inşa edilmeye çalışılıyordu. Adeta milli bir seferberlik hali ilan edilerek, devletin verdiği imkanlar ve medyanın ağır propagandası ile, eğitimden hukuka, istihdam alanlarından kent, doğa, mekan, aile yapılaşmasına, gündelik yaşama, insana […]

Piyasacı ve gerici eğitim karşısında liseli gençlik

Liselerdeki dönüşüm, rejimin dönüşümüne paralel olarak ilerliyor. Türkiye’de yaşanan laiklik sorunu ile müfredat ve eğitim programları doğru orantılı dinselleşiyor. Eğitim, neo-liberalizmin yansımaları ile piyasalaşıyor ve ticarileşiyor. Eğitim, rejim ile düzenin, gericilik ve sermayenin kesişim kümesini oluşturuyor; sömürü buradan temelleniyor, rejimin ekonomi politiği buraya yaslanıyor, hegemonyası buradan kuruluyor. Kamusal eğitim adım adım tasfiye ediliyor, özel okullara kamu okullarından daha fazla kaynak aktarılıyor, aileler çocuklarını özel okullara göndermeleri için teşvik ediliyor. Yoksul ailelere ise çocuklarını imam-hatiplere ya da “ara eleman” yetiştiren meslek okullarına göndermekten başka seçenek bırakılmıyor. Organize Sanayi Bölgeleri’nin yakınlarında özel meslek liseleri kuruluyor, böylece sermayeye ihtiyacı olan ucuz işgücü yetiştirilmesi hedefleniyor; üniversite kapıları emekçi çocuklarına kapatılmak, bir tür kast sistemi kurulmak isteniyor. Gericileşme ve metalaşma 1949 yılında açılan ilk imam hatip kurslarından bugüne Türkiye’nin uyguladığı siyasal İslam politikasının son zamanlarda derinleştiği açıktır. Bu durumun yansıması gerici politikaların liselerimizde vücut bulduğudur. Kimi liselerde değişen formalarda eteğin bulunmaması ve mescitsiz okul kalmayacak söylemleri ile örneklendirilebilir. Elbette eğitimin gericileşmesi, metalaşmadan bağımsız değil. Eğitimin metalaşması neo-liberal politikalar dolayında dünyanın pek çok ülkesinde benzer süreçlerden geçmekte. Kamu hizmeti olarak eğitim sunumunun piyasa modeli içinde ele alınması, bütçeden eğitime daha az kaynak ayrılmasıyla sonuçlanmakta. Fransa’daki deneyim ve liseler Paris’te sokakları dolduran birçok lise ve üniversite öğrencisi, üniversiteye girişte ve lise müfredatında değişiklik öngören yasa tasarısını protesto etmek amacıyla yürüyüş düzenledi. Sarı yelekliler eylemlerinde önemli bir etkiye neden olan liseliler, polis tarafından işkenceye maruz bırakıldı. Bununla birlikte öfke daha çok büyüdü ve binlerce liseli tekrardan sokakları doldurdu. Fransa’da açığa çıkan arayış, burada da kendisini zaman zaman hissettiriyor. Toplumsal muhalefet içerisinde önemli bir yer kaplayan liseli gençlik, özgürleşeceği alanlar inşa etmek istiyor. Okul idaresinde, eğitim politikalarında, merkezi ve yerel düzeyde söz sahibi olmak, geleceğini kendisi inşa etmek istiyor. Böylesi demokratik, özgürlükçü bir eğitim modelini hayata geçirmek hayal değil. Halkçı demokratik program Liselerde laiklik mücadelesini sömürü düzenine karşı mücadeleyle […]

Bireyin özgürlüğü ve devrimcilik

“Çelişkiyi gören, çözümü de gücü de görendir.” Der; Lenin Toplumsal olayları doğa ve birey gerçekliğini çelişki içinde değerlendiremediğimiz ölçüde karanlığa kurşun sıkarız. Gerçekliğe erişemeyiz. Gerçeğin gücünü benliğimizde hissedip eylemlerimize dökemeyiz. Çelişki, diyalektiğin özüdür. Ancak zordur, çelişkinin yükünü taşımak. Bilincimizi aydınlatıp çözüm gücü olduğu kadar gerilim de yükler insana. Gülü seven dikenine katlanır derler. Evet, ama o diken yırtıcı ve buhranlayıcıdır. Güç olmak istemek olaylardaki çelişkiyi görmekte yatar ama bireyin dengesini de sarsar. Bu tespiti, güzel bir metaforla en etkili şekilde anlatan filozof Nietzsche’dir sanırım. “Yıldızlar doğurmak istiyorsan, kaosu içinde taşımalısın.” Devrimci birey olmak böyle bir şeydir. Gerçekliğin çelişkisini, içinde taşır,  kaosu politik duyarlılıkla benimser ve ona göre de davasını sürdürür. Kapitalizm ve birey Kapitalizmin insanlığa kazandırdığı en büyük değer birey olma özgürlüğüdür. Eşitlik özgürlük sloganıyla feodal toplumsallığa bireysellik getirmiştir. Birey, psikolojisiyle, düşünce ve istekleriyle, “ birey olma” özgürlüğüne erişmiştir. Kapitalist birey Goethe’nin Faust(1) tipolojisinde yansıtılır. Yeni bilim olan Freud un sistematiğini oluşturduğu birey en ince ve derin psikolojisine psikanaliz yöntemiyle inilir. Kapitalizmin doğuş koşullarında kapalı toplum içinde özgürleşip, “birey olurken”  oysa şimdi parçalanmış, benlik bütünlüğü kaybolmuş, karakteri bozulmuş bireylerle karşı karşıyayız. kapitalizm yarattığı özgür bireyle burjuva sermaye düzenini inşa etmiş, şimdide bireyi kendi psikolojisine hapsederek köleleştirmektedir. Devrimcilik ve birey Devrimci birey, kendi psikolojisine teslim olan değil, kendini aşandır. Burjuva birey iradesiz ve kendiliğindendir. Onun bireysel varoluşu bencilliktir. Eğlencenin, tüketimin, hazzın, popüler kültürün cenderesinde benliği parçalanmıştır. Devrimci birey, atak ve iradelidir. Nesnelliğe hapsolmaz, kendinde değiştirme gücü görür. Onda “Faustien” pazarlıkçı kişilik barınmaz. Burjuva değerlerin karakter aşındırıcı nesnelliğiyle mücadele eder. Her an kendini yeniden üretir, yaratır. Devrimci kişilikte bireysellik, birey olma vardır ama bencil değildir. Toplumla ilişkisi ve çelişkisi içerisinde birey olur. Kapitalizm bireyi toplumdan kopararak bencilleştirirken devrimci kişilik birey-toplum diyalektiği içerisinde kendi bireyselliğini oluşturur. Psikolojik derinliğe ulaşmak Sonuç olarak, çelişkiyi görmek olayları bağlantılı olgular şeklinde görmeyi beraberinde getirir. Çünkü gerçeklik ilişkili, […]

Batan Gemi OPEC

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) ile ilgili yaşanan gelişmeler Aralık ayında dünya kamuoyunun oldukça dikkatini çekti. Bir yandan Viyana’da toplanan OPEC iki aydır serbest düşüşte olan ham petrol fiyatlarını stabilize etmek için bir araya gelip yaşanan krize çözüm üretmeye çalışırken diğer yandan Katar bu fırsatı değerlendirerek sene sonunda OPEC’den çekileceğini ilan etti. Suudi Arabistan müzakerelere öncülük yaptı ve Rusya gibi petrol üreticisi olan fakat OPEC’e dahil olmayan ülkelerle “OPEC+” ittifakını kurup bir karar çıkarabildiler. Bu karara göre OPEC+ ittifakı, Ocak 2019 itibariyle petrol üretimini azaltarak fiyatların yeniden yükselmesini sağlayacak. Dünya çapında 82 milyon varil/gün olan petrol üretimini 1.2 milyon varil az üretmekten bahsediyorlar. Genelde böyle durumlarda anında tepki veren piyasalar şimdiye kadar suskun, hatta tam aksine fiyatlar düşmeye devam ediyor. Katar’ın bu kararı ise -ambargo bağlamında- siyasi ve ekonomik bağımsızlığını vurguluyor. Peki kriz esnasında OPEC’ten ayrılmasını “batan gemiyi terk eden fareler”e benzetmemek mümkün mü? Özellikle de OPEC krizinin hayati bir kriz olduğu düşünüldüğünde… OPEC’in aslî günahı 1960’da, yani soğuk savaş sürecinde OPEC, emperyalist düzenin tekelci petrol sömürüsünü alt etmek için üretici ülkeler tarafından oluşturulmuştu. Bu hamle, yani çevre ülkelerin büyük petrol şirketlerinin mirasına konması, emperyalist merkezler ve çevreler arasındaki güç dengesini ciddi boyutta değiştirmişti. Merkezler, kapitalizm için hayati olan enerji sorununda bundan sonra çevrelere muhtaçtı. 1973 Petrol Krizinde ise; merkezler muhtaç olmanın ne anlama geldiğini daha yakıcı bir şekilde hissettiler. Kaya petrolü ve imparatorun dönüşü Bu kritik durumun merkezlerde gerilim ve tepki yaratacağı kesindi. 1977’de ABD’nin ilk hamlesi “Enerji Bağımsızlığı Programını” başlatıp, Enerji Bakanlığını ve Sentetik Yakıt Kurumunu kurmak olmuştu. Ondan beri hükümetler milyonlarca dolar harcayarak yeni teknolojiler üretip bu sorunu çözmeye çalıştı. Çalışmaların odak noktası ise varlığı bilinen, fakat henüz değerlendirilemeyen kaya petrolüydü. Kaya petrolü ile ilgili gelişmelerin yavaş ilerlemesinden ötürü bağımsızlığa doğru atılan başka adımlar da oldu. En önemlisi petrolün finansallaşmasıydı: 90’lardan itibaren ham petrol bir finans […]

Gezi üzerinden cadı avı

Sürekli kandırıldığını çekinmeden ifade eden AKP İktidarının haklarını arayan kitlelere kandırılmış ve kışkırtılmış yaftası yapıştırması ‘bunlar aklımızla dalga geçiyor’ tepkisini doğuruyor.     Epey yazıldı çizildi Gezi Direnişi hakkında, sayısız analiz yapıldı. O dönemi yeniden hatırlamak, anlamak ve devletin rövanşist/intikamcı yaklaşımının nedenlerini kavramak şu anda bir o kadar önemli. Toplumsal bellek açısından bir katkı olsun diye başından sonuna Gezi’de, ardından Yoğurtçu Parkı Forumu’nda, Yeldeğirmeni Dayanışması’nda ve İşgal Evi’nde çalışmış bir arkadaşınız olarak naçizane gözlemlerimizi gecikmeli olarak karalamaya çalışalım… Gezi’nin iç ve dış mihrakları Kimdir bu mihraklar, neden iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılırlar, ne yer ne içerler, devletler neden her sıkıştığında bu argümanı devreye sokar? Bir fabrikada grev veya direniş başlar; patronlar, sarı sendikacılar, kolluk güçleri derhal bir mihrak vurgusu yapar. Ya işçilerin içine sızmayı başarmış iç mihraklar (gomonisler-anarşikler) ya da dışarıdan kışkırtıcılık yapan provokatörler aslında iyi niyetli işçilerin kanına giriyordur. Dikkat edilirse işbu argümanın hareket noktası kandırılan iyi niyetli kitlelere kötü niyetli başı bozukların içeriden ve dışarıdan ‘bükme’ müdahalesidir. Devlet açısından muazzam işlevli olan bu kara propaganda yöntemi aynı zamanda zor kullanmanın meşru zeminini yaratma gayesi de taşıyor. Hatırlarsak Gezi Direnişinin ilk günlerinde önce aşağılamak için ‘Birkaç Çapulcu’ denildiğinde kolektif ve yaratıcı zeka bu saldırıyı göğsünde yumuşatarak ‘Hepimiz Çapulcuyuz’ ve ‘Tayyip baksana, kaç kişiyiz saysana!’ diye voleyi vurmuştu. Bu karşılama şeklinin bir örneği Onur Yürüyüşlerinde ‘Velev ki İbneyiz!’ diyerek karşımıza çıkıyor. Tarihte bilinen en eski örneği ise; proleterleri yeryüzünün değil öteki tarafın nimetlerine ikna etmek, burada kıymetli değil Tanrı’nın nimetlerinden yasaklı melunları aşağılamak isteyen kiliselere karşı Komünist Enternasyonal’in ‘Yeryüzünün lanetlenmişleri, ayağa kalkın! Açlığa mahkum edilenler, ayağa kalkın!’ diyerek sahiplenmesi olabilir. Açtığımız parantezden tekrar yazının iç ve dış odağına dönelim… Yukarıda bahsedilen değersizleştirme ve karalamanın ardından iç-dış mihrak kara propagandası geliyordu. Sürekli kandırıldığını çekinmeden ifade eden AKP İktidarının haklarını arayan kitlelere kandırılmış ve kışkırtılmış yaftası yapıştırması ‘bunlar aklımızla dalga […]

Tarihten gelen isyan: Sarı Yelekliler ve Fransa’da sınıf savaşımları

Fransa’da yaklaşık bir aydır ortalığı kasıp kavuran ve herkesin bir biçimde takip ettiği bir hareket tartışılıyor: Sarı Yelekliler (Gilet Jaunes) Fransa gibi, dünya tarihinin akışına yön veren çapta isyancı ve direnişçi geçmişe sahip bir ülke söz konusu olunca, toplumsal-siyasi belleğimizi etkileyen tarih sayfaları da peşi sıra açılıveriyor. 1789 devrimine, 1848 isyanlarına, köylü ayaklanmalarına, barikat savaşlarına, 1871 Paris Komünü’ne, kadın mücadelelerine, LGBTİ aktivizmine, hak mücadelelerine, sınıf savaşımının bütün biçimlerine sahne olmuş koca bir tarihe sahip Fransa’da bugünlerde, kendilerine “Gilet Jaunes” (Sarı Yelekliler) diyen bir hareket ülkenin çeşitli bölgelerinde ve kent merkezlerinde sokakları tutuyor, barikatlar kuruyor, blokajlar gerçekleştiriyor. Kim bu Sarı Yelekliler? Peki, medyanın yıkım ve şiddet gösterileri ile sunduğu, hükümetin vandalizm olarak yaftaladığı, soldan gelen eleştirilerde “ırkçı, homofobik, aşırı sağcı” tanımlamalarının yapıldığı Sarı Yelekliler kim? Arkalarında herhangi bir siyasal ya da sendikal örgütlülük, liderler ya da temsilciler grubu olmadan, sosyal medya üzerinden yapılan, “17 Kasım’da akaryakıt zammına karşı milli blokaj” çağrısıyla, öncelikle taşrada, kent periferisinde (hatta aşırı sağcı Le Pen’in yoğun oy aldığı bölgelerde) sokağa çıkan Sarı Yelekliler, ismini de ülkede her Fransız vatandaşının aracında bulunması yasal zorunluluk olan fosforlu sarı güvenlik yeleklerinden alıyor. Fransız Hükümeti’nin verdiği rakamlara göre, eylemin ilk dalgası olan 17 Kasım’da ülke genelinde yapılan eylemlere 289.710 kişi katılmış ve 2034 noktada blokajlar gerçekleşmiş. Sarı Yelekliler, 17 Kasım’dan beri hareket halinde, ancak özellikle özel çağrılar yapılan ve yoğun katılımlarla gerçekleşen Cumartesi günlerini eylem dalgası olarak nitelendiriyorlar. Her Cumartesi günü katılımın biraz daha artış gösterdiği Sarı Yelekliler hareketinde şimdi de 8 Aralık’ta eylemin dördüncü dalgası için çağrılar yapılıyor. Cumartesi eylemlerinde, çatışmalar, yol kapatmalar, mekân işgalleri artış gösteriyor. Üstelik Fransız ana akım medyasında şiddet gösterilerinin paket halinde servis edilmesine rağmen, çeşitli anket şirketlerinin gerçekleştirdiği kamuoyu yoklamalarında, Fransız halkı yüzde 72-76 oranında Sarı Yelekliler hareketini destekliyor. Macron iktidarı geri adım atıyor Bu süre içerisinde, Sarı Yelekliler hareketine burun kıvıran Macron hükümeti […]

Dağın ardındaki denizi görebilmek

Dünya çapında yükselen faşizan iktidarlar, kendi zeminlerini şatafat,baskı ve şiddet üzerinden güçlendiriyor. Toplumu bir arada tutan paylaşma,dayanışma ve güven gibi değerler giderek aşınıyor. Tarihsel ve toplumsal bellek hızla zayıflıyor. İçinde yaşadığımız dönem, aynı anda birbiriyle çelişen birçok gerçekliği barındırıyor. Bir tarafta toplumsal çözülme ve çürüme derinleşirken diğer tarafta ise parçalı ve kendiliğinden bir biçimde toplumsal güçlerin özellikle kadınların ve işçilerin hareketliliği devam ediyor. Siyaset ve koşullar 24 Haziran seçimlerinin ardından iktidar, yasal statü kazanmış olsa da zayıflayan toplumsal meşruiyetini, baskı ve zor ile toparlamaya çalışıyor. Türkiye’de faşizmin kurumsallaşma hamleleri, kırılgan bir zeminde ilerliyor. Varolan iktidarın, rıza üretme mekanizmaları, korku ve çaresizliğin hakim olduğu bir toplumsallık ve “bilinmeyen düşman güçlerin” varlığı üzerinden şekilleniyor. Toplumun en küçük itiraz etme ve müdahalede bulunma hakkı bile iktidar tarafından engellenmeye çalışılıyor. Korku ve düşmanlık duygusunun aynı anda devrede olduğu bir çözülme hali, devletin en tepesinden tutalım da toplumun birçok hücresine ve elbette bireylere kadar yayılıyor. Yaşamın günlük normal akışına panik ve güvensizlik duyguları hakim olmuş durumda. İşte, devrimci kadro bu koşullarda siyaset yapıyor. Sorumluluğu üstlenme Devrimci kadro, içinde bulunduğu toplumsal anı, sürekli değişen toplumsal ve bireysel ilişkileri sezer ve buna uygun çözümler üretir. O, toplumda şu an zayıf da olsa var olmaya devam eden “başka bir yaşam” eğilimini güçlendirme ve gerçekleştirme sorumluluğunu üstlenir. Karşısındaki düşmanın dövüş yöntemlerinin, gücünü ve çeşitliliğini gören ve üzerine düşen sorumluluğu almaktan korkmayan devrimci kadrolar, attıkları her hamlede güncel yaşamın içinde konumlanır. Atılan her adım, durağan olmaktan öte güncel politika içindeki toplumsal güçlere yeni bir konumlanış sağlar. Durmaksızın akan zamana, sürekli akış halindeki durumlara müdahale edip yön vermeye çalışan devrimci kadrolar, kimi zaman zaaflar yaşayabilir, hatalar da yapabilir.  İşte, aslında normal olan hatalarıyla yüzleşip aşmak yerine hatalarını dışsallaştıran ya da rasyonalize edenler, gelişme ve güçlenme temposunu kaybetmeye başlar. Çünkü artık hata kadronun kişiliğiyle bütünleşir ve onu sıkan bir prangaya dönüşerek hareket etme alanını kısıtlar. Hatasına sevdalanan devrimci kadro, yerinde […]