Yazmalar

Çekinmeden, yüreklilikle ve ısrarla başkaldırmak

Ataerki, erkeğin kadın ve çocuklar üzerindeki hegemonyasının üretimi ve yeniden üretimi üzerine kurulu toplumsal bir sistemdir. Ataerki içerisinde toplumsal yapının ilerleyişi, bu hegemonyanın devamlılığının sağlanmasıyla mümkündür. Bu minvalde kadınlar, erkekler ve çocuklar, üzerine düşen rolleri harfiyen yerine getirmelidir. Getirmediği takdirde toplumsal yapının devamlılığında ciddi problemler yaşanacaktır. Birlikte ama yalnız Bugün içerisinde yaşadığımız dünyada, Ataerki ve Kapitalizm, kendine özgü ve ayrık ilişkileri olan toplumsal sistemler olmalarının yanında; toplumsal yapıyı birlikte şekillendirdikleri bir durum da söz konusudur. Bu yüzden, Ataerkinin işleyişindeki herhangi bir işlevsel sorun, bir bütün olarak toplumsal yapıyı, söz konusu ikili ilişkinin (Ataerki ve Kapitalizm arasındaki “Patriyarkal Kapitalizm” olarak tarifleyebileceğimiz ilişkinin) kendisini ve ilişkinin karşı tarafını doğrudan etkileyebilir. Örneğin, toplumsal yapının bir parçası olarak “Ailenin” temelinde yaşanacak olan, erkeğin kadın ve çocuk üzerinde kurduğu hegemonyayı sarsıcı bir değişim; birbiriyle ilişki halindeki toplumsal yapının diğer parçalarını ve hatta bu ikili sistemin bütününü doğrudan etkileyecektir. Nasıl mı? Mesela kadının ikinci cins konumunun giderek aşınması, bugünkü üretim ilişkilerindeki kadınlara özgü “yardımcı işçi” pozisyonunu da değiştirecek bir durumdur. Kadınlar “esas işçi” olan erkekle eşit işe eşit ücret aldığında ve/veya ev içi yeniden üretim sürecindeki köleliği ortadan kalktığında, kapitalizmin “artı değer” üretiminin bir kolu işleyemeyecektir. Ya da, aynı değişim üzerinden akan dolaşımlarla, kendisini aile içerisinde erkeğin kadın ve çocuklar üzerinde kurduğu hegemonya üzerinden meşrulaştıran/var eden devletin halk üzerindeki etkisi de ciddi bir kırılma yaşayacaktır. Bu mantığa bağlı kalarak, bugün dünya üzerinde akarını bulamayan politik atmosferde, bahsettiğim ikili ilişki çerçevesinde kadın özgürlük mücadelesinin ne anlam ifade ettiğine dikkatlice bakmak gerekmektedir. Zamanın ruh halini kadınlar belirliyor Ataerki, özellikle yakın dönemdeki (elbette kadınların binlerce yıllık direnişlerini de arkasına alan) mücadelelerin sonucunda yer yer ciddi bir aşınmaya uğradı. Kadınlar, kazandıkları en temel insani haklarını bile ağır bedeller ödeyerek elde edebildiler. Zamanın ruh halinde toplumsal muhalefetin yer yer geri çekildiği ve toplumların sağ popülizme- ırkçılığa ve muhafazarkarlığa hapsedilmeye çalışıldığı bugün bile kadınların dünyanın dört bir yanında özgürlük arayışındaki ısrarcılığı devam ediyor. Fakat küresel düzeyde yaşanan çok yönlü kriz dinamikleri, ataerkinin en gerici unsurlarını yeniden canlandırmakla kalmayıp, kadınların […]

Muhafazakârlaşma, kapitalizm, ataerki

AKP/Erdoğan iktidarı 16 yıldır kadınların kazanılmış tüm haklarına el koymaya çalışıyor. Bunu yaparken kadın cinayetlerini, çocuk istismarını, şiddeti, tacizi, tecavüzü kendi zihniyetine uygun kılıflarla meşrulaştırıyor. Muhafazakârlaşma ve saldırılar Erkek egemen iktidarının kadınlara saldırıları son dönemlerde artan muhafazakarlaşma ile birlikte bir hız kazandı. Müftülere nikah yetkisi veren bir yasa kadınların tüm tepkilerine rağmen çıkarıldı. Aynı dönemde bir de -toplumsal cinsiyet rollerini çocukların zihnine küçük yaştan yerleştirmeyi amaçlayan- eğitimde müfredat değişikliği yapıldı. Yaratılmaya çalışılan “dini özgürlük” algısının aksine müftülere nikâh yetkisi veren bu yasa özellikle muhafazakâr kadınlar için ciddi tehlike oluşturuyor. Zaten çocuk evliliklerinde (çocuk istismarında) ve erkek çokeşliliğinde herhangi bir sıkıntı görmeyen erk zihniyetin eline bir de bu durumu meşrulaştırma aracı olarak “nikah yetkisi” verilmiş oluyor. Müfredat değişikliğiyle de hâlihazırda Ensar Vakfı ile imzaladığı protokoller ile çocuk istismarına bakışını tescilleyen MEB, kendi erkek egemen görüşlerinin devamcısı, kendilerine biat edecek bir nesil yetiştirme peşinde. Koruyucu yasa eksikliği Bunun yanında kadınların mücadeleleri sonucu çıkarılan fakat uygulamaya sokulmamış 6284 sayılı yasaya, medya aracılığıyla “yuva yıkan yasa” söylemleriyle saldırmayı da ihmal etmiyorlar.  Bu yasanın kadınları koruyan hükümleri uygulanmadığı için her gün onlarca kadın öldürülmeye devam ediyor fakat kimsenin bunlardan bahsettiği yok. Medya artan kadın cinayetlerini, tacizi, tecavüzü, şiddeti ve erkeklerin aldıkları tahrik indirimlerini görmezden gelirken, kadınları koruyan hükümleri olan bu yasayı ise manipüle etmeye çalışıyor. Yüceltilen erkeklik ve kapitalizm Mevcut iktidar tüm bunları sadece kadın düşmanı olduğu için yapmıyor. İktidar ayakta kalabilmek için kadınları kullanıyor. Kadınları ve çocukları evlere erkeklerin kölesi olarak hapsederken, ülkede uzun çalışma saatleri, düşük ücret, yoksulluk gibi birçok durumdan rahatsızlık duyan erkek işçileri evlerinde “efendi” yapıyor. Yargı ve polis teşkilatı kadınlara saldıran erkekleri cezasızlıkla ödüllendiriyor. Böylece yaratılan “erkek efendi, kadın ve çocuk köle” ilişkisi pekiştirilmiş oluyor. Kapitalizmin krizini sermaye lehine aşabilmek için kadınları eve hapsedip; hasta ve çocuk bakımı, ev ekonomisi idaresi, temizlik ve zorunlu cinsel hizmetle görevlendirmeleri yetmiyor. Yüceltilen erkeklik, […]

Şehir hastaneleri, sağlığın gaspıdır

Neoliberal politikalardan nasibini fazlasıyla alan sağlık hizmeti; AKP/Erdoğan iktidarında bir sektör haline gelmiş ve piyasalaşmış durumda. İç ve dış politikada Erdoğan’ı sıkıştıran kriz dinamikleri arasında ekonomik kriz son zamanlarda öne çıkıyor. Sürekli ahkâm keserek sermayenin karnını doyuramıyor. Bu yüzden özelleştirmelerle sermayeye yeni kaynaklar açıyor. Şirketin hastanesi Özelleştirme kapsamında, 2014 yılında Sağlık Bakanlığı, tüm hastaneleri şehrin dışında yer alan “şehir” hastanelerine taşıma kararı aldı. Sayılamayacak kadar sorunu olan şehir hastanelerinin görünen ilk sorunu uzaklığı. Bu da en çok kadınları olumsuz yönde etkiliyor. Son dönemde sağlıkta yaşanan muhafazakarlaşma ile kadavralara kıyafet giydirildiğini, hastalara “haremlik selamlık” uygulandığını, kadınların en çok çalıştığı alan olan sağlıkta yaşanan taciz ve tecavüzlerin, erkek egemenliğinin ayyuka çıktığını çokça görmüştük. Şehir hastaneleri uygulaması da, sağlıkta bu dönüşümü besleyen nitelikte… Sağlık kadınlardan uzakta Dışarıdan bakıldığında oldukça lüks ve kullanışlı görünen şehir hastanelerine bir de kadınların pencerelerinden bakalım. Gerçi o mesafeden görmek zor olacak ama! Bütün yaşamlarını ev içerisinde çocuk ya da yaşlı bakımı, yemek ya da temizlik ile geçirmek zorunda bırakılan kadınlar; genelde son raddeye gelmeden hastaneye gitmeyi “tercih etmezler”. Acı çekmekten hoşlandıklarından falan değil tabiî ki. Bu koşturmaca içerisinde erteler dururlar sağlık ihtiyaçlarını. Erkek egemen iktidar hastaneleri alıp şehrin öbür ucuna taşıdığında bu, daha çok para, daha çok yol ve zaman harcamak anlamına gelmektedir. Özellikle ev emekçisi yoksul kadınlarda üçünden de yok! Var olsa bile kontrolü ellerinde değil. Şehir hastaneleri projesi ile kadınlar sağlık hizmetinden koparılmaktadır. Bu kadar uzağa kurulan hastaneler, kadınları, sadece ilk aşama tedavisi yapan “Aile Sağlığı Merkezlerine” mahkûm etmektedir. Daha ileri boyutlar gerektiğinde erteleme artacak, kadınlar tedavilerini yarıda kesmek zorunda kalacaklardır. Keyfî sağlık hizmeti Kendi tedavilerini sürdürebilmek için kocaya ya da babaya bağımlı kılınan kadınların sağlık hizmetinden yararlanmaları ancak çevrelerindeki erkeklerin işleri bitince ya da keyifleri isteyince mümkün olacaktır. Kadınlar için sağlık, ancak çok ciddi durumlarda yararlanılabilecek bir hizmete dönüştürülmektedir. Bugün sağlığı kadınların kullanımından uzaklaştıran erkek […]

Kanal İstanbul sermayeye akacak!

AKP/ Erdoğan iktidarı; yeni bir katil projenin temellerini atıyor. İstanbul’un ve Marmara Denizinin 9 bin yıllık dengesini kökten değiştirecek Kanal İstanbul projesinin güzergâhı birkaç gün önce Ulaştırma Bakanı Ahmet Aslan tarafından açıklandı. Buna göre 45 km boyunca sürecek kanal; Küçükçekmece- Sazlıdere-Durusu hattında açılarak Marmara’yı Karadeniz’e bağlayacak. Adı kadar çılgın olan bu proje, elbette bir havuz problemi kadar basit bir matematiği içermiyor. Yaklaşık 10 bin yılda kurulmuş bir ekolojik dengeyi etkiliyor. Binlerce yıllık denge Bundan yaklaşık 10 bin yıl önce, bir tatlı su gölü olan Karadeniz zamanla aşınarak Boğaz’ı oluşturmuş ve Marmara’ya akmaya başlamıştır. Tuzluluk oranı çok düşük olan Karadeniz daha hafiftir ve Marmara’nın yaklaşık 30 cm üzerinden akar. Marmara ise daha ağır ve tuzlu olduğu için aşağıdan ters akıntı ile bunu dengeler. Bu iki su birbirine karışmaz. Her yıl milyonlarca metreküp tatlı ve aynı zamanda yoğun sülfürlü su, Tuna Nehri, Karadeniz, Marmara ve oradan da Cebelitarık’a yol alır. Bu hassas dengede, birileri gelip akan suyu arttırmadan bir musluk daha açarsa Marmara üzerindeki 30 cm’lik su seviyesi giderek düşer. Su seviyesi de Akdeniz suyu ile tamamlanır. Karadeniz’in tuzluluk oranı artar. Oksijen azalacak Boyutları itibariyle Marmara’daki dengeyi kuramayacak olan kanal nedeniyle Karadeniz’in kirli suları hızla Marmara’ya akacak. Dengeler tam da burada bozulmaya başlayacak. Yukardan akan sudaki besin maddeleri zamanla oksijenle çözünüp dipteki Akdeniz suyuna karışıp oradaki besin değerini yükseltir. Suda yükseklik bariyeri olduğu için bu oksijenli su yukarıya karışmaz. Kanalla birlikte zamanla alt tabaka oksijensiz kalacak. Bu oksijensizlik binlerce yılda kurulmuş kimyasal dengeyi altüst edecek, alttaki hidrojen sülfür oranı giderek artacak ve her lodosta Marmara çürük yumurta kokacak. Canlı yaşamını tehdit Bu sular elbette yerinde durmayacak. Zamanla Karadeniz’in de dengesi bozulacak ve Körfez’de canlı yaşamı sona erecek. Sorun sadece bununla bitmeyecek. Bu kanal, İstanbul’un bir parçasını koparıp denizin ortasında bir adaya dönüştürecek. Bu adadaki tatlı yer altı suları zamanla deniz suyu ile […]

Erdoğanizmin şahini: Süleyman Soylu

Erdoğan’ın en çok zayıf düştüğü anda devreye girerek iktidara ortak olan çeşitli güçlerden bir tanesi Mehmet Ağar-Süleyman Soylu kliği oldu. 90’lı yıllarda özellikle İçişleri Bakanlığı kadrolarında başta polis teşkilatı olmak üzere yuvalanan Ağar ve grubu, zamanla oldukça organize bir suç aygıtı geliştirmişti. Bu kontrgerilla örgütü halk güçlerine karşı binlerce faili meçhul cinayetin, yargısız infazın, kaçırmanın, işkencenin sorumlusuydu. Soylu’nun çıkışı Ergenekon operasyonları sürecinde bir süre ortalıkta görünmeyen Ağar, Cemaat-AKP ayrışmasıyla birlikte yavaş yavaş yeniden boy göstermeye başladı. Bu kez ön plana kendisi değil, onun sözcülüğünü yürüten yeni bir yüz geçmişti: Süleyman Soylu. Mehmet Ağar’cı Süleyman Soylu oldukça sert bir Erdoğan karşıtlığından, adım adım önce Erdoğan sempatizanlığı çizgisine gelmişti. Ardından onun destekçisi, sonra iktidarının bileşeni, 15 Temmuz sonrası da iktidarının ortağı çizgisine sessizce geliverdi. Mehmet Ağar’ın eski Türkiye’deki koltuğu yeni Türkiye’de Süleyman Soylu’ya veriliyordu. O artık İçişleri Bakanı idi. Adlandırılmayan rejim Baskıcı iktidarlar kitleler gözünde baskılarını uluorta yapabildikleri ama adlandırılmaktan, tanımlanmaktan kaçınabildikleri oranda güçlü görünürler. Yasa tanımaz Erdoğanizm iktidarı, tanımlanmaktan ve adlandırılmaktan “terörle mücadele, FETÖ, PKK, YPG, Gezicilerle mücadele” söylemleri ile kaçmaya çalışıyor. Soylu bu konseptin önemli bir uygulayıcısı. “Ne yaptımsa yasalar çerçevesinde yaptım” diyen Ağar’ın iktidar içerisindeki sözcüsü. Erdoğan’ın sopası. İktidarın kötü polisi. Üstelik ekonomik kriz ortamında dünya genelinde trendi yükselen otoriteryanizmin istediği tarzda bir profil. Soylu konsepti Soylu konsepti kendisini tekrar eden bir döngü içerisine yerleşiyor. Önce iktidarın özniteliği açığa vuruluyor: Örneğin Hatun Tuğluk’un cenazesindeki provokasyonun içerisinde görünüyor. Polise uyuşturucu satıcılarının bacaklarını kırma talimatını veriyor. Gözaltında infazlara davetiye çıkaran söylemler saçılıyor. Ağzından hakaretler, tehditler, aşağılamalar eksik olmuyor. Ardından bütün bunların meşruluğuna halel getirmeyecek şekilde “hukuk, hukuk devleti, demokrasi” gibi kavramların ardına sığınıyor. Bu kavramları yeniden tanımlıyor. “Terör”ün, “dış güçler”in, “vatan hainleri”nin olduğu yerlerde bu kavramlar yeniden tanımlanmalı elbette. Modern tarihin en büyük baskıcı rejimleri hep birer “hukuk devleti” ya da “cumhuriyet” olarak tanımlanmıyor muydu? Zirvedeki gerilim Erdoğan bir Osmanlı-Bizans devşirme […]

Sermayenin çürüyen medyası

Kitle iletişim araçları -gazete, dergi, televizyon, radyo- yani bir bütün olarak medya, egemen ideolojiyi yayarak özneyi (bireyi) etkisi altına alıp, tarafsızlığı yok etmek ister. Medyanın gelişimi ile birlikte yapılan her film, dizi ve reklam, istenilen ideoloji ile yüklenilebilir ve bu ideolojiyi kitlelere aktarabilir. Yani medya en işlevsel haliyle egemen ideolojiyi yeniden üretmek ve idame etmek için vardır. Bu şekilde toplumsal süreçler egemen yapıların istediği şekilde formüle edilebilmektedir. Bugünkü ve Türkiye’deki haliyle burjuva ideolojisinin temsilcisi AKP/Erdoğan iktidarı medya araçlarını devletin bütün imkânlarını kullanarak elinde tutmaktadır. İktidarını sağlamlaştırmak, sorgulatmamak ve ileriye taşımak için medya, ona oldukça yardım etmektedir. Medya sahipliği ticaretin anahtarı 40 medya kuruluşunun üçte ikisinden fazlası, inşaat, enerji, madencilik ve turizm gibi alanlarda faaliyet gösteren şirketlere ait: Doğan, Doğuş, Demirören, Ciner, Albayrak, Turkuvaz/Zirve/Kalyon, İhlas gibi…  (“Türkiye’de medya kimin elinde” Elif Akgül, BİANET 2016). Ana akım medyanın çoğunlukla burjuvazinin doğrudan kendisi olduğunu görebildiğimiz bir istatistik. Medya şirketlerinin sahipleri bu kadar çok alanda ticaret yapınca, alınacak ihalelerden  reklamcılık alanına kadar birçok konuda devlet ve hükümetle ilişki halinde olması gerekecektir. Bu da, iktidar ve politikaları hakkında eleştirel habercilikten uzaklaşmaya hatta mümkünse doğrudan onların istedikleri doğrultuda haber, program ve dizi servisleri yapmaya sebep olmaktadır. Böylelikle iktidar politikaları doğrudan, gizlemeden medya kurumları aracılığıyla halka aktarılmaktadır. Mesela en çok izlenen televizyon kanallarının sahibi Turkuvaz Medya, Erdoğan iktidarına oldukça yakındır ve sermayesini büyütmesinde Erdoğan’ın “lütuflarını” unutmayacaktır elbette… En çok takip edilen bir diğer medya araçları Doğan Grubu’na ait… İktidarla ilişkileri zaman zaman en çok gerilen Doğan Grubu’nun bile işine geldiğinde yandaş medyadan aşağı kalır bir tarafı yok. Algıyı şekillendirmek Tekelleşmiş ve iktidar politikalarına göre şekillenen medyanın en etkili aracı görsel olarak algıya ve hafızalara daha hızlı nüfus edebildiği için televizyondur. Televizyondaki programlar, diziler ve haberler toplumsal yaşamın en önemli belirleyenlerinden biri… Medya haber üretim sürecinde ortaya yeni bir şey koymaz, zaten olmuş veya var olan bir olayı […]

ROTA: Zarrab konuştu, Kılıçdaroğlu açıkladı ama onlara kalmayacak. Bu pisliği halk temizleyecek…

Son günlerde Erdoğan ve AKP iktidarı, Reza Zarrab’ın itirafçı olması ve Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı Man Adası belgeleri ile zor günlerden geçiyor. Reza Zarrab’ın itirafçı olduğu dava, İran üzerindeki ambargonun delinmesi, kara para aklama, bankacılık sahtekârlığı merkezli olsa da, şimdiden AKP hükümetinin yolsuzluk karnesine bir çentik daha atmış durumda. Bankacıların, bakanların, Erdoğan ve ailesinin etrafında dönen milyonlarca Euro değerindeki rüşvet ağından bahsediliyor. Bu iddialar her zamanki gibi yalanlanmaya çalışılıyor, fakat yapılan açıklamalardan da anlayacağımız üzere minareyi çalan iktidar için uygun ve kullanışlı bir kılıf bulmak giderek zorlaşıyor. Süreç henüz bitmedi, fakat bakanların ve bankacıların isminin ardından Erdoğan’ın adı da davada anılmaya başlandı. Bu dava başından beri siyasi bir davaydı. Sebebi ise, Erdoğan/AKP iktidarının emperyalizmin içerisinde bulunduğu hegemonya krizinden yararlanarak hareket alanını genişletme çabası, ABD ile “şark kurnazlığı” düzeyinde ilişki kurması, zaman zaman tehditkâr tavırlar sergilemesi… ABD küçük şamarlarla dizginlemeye çalıştığı bu gidişatı şimdi sert bir tokatla yönlendirmeye çalışıyor. Öte yandan ABD’nin tanımladığı ticari ambargoların ve uluslararası piyasa kanunlarının delinmesi, yani emperyalist devletlerin ve Finans-Kapital’in kendi tanımladığı “suçlar”, onların kendilerinin birer suç örgütü olduğunu değiştirmiyor. Dolayısıyla bu dava ile birlikte açığa çıkan suçların esas olarak kime karşı işlendiğinin altını çizmek önemli. Cenneti yeryüzünde yaşayanlar Bir de son dönemlerde Paradise ve Panama belgeleriyle açığa çıkan vergi kaçırma olayları var. Anladığımız kadarıyla bize ahiretteki cennetin propagandasını yapanlar yeryüzünde cenneti keşfetmişler. Kılıçdaroğlu’nun yayınladığı belgelerde de adı geçen Man Adası gibi yerler “vergi cenneti” olarak bilinir. Vergi kaçırmak için bu cennetlerde kurdukları offshore şirketlere milyonlarca dolar aktaran Erdoğan’ın yakın çevresi ve Başbakanın oğulları bu sayede zenginliklerini kat be kat arttırmışlar. Devletten milyonlarca dolar vergi kaçırdıkları cennetleri kendilerine tahsis edenler, öte yandan gazoza bile vergi koyarak işçinin ve emekçinin cebindeki üç kuruşa da göz dikiyorlar. Elektrik, doğalgaz, su gibi en temel yaşam kaynaklarına koydukları vergilerle soygunculuk yapanlar, halkın vergilerle ayakta tuttuğu devlet aracılığıyla rüşvet alıyor, kendi paracıklarını ise […]

Vergilerle devletin değil sermayenin değirmeni dönüyor!

Kamu kurumlarının en güzel köşelerini verginin önemi ile ilgili sözler kaplasa da, vergi; alıcısı devletten çok sermayenin can simidi olmaya devam ediyor. Türkiye burjuvazisi, devleti aracı olarak kullanarak vergi silahıyla talanını ve yağmasını büyütmeyi hedefliyor. Tepki geri adım arttırdı Hükümet tarafından açıklanan ve 2018-2020 yıllarını kapsayan Yeni Orta Vadeli Program, vergi artışlarıyla dikkat çekti. Bu programa göre otomobillerden alınan Motorlu Taşıt Vergisi (MTV) 2018’den itibaren yüzde 40 artırılırken, şans oyunlarından alınan vergi iki kat artırılarak yüzde 20’ye yükseltildi. Ayrıca sigara kâğıdından Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) alınılması öngörülürken, gelir vergisi tarifesinde üçüncü dilimde bulunan emekçilerin maaşlarından alınan doğrudan vergi oranı yüzde 27’den yüzde 30’a çıkarılıyor. Yapılan vergi artışlarına gelen tepkiler üzerine MTV’deki artış yüzde 25’e çekilirken, elde edilecek gelirin büyük kısmının Savunma Sanayi Fonu’na aktarılacağı ifade edilerek “Vatan-Millet-Sakarya” söylemiyle bu tepkiler dindirilmek isteniyor. Dolaylı vergiler artıyor Askeri harcamalar bahane edilse de vergi artışının esas nedeni “bütçe açığı”. Askeri harcamaların yanı sıra 16 Nisan referandumu sürecinde devletin kesesinden hesapsızca saçılan paralar, Diyanet ve Ak Sarayın bitmeyen giderleri, devasa bir bütçe açığına neden oldu. Öyle ki 2017 için öngörülen 47,5 milyar TL bütçe açığı, acilen çıkarılan torba yasayla 89,2 milyar TL’ye yükseltildi. Ve bu açığın kapatılması için bedeli ödeyecek olanlar ise üç kuruş birikimiyle otomobil alma hayali kuran, şans oyunlarıyla zenginliğe bir hamlede ulaşmak isteyen ve kaçak sigarayla derdini gidermeye çalışan emekçiler olacak. Nitekim devlet bütçesinin yükünün zengine mi fakire mi yıkıldığını gösteren doğrudan ve dolaylı vergi arasındaki oran Türkiye tarihinde görülmemiş düzeye ulaştı. Kazanç üzerinden alınan doğrudan verginin oranı yüzde 30 iken; et, süt, benzin, ekmek, elbiseden alınan dolaylı vergi yüzde 70. Örnek vermek gerekirse Almanya’da dolaylı vergi yüzde 28, doğrudan vergi yüzde 72; İngiltere’de dolaylı vergi yüzde 46, doğrudan vergi yüzde 54 oranında. 1 hafta içinde benzine 25 kuruş (26 Ekim’de 9 kuruş, 31 Ekim’de 12 kuruş), motorine 31 kuruş (27 […]

Erdoğanizm’in yeni eğitim sistemi

Eğitim sistemi tarihimiz boyunca bir istikrara kavuşmamış olsa da, en kaotik dönemini şimdilerde yaşıyor. Evet, eğitimde geniş bir dönüşüm sürecinin içerisindeyiz. Bir yandan müfredat değişikliği, bir yandan özel okulların yaygınlaştırılması, bir yandan sürekli değişen sınav sistemleri, bir yandan değişen yönetmeliklerle önü daha da açılan imam hatip liseleri, eğitimde çok yönlü bir değişim yaşanmasına neden oluyor. Daha çok İslamlaşma ve gericileşme olarak tartışılan bu süreç aslında tek bir kaynaktan (Erdoğan’ın temsil ettiği İslam’dan) beslenmiyor. Bu büyük oranda doğru ve birincil önemde. Ancak bu dönüşümün bir diğer ekseni neoliberalizmdir. İşin bu boyutunu tartışmaya katmadan yapılan değerlendirme eksik kalacaktır. Devletin sembolik iktidarı Fransız sosyolog Pierre Bourdieu devletin iktidarının tesis edilmesinde şiddet, ekonomi ve kültürel araçların tekelleşmesinin yanı sıra, bu düzenin devamlılığını sağlayacak bir “sembolik iktidar”dan da bahseder. Sembolik iktidar, merkezileşen ve tekelleşen kurumlara meşruiyet ve değer verip, onların toplumsal alanda ve kitlelerin zihninde kusursuz bir şekilde işlemesini mümkün kılan iktidar türüdür. Bu iktidar biçimi neyin iyi neyin kötü olduğuna, neyin istenir neyin istenmez olduğuna, ahlâk yargılarına, değer yargılarına, doğrulara yanlışlara karar verir. Ders kitapları ve okullar sembolik iktidarın tesis edildiği aygıtlardan bazılarıdır. Meşru olan kültür ve yaşam biçimi buralarda tesis edilir. Meşru olmayanlar ise buralarda teşhir edilir, düşmanlaştırılır. Böylece maddi iktidarın yanında, düşünsel iktidar da inşa edilir. Erdoğan’ın sembolik iktidarı Tesis edilmiş demokratik bir düzenimiz olmayınca, devletin “meşru sembolik iktidarı” kolayca el değiştirebiliyor. Devletin eski sahiplerinin (kurucu unsur olan TSK ve memur kökenli devlet bürokrasisi) müesses nizamı ve onun ideolojik aygıtları, 15 yıllık AKP iktidarı süresine yayılmış bir şekilde aşınmaya uğratıldı. Eğitimin içeriği de bu aşınmadan nasibini aldı. İktidara gelmesiyle zaman içerisinde devletleşen AKP, eğitimde kendi ideolojik düzenini adım adım tesis ediyor. Bu olgunun zirve noktası da bu yıl yaşanıyor. İtalyan Marksist Antonio Gramsci “Her hegemonya ilişkisi kaçınılmaz olarak bir eğitim ilişkisidir” diyordu. Anlaşılan AKP/Erdoğan bu ilkeyi (ironik bir şekilde) iyi analiz etmiş. […]

ROTA: Halk güçlerinin iki yolu*

Türkiye’de uzun süredir egemenler arasında, devlet işleyişi ve sermaye birikiminin yönetilmesi üzerine bir çatışma yaşanmaktadır. Sürekli derinleşen devlet ve hegemonya krizleri içerisinde, AKP/Erdoğan rejiminin meşruiyeti, hileli referandum ardından büyük bir darbe almış durumda. Rejim kendisini kurtarmak adına devreye sokulan “başkanlık diktatörlüğü”nün inşası yolunda, gitgide zora ve baskıya başvurmak zorunda. Nitekim her gün yeni bir operasyon, tutuklama, gözaltı, infaz, siyasi linç olaylarına tanık oluyoruz. Görünen o ki; baskı politikaları sermaye güçlerinde de panik yaratmış. Bu yüzden sermaye dolaşımının güvenliğini garantiye alan bir toplumsal restorasyon hamlesi devreye sokuluyor. Evet, Batı destekli finans-kapital Akşener/CHP merkezli açık bir restorasyon hamlesi için düğmeye bastı. Restorasyon hamlesi bolca “demokrasi, adalet, hukuk devleti, AB ile daha iyi ilişkiler, insan hakları” gibi  söylemler içeriyor. Fakat amaçlanan elbette bunlar değil. Amaçlanan şey, 2019’da Erdoğan’dan kurtulup,“ılımlı”, sermayenin çıkarlarına daha uyumlu ve nihayetinde TC devletini “kurtaran/koruyan” bir geniş merkezi, iktidara getirmek. Demokratik Devrimi tamamlamak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu esnasında gerçekleştirilmemiş ya da yarım bırakılmış bir demokratik devrimden söz edilebilir. Oldukça cılız bir sanayileşme gerçekleşse de, tasfiye edilmeyen vurguncu tefeci-bezirgan sermaye ile uluslararası finans kapital, yeni Türk Devletinin iktidar koltuğunu çoğunluğunu askerlerin oluşturduğu devlet sınıflarıyla paylaştı. Üstelik devralınan bu antika devletin temel niteliklerinde pek fazla değişikliğe gidilmedi. Halkın kendisi de bu sürecin tam bir öznesi olamadı. Çünkü kurucu irade halkı koyun sürüsü olarak gören ve onun örgütlü gücünden ödü kopan bir sınıfsal geleneği bünyesinde barındırıyordu. Ortaya çıkan rejim oligarşik-totaliter bir despotik cumhuriyet oldu. İçinde halkın zoruyla zorla sokulmuş olan kimi demokratik kazanımlar olsa da, bu kazanımlar kurumsal bir işleyişle korunmadığı için sık sık yok olmakla karşı karşıya kalabiliyor. Ve her dönemde bütün o kazanımları bir çırpıda atmaya-tasfiye etmeye hazır bir devlet sistemi var. Mecburen kısaca ve kabaca yapılan bu giriş, sadece tarihsel bilgi vermek amacıyla yapılmadı. Devletin despotik yapısı ve sermayenin asalak karakteri bugün halen sürmektedir. Bu olgular bugün, siyasi ve toplumsal mücadeleyi şekillendiren, […]

Hic Rhodus Hic Salta!*

İçinde yaşayanların ayakta kalıp normal günlük düzenini sürdürmeye çalıştığı, ama her taraftan çıkıp gelen farklı gerilimler tarafından sürekli zorlandığı, başların dönüp nefes alış verişlerin gittikçe hızlandığı olağanüstü koşullarda yaşıyoruz. Faklı odaklardan yola çıkan ve farklı ihtiyaçların sözcüsü olan politik güçler, bir kırılma olasılığı tarafından zorlanan hareketli ve değişken güç dengelerinde tutunarak inisiyatif kazanmaya çalışıyor. Kaotik ortamın sürekli hareket halindeki karmaşık git-gelleri; evet, herkesi zorluyor ama aynı zamanda her güce kendisini geliştirebileceği olağanüstü fırsatlar da sunuyor. Güç, yaratıcı zeka, dayanıklılık ya da hamlecilik gibi kimi tutumlara diğer güçlerden daha fazla sahip olanlar, rakiplerinden daha fazla inisiyatif kazanıyorlar. Böylesi yoğunlaşmış dönemler, içindeki siyasal ve toplumsal güçlere, tarihin akışını kendi ihtiyaçlarını karşılayacak bir yöne doğru “bükme” imkanını veriyor. Nitekim, “Kader” Anadolu coğrafyasındaki bütün toplumsal güçlerin ve onların siyasal temsilcilerinin kapısını çalıyor ve “İşte sahne” diyor, “çıkın oynayın, oyunun sonrasında neler olacağı şimdi ve burada/2019’dan önce belli olacak, hata yapmayın ve beklemeyin, kaybedersiniz!” Gelin görün ki, sahne uçurumlarla ve mayınlarla dolu, üstelik zemin sürekli sarsılıyor! Bırakın sürekli, hızlı ve doğru hamleler yapabilmeyi, sıradan sayılabilecek basit hamlelerin bile normalde olduğundan çok zor yapılabildiği, hatta ayakta kalmanın marifet sayıldığı zamanlardayız. Gerilimin hayatın bütün alanlarına yayılıp çeşitli biçimlere bürünerek çoğalması ve sertleşmesi, karmaşanın artması, nereden geldiği belli olmayan ani akışların önüne geleni sürükleyip götürme yönündeki zorlamaları, yükselip-alçalan ve o arada aniden yön değiştiren siyasal dalgalanmalar, toplumsal ve siyasal yaşamın akış hızının yüksek risk içeren bir noktaya ulaşmış olması gibi güncel gerçeklikler, en ufak bir inisiyatif alışa bile çok sayıda risk ve bedel yüklüyor. Siyaset sahnesindeki bütün güçler, sarsılıp zorlanıyor. Sadece iddialı ya da istekli olmak yetmiyor; güçlü, kararlı, esnek ve kapsayıcı, cüretli ama soğukkanlı olunmalı. Her an yenileri çıkıp gelen ve önündeki her gücü yıkıp tasfiye etmeyi hedefleyen zorlamalara karşı, sürekli hareket halinde var olarak yaratıcı hamlelerle cevap üretmek ve bir biçimde ayakta kalıp yola devam edebilmek […]

Savaşçı ve bilge bir Alevi hareketi yaratılmalı

Sivas katliamı protestolarının atmosferinde meydana gelen dört gelişme Alevi hareketinin geldiği konumu önemle işaret etmektedir. Birincisi; Cami-Cemevi projesiyle Sünni İslam’la bütünleşen İzzet-ullah’un CEM vakfının son icraatı “Ramazan Cemi” yönergesi, Alevilikteki asimilasyonun ne boyutta olduğunu gösteriyor. CEM Vakfı’na bağlı cemevlerinde böylesi uygulamalara gidilmesi belki tek başına sorun görünmüyordu. Ama “yönergenin” Pir Sultan Dernekleri cenahında da karşılık bulması, sorunu boylu boyunca önümüze serdi. Tarihselliği eksik ama olumlu bir bildirge İkincisi; 4 Temmuz’da yayınlanan “ Hacı Bektaş Bildirgesi” oldu. “Yol Erkan Bildirisi” olarak da bilinen bildiri, hem Alevi hareketince hem de iktidar mensuplarınca çok tartışıldı. Asimilasyona ve İslam takiyelerine karşı ortaya konan bildirge “öze dönüş” kaygısıyla yazılmıştı. Fakat Alevilerin önemsediği İmam Ali, 12 İmamlar, 7 ulu ozanın bildiride olmaması çok dikkat çekiciydi ve bu büyük bir eksiklikti. Bildirge cesareti ve Alevilik öz değerlerini yansıtmasıyla olumluluk taşıyor, Alevilerin “Kadim Tarihine” inebiliyordu belki; ama “tarihsel gelişiminin” yanından bile geçmiyordu. Esas sorun “ulusalcı” yaklaşımdır Üçüncüsü; Osman Baydemir’in 2 Temmuz Katliamı anmasında Sivas’ta yaptığı tartışmalara yol açan açıklamadır:”Buraya acıya ortak olmaya geldik. Buraya üç karanfil bıraktık. Biri Şeyh Sait torunları adına, diğeri Seyit Rıza torunları adına ve üçüncüsü Hacı Bektaş ve Pir Sultan torunları adına bırakılan karanfillerdir”. Alevi önderlerinin yanında Şeyh Sait isminin birlikte anılması birçok Alevi önderce kabul görmemiştir. Böylesi bir yerde ve zamanda açıklamalarda Alevilerin hassasiyetini göz önünde bulundurmak gerekirdi elbette. Ancak tartışmalardaki üslup, meselenin öz itibarıyla “Kürtler ve Aleviler” meselesi olduğunu açığa çıkarmıştır. Kastını aştığını belirterek özür dileyen Baydemir’in Diyarbakır Belediyesi Başkanlığı döneminde Alevi hareketine ne kadar katkı sunduğu bilinmektedir. Buradaki esas sorun Aleviler’deki Kemalist, ulusalcı, aydınlanmacı etkinin bir kere daha hortlatılmak istenmesidir. Yoksa açıklamaya bakıldığında, ezilen ve isyan eden önderlerin “birliğini” savunmaktan başka bir şey yoktur. Karşı açıklama yapanlar Seyit Rıza’nın bir Alevi önderi olduğunu ve 38 Dersim Katliamı’nın Atatürk döneminde yapılmış bir Alevi Katliamı olduğunu kabul etmekte midir ki? Vahim bir bildirge […]

Paylaşmak; dayanışmanın en güzel hali

Bugün içerisinde yaşadığımız kapitalist toplum, insan ilişkilerinin sonsuz yıkımından ve en çok da kadın bedeni üzerindeki patriarkal tahakkümden beslenmektedir. Kapitalizm, bu ilişkiden beslenerek idealize ettiği ve metalaştırdığı kadın bedeni üzerinden yeni bir “tüketim kültürü” yaratmıştır. Elbette kadının kendisini de, bu rekabetçi, bencil, ihtiyaçtan fazlasını tüketmeye dayalı kültürün içerisine hapsetmeye çalışmaktadır. Bu tüketim kültürünün kadın bedeni için öngördüğü güzellik ve standardize edilmiş beden anlayışında; kadın bedeni, görselliği ön planda olan bir cazibe aygıtı olarak kullanılmaktadır. Nihayetinde bu “ideal kadına” kavuşmak isterseniz, kendinizi bu tüketim kültürünün içerisinde bulmanız an meselesidir. Düzenli beden egzersizleri öneren programlar, kitaplar, DVD’ler, diyetisyenler, estetik ve cerrahi operasyonlar, kozmetik ve bakım ürünleri, sürekli yenilenen tekstil ürünleri… Bitmek bilmeyen yeni ihtiyaçlar… Rekabet ve aşırı tüketim sorunu İhtiyaçtan fazlasını tüketmeye ve her zaman ihtiyacınızın sınırlarını genişletmeye odaklı bu tüketim kültürü, rekabet, kıskançlık, bencillik gibi ilişki biçimlerinde beslemektedir. Bu yüzden, ataerkil kapitalizmin yaratmaya çalıştığı “ideal kadın”  algısı, kadının özgürleşmesi önünde çok büyük bir engeldir. Çünkü rekabet, kıskançlık, bencillik gibi kapitalizme özgü ilişki kurma biçimleri, kadınlar arasındaki dayanışmayı zayıflatır. Kadınların özgürleşme mücadelesinde en önemli durak olan kadın dayanışmasının zayıflaması ancak ve ancak patriarkal kapitalizmi güçlendirecektir. Bir özne olarak kadını ve kadının özgürleşme mücadelesini zayıflatacaktır. Bell Hooks’un dediği gibi “Ataerkil düşünce bizleri, erkeklerden aşağı gören, ataerkinin gözüne girmek için birbiriyle kıyasıya rekabet eden, kıskançlık, korku ve nefret besleyerek birbirini hor gören kadınlar olarak toplumsallaştırdı.” Paylaş, gülümse, gülümset Patriarkal kapitalizmin bize dayattığı bu tüketim kültüründen ve tüketim ilişkilerinden ancak kadın dayanışmasıyla sağ çıkabiliriz. Kapitalist tüketim çılgınlığına dur demek için kadınlar arasındaki dayanışmayı örgütlemek için “paylaşımı” yüceltmek gerekiyor. Mor Dayanışma hem kapitalizmin tüketim çılgınlığına karşı hem de kadın dayanışmasını ve paylaşmayı yükseltmek için birçok ilde ”Paylaş, Gülümse, Gülümset” sloganıyla birçok ilde takas pazarları kurmaktadır. Mor Dayanışma bu etkinlikle birlikte kadınlar arası paylaşmayı ve dayanışmayı pekiştiriyor. Bize dayatılan tüketim kültürüne karşı alternatif bir “paylaşım ve dayanışma” […]

Devrimci kadro kaosun parçasıdır

Devrimci militan kadro içinden geçtiğimiz sürecin bir anti-tezi olarak, maddenin atomunda gizli olan enerjisine benzer şekilde bütünün-kaosun parçasıdır. Kaldı ki, kapitalizmin ‘sıradan’-‘durgun’ dönemlerinde dahi kendini durmadan yıkan ve yaratan, her an bir diyalektik sıçrama-dönüşüm eşiğinde olan kadro zaten kaotik bir kişilik değil midir? Zaman ve mekanın durağan olmayan sonsuz çarpışması: “Şimdi”nin karakteri kaotiktir. Öyleyse şimdi kadronun karakteri her yeri kaplamaktadır. Yapılması gereken zorluğu, problemleri, kaosu baş edilmesi gereken olgular olmaktan çıkarıp, bütünleşerek kavrama ve aşma çabası göstermektir. Kaos dumanlı ve flu iken devrim net ve yaratıcıdır Kaos şok ile korku yaratır ve çözmeye çalışır. Devrimci kadro çözülmez. Çünkü her tezi ve antitezini içinde barındırır ve karşıtına dönüşebilme eğilimi gösterir. Devrimci militan kadro böylelikle panik olmayan, sakin, cesur bir karaktere kaos sayesinde ulaşır. Kaosta kararsızlık, dağınıklık, yönsüzlük vardır. Kadro örgütlü, planlı, ölçülü hedefe odaklanmış ve kararlı bir kişilik olarak ortaya çıkar. Kaos, zamanı olağanının dışında genişletmiştir. Kendini gerçekleştirmek için bir dakikayı iki ucundan tutup açmıştır ve içine bir sürü olay yerleştirmiştir. Kadro bu zamanın kendisi içinde istediğinin bilincindedir. Kaos dumanlı, flu ve belirsizken, kadro hareketinde net, hayalperest, yaratıcıdır. Kaos ölüm ve acı üretirken, kadro yaşam ve neşe üretir. Kadronun bilinci komün kültürü pratiği modern yaratıcılıktır Tüm bu özellikleri ile kadro sistemin karşıtı olarak bilincini ve davranışını en büyük zıtlıktan, işçi sınıfından alır. Yaşam alanı emeğin üretildiği yerdir. Kadro sınıfın öz-yadsıması olarak, kendini onun bir nesnesi biçiminde var eder. Diğer biçimleri ancak yabancılaşmanın belirtisidir. Dolayısıyla parolamızdaki sınıf kavramı devrimci militanın maddesidir. Diğer yandan tarihsel devrimci dinamiklerin ilerici karakteri alan faaliyetlerinde, kadroda görünür. Binlerce yıllık kadim devrimci geleneğin tüm ihtişamı ve ağırlığı, gücü kadroda kendini gerçekleştirir. Kadro geçmişi birkaç yüzyıla dayanan burjuva iktidarının saldırılarına karşı sadece modern barbar tabakaların (işçi sınıfının) surlarını kendine kalkan etmez, fakat onunla birlikte kadim barbar toplulukların yıkıcı geleneğini de kuşanır. Güncel toplumsal mücadele alanlarının (Kadın, Arap Alevi, ekoloji […]

Adalet Yürüyüşü ve sosyalistler

Kaotik, dolayısıyla dinamik ve karmaşık toplumsal-politik atmosferin içinde soluk alıp veriyoruz. 16 Nisan sonrasında kazanılan ivmeyle, Haziran İsyanı’yla açığa çıkan ve bir biçimde ayakta kalan toplumsal dinamiklerin yeniden hareketlendiğini görüp-yaşıyoruz. Referandum akşamından itibaren sokaklara çıkan kitlelerin hakiki bir özgürlük arayışı ve öz örgütlenme ihtiyacı içerisinde olduğu ve adeta çırpınarak öznesini aradığı gerçekliğiyle yüzleşip zorlanıyoruz. Tam da bu noktada, Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasının ardından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “Adalet Yürüyüşü”, başladığı günden bugüne ülke siyasetinin ana tartışma başlıklarından biri haline geldi. Söz konusu eylemin yürütücü gücü CHP ve Kılıçdaroğlu olunca, Adalet Yürüyüşü’nün ülkenin gidişatı açısından önemi ve açığa çıkardığı olanaklar/fırsatlar yanında, CHP’nin başat güç olduğu eylemin duruşu ve programatiği açısından içerdiği kaygı ve handikaplar da tartışılıyor. Sorun alanlarına ve esasa dair yoğunlaşmadan önce belirtelim; Adalet Yürüyüşü, toplumsal hareketlilik halinde olduğumuz şimdiki olağanüstü dönemeçte son derece önemli. Etrafında topladığı toplumsal dinamiklerle birlikte olarak havasını solumamız gereken bir hamle. Ancak; bu duruş, karşımızdaki gücün karakterini iyi bilen, mevcut durumu çıplak ve en berrak haliyle kavrayan, ittifak ve karşıtlık odaklarını doğru gören bir konuma yerleşmeli, stratejik duruluk ve taktiksel zenginlik içermelidir. CHP’nin sınırları, sosyalistlerin pozisyonu Adalet Yürüyüşü’nün önemi ve açığa çıkarabileceği olanaklara gölge düşürmeden belirtelim; CHP’nin “Adalet Yürüyüşü”, kendisine özgürlük ve demokrasiyi esas alan bir stratejik duruşun ürünü değildir. Unutmayalım, Cumhuriyet Halk Partisi, sermaye ile organik bağ içerisinde olan bir devlet partisidir. Menşei ve sınıfsal konumlanışı gereği, siyasal söylem ve eylemlerinin ardındaki esas saikleri bu gerçeklik üzerinden okumak, CHP’nin “sol” ufkunun sermayenin belirlediği sınırlar dışına taşamayacağını ve “devletin bekasını” esas alacağını netçe görmek gerekir. CHP’nin olağanüstü momentlerde dümeni sürekli sağa kıran politik hamleleri, rastlantısal değil, tam da bu gerçeklikten çıkıp geliyor. Dokunulmazlıkların kaldırılmasını onaylama, 15 Temmuz’dan sonra muhalefet odakları için önemli bir kapı aralayabilecek olan 24 Temmuz mitingini es geçerek Yenikapı ruhuna tabi olma, 16 Nisan’da Hayır’ın hem sandıkta hem sokakta kazanmasına rağmen […]

Laikliğin yeniden inşası

Bildiğimiz bir laiklik var; o esas olarak din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Bilmediğimiz laiklik ise, kadın kurtuluş mücadelesinin bir parçası olarak keşfedilip, mücadelenin içinde şekillenerek, özgürlükçü ve halkçı bir dinamik olarak yeniden inşa edilecek olandır. Bildiğimiz-yaşadığımız laiklik; Batı’da gelişip güçlenen kapitalizmin yarattığı modern ulus-devlet/toplum yapısına ve dolayısıyla kapitalizmin gelişimine ayak uyduramamış olan Osmanlı devletinin çöküşü sürecinde yaşanan Kemalist müdahale içinde gerçekleşti. Bu gerçekleşme, despotik Osmanlı devlet yapısını kapitalizmle uyumlu olacağı bir dönüşüme uğratarak korumayı amaçlıyor ve daha genelinde, sosyo-ekonomik yapının, kapitalizmin gelişimine uyumlu hale dönüşecek biçimde yeniden inşasının içinde yer alıyor, onun kurucu ögelerinden biri olarak şekilleniyordu. Kemalist müdahale ise, bir halk isyanı olarak, padişahlık yönetimine ve şeriat hukukuna karşı halkçı bir ayaklanma olarak yaşanmadı. O, yıkılmak üzere olan Osmanlı devletinin ordusu içindeki subayların öncülüğünde yürütüldü ve esas olarak Anadolu sermayesinin güçlenmesinin önünü açmayı hedefliyordu. Dolayısıyla, bizlere öğretildiği gibi, eski despotik yapının tasfiye olduğu ve halkın kendi elleriyle yeniden inşa ettiği bir “Türkiye Cumhuriyeti” hiçbir zaman gerçekleşmedi. Evet, o despotik yapının içindeki Padişahlık Kurumu tasfiye edildi, ama yerine Ordu kurumu geçirilerek ve “uluslaşma” sürecini gerçekleştirecek biçime sokularak devletin sürekliliği sağlandı. Despotik devlet, Cumhuriyet biçiminde kendisini sürdürdü, halen de sürdürüyor. Laiklik de, söz konusu dönüşümün içinde, onun despotik ana yapısı tarafından damgalanarak, despotik bir laiklik olarak gerçekleşti. Söz gelimi, en basit haliyle din ve devlet işleri birbirinden gerçekten ayrılsaydı; birçok farklı inancı barındıran toplumumuzda devletin dini “İslam” olarak kabul edilemezdi. Başörtüsü kullanan kadınların kamusal alanda var olmaları engellenmezdi. Aleviler inançlarından dolayı onlarca katliama uğramazdı. Din İşleri Başkanlığı (DİYANET) diye bir kurum olmazdı… vd. Yani bu topraklarda şimdi bizim yeniden inşa etmemiz gerektiği gibi özgürlükçü bir laiklik hiçbir zaman hayat bulmadı. Laiklik, sadece Osmanlı-T.C devletinin bekasını korumak ve Türkiye’nin kapitalist ekonomiye geçişini sağlamlaştırmak adına, Avrupa’nın modern devlet yapısına ayak uydurabilmek zorunluluğuyla, bu coğrafyanın kendi tarihsel somut gerçekliği içerisinde Batı’da yaşanan laiklikten […]

Sermayenin başkanlık harekâtı

Ekonomik kriz, enflasyonun iki haneli rakamlara ulaşması, işsizlik ve pahalılığın yükselmesi ve Ortadoğu’daki savaş AKP- Saray iktidarını siyasi istikrarsızlığın içine soktu. Devletin içine girdiği krizle de sarsılan iktidar, bu kaotik süreçte anayasa referandumuna adeta can simidi olarak sarıldı. Ancak istediğini alamadı. Bu dönemde ise sermaye karına kar katacak olanaklar sağladı. Asgari ücrete sıfır zam, Varlık Fonu ve Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) OHAL’in etkisiyle sermaye lehine yapılan hamlelerdi. Ek olarak piyasaların referandumdan sonra rahatlayacağı yönlü açıklamalar, istikrara ve büyümeye ilişkin rakamlar referandumdan beklentileri arttırdı. Dolayısıyla hükümet şapkadan tavşan çıkaramasa da sandıktan EVET’i çıkardı. Sermaye kâr istiyor TÜSİAD, referandumun kesin sonuçları açıklanmadan, referandum gecesi yaptığı açıklamayla sermayenin tavrını ortaya koydu. Başkanlık olsa da olmasa da sermaye, kârına bakacağını ifade etmiş, çizgiyi çizmiş oldu. Açıklamanın ekonomi bölümünde “istihdam üzerindeki vergi ve prim yükünün OECD ülkeleri ortalamasına çekilmesi, güvenceli esnek çalışma biçimlerinin geliştirilmesi” maddesi hükümete patronların üzerlerindeki yüklerden kurtarması gerektiğini öğütlüyor. Sermayenin istediği reformları başbakan yardımcısı Nurettin Canikli, “Hızlı bir şekilde reform ajandamıza devam ediyoruz. İlk planda kıdem tazminatı fonunu halletmek var. Şu anda firmaların üzerindeki kıdem tazminatı fonu realize edilmek istense firmaların önemli bir bölümü mali açıdan sıkıntıya girer.” demeciyle açık açık ortaya koymuştur. Kıdem tazminatı meselesi Kıdem tazminatı fonu, istifa edenin de parasını alabildiği, herkesin tazminatına kavuşacağı, işçi 1 gün bile çalışsa tazminatı hak edeceği biçimde düzenleneceği iddia ediliyor. Oysa yapılan işverenlerin tazminat yükünden kurtarıldıkları ve işverene işçiyi keyfi biçimde işten atma imkânı sunan bir düzenleme olacaktır. İşçilerin alın teri ve güvencesi gasp edilecektir. Kıdem tazminatı işçi sınıfının tarihsel kazanımıdır. 1936 yılından beri yürürlükte olan en önemli güvencesidir ve en son kalesidir. Fona devriyle yaşanacak hak kayıplarının yanında eğer bir şekilde kabul görürse işçi sınıfının tüm kazanılmış haklarının tasfiye edilmesinin önü açılacaktır. “Güvenceli esneklik” adı altında tüm güvenceler ortadan kaldırılarak fazla çalışma- az ücret uygulaması yaygınlaşacak buna bağlı olarak da sermaye karlılığını […]

Yaratıcılık ve özgürlük serüveni

İnsan doğa ile ilişki kurarak üretir. Üretim ve yeniden üretim, insan topluluklarında sadece bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir şekilde gerçekleştiriliyor. Doğa ile madde alışverişi yaparken insan, hem kendisini hem toplumu yeniden üretiyor. İnsan içerisinde bulunduğu topluluğun kültürünü de sürekli yeniden üretiyor. Üretim her zaman insanın içinde bulunduğu koşullar çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Bugünkü koşullar ise kapitalist üretim tarzı, sermaye hâkimiyetidir. Sermaye hareketi Sermaye hareketinin içsel dinamiği yayılmacılıktır. Henüz girmediği alanlara girip, henüz metalaşmamış olan her şeyi metalaştırıp, kendi hâkimiyetini kurmaya çalışıyor. Sermaye düzeni sadece ekonomiyi değil, bütün toplumu ve bireyleri eti ve kemiğiyle kapsamaya doğru gidiyor. Sermaye hegemonyası, devletin zor aygıtlarına ihtiyaç duysa da, her zaman doğrudan baskıcı davranmaz. Her şeyi ve herkesi kendi etki alanına çekip ve o alanda her şeyin ve herkesin “kendi rızasıyla” hareket etmesini sağlamaya çabalar. Bilincimizi ve hayal gücümüzü işgal edip, başka bir düzen, başka bir dünya, başka bir düşüncenin, başka bir kültür, başka bir sanatın mümkün olmadığı anlayışına zorlar bizi. Bu mekanizmaların, bilindik söylemlerin, eylemlerin ötesine geçmek yaratıcılıktır. Sanatçıya ait değildir. Her türlü toplumsal alanda olabilir. Yeni ufuklara ulaşmak, siyasetin, sanatın, her türlü toplumsal faaliyetin ütopik yanıdır. Ütopya ulaşılmaz hedeflere yönelik değildir. O, mevcut madde, mevcut düzenin sınırlarını aşan bir eğilimdir. Her yaratıcı eylem bir nevi ütopiktir. “Dans eden bir yıldız doğurabilmek için insan içinde kaos taşımalıdır.” Nietzsche’nin bu sözü, yaratma süreci ve yaratıcılığı imgesel biçimde özetliyor. Yaratma sürecinde yaratanın elinde çeşitli malzemeler (doğa, teknoloji, renkler, notlar, dil, tarih, toplumsal süreçler, sanat, vs.) vardır. Bu malzemeler yaratma eyleminin sınırlarını belirler. Aynı anda gerçekten yeni bir şey yaratan eylem bu sınırları zorlar, eldeki malzemeye yeni bir şey katar. Örneğin, ressam renkler ve tekniğiyle yeni bir tarz; yeni bir görme biçimi yaratabilir belki. Yazar, dil ile (kelimeler, gramer, ezgi, imgeler) ile ilgilenip henüz yaratılmamış kelimelerle, bir dil ezgisi inşa edip, yeni bir ufuk açabilir. Yaratma sürecinde bireyin, […]

16 Nisan dönemeci ve tarihin “Demokratik Cumhuriyet” çağrısı

16 Nisan Referandum takvimi, ülkenin içerisinden geçtiği olağanüstü sürece yeni bir parametre eklemiş oldu. Öyle ki, 16 Nisan takvimi, artık ülkenin gidişatı açısından yeni bir başlangıç ivmesini, hareket noktasını ve hatta yeni bir devrimci mayalanma sürecini işaret ediyor. “Kazandığımızı biliyoruz, kaybettiklerini biliyorlar” OHAL koşullarında, devletin tüm imkânları seferber edilerek yürütülen referandum, iktidarın YSK eliyle gerçekleştirdiği bir seçim darbesidir, gayri meşrudur, çalıntıdır ve toplum nezdinde hükümsüzdür. Çalıntı referandumun yüzde 51’e yüzde 49’luk  sandık matematiği sonuçlarının verilerine baktığımızda bile, büyükşehirlerde ve Kürdistan’da Hayır’ın kazanmış olması, 18-25 yaş arası gençlerin, Alevilerin, kadınların ezici çoğunluğunun ve hatta AKP oy tabanının yüzde 10’u aşan önemli bir kesiminin Hayır’a oy vermiş olması, iktidarın mevcut kırılganlığına çarpan oranda etkisi olacak, dengeleri değiştiren çarpıcı sonuçlardır. Mevcut kriz dinamiklerinin devlet içerisinde alabildiğine boy verdiği ve çatlakların derinleştiği bir düzlemde, referandum sonuçları, yeni bir kriz dinamiği olarak ciddi bir “meşruiyet krizini” doğurmuş oldu. Sağda parçalanma Referandum sandık sonuçları, Türkiye sağ siyasetinde alışık olduğumuz muhafazakar milliyetçi sağ blok hattını içeriden ve tabandan alabildiğine sarstı. MHP’den BBP’ye Saadet Partisi’ne değin sağ kesime gelip çarpan ve kriz dinamiklerini harekete geçiren bir referandum süreci gerçekleşmiş oldu. Özellikle MHP’de kazanlar kaynıyor. Bahçeli’nin, AKP/Erdoğan ile kurduğu ittifak ve iktidara koltuk değneği olma misyonunu yürüttüğü siyasal çizgi dolayısıyla içerideki çatlak, parçalanmanın eşiğine gelecek kadar derinleşti. MHP’nin milliyetçi taban nezdinde meşruluğu ve güveni ciddi hasar almış oldu. Olasılıklar, sağda yeni bir inşa sürecine işaret ediyor. Zira, 16 Nisan sonrası şekillenen yeni süreç sağda yeni bir siyasal arayış mahiyetini taşıyor. Önümüzdeki dönemde sağda yeni ittifakların, yeni merkezlerin inşa olacağı bir düzleme doğru evrilebilir. AKP’nin emniyet supabı CHP CHP, Kılıçdaroğlu öncülüğünde yürüttüğü basiretsizlik siyasetini, 16 Nisan ve sonrasında da iktidara oksijen taşıyarak devam ettiriyor. Hayır’a sahip çıkmak şöyle dursun 2019’a randevu keserek süreci geçiştiriyor. Elbette ki, Kılıçdaroğlu’nun söylem ve siyasetini, burjuvaziden ve TÜSİAD’den azade bir yerde konumlandırmıyoruz. Kılıçdaroğlu’nun kulağına fısıldıyanlar […]

Liderlik ufkunu açığa çıkarmak

  16 Nisan öncesinde varolan kaotik ortam ve iç içe geçmiş kriz dinamikleriyle beraber gayrimeşru referandum sonrası meşruiyet krizi de derinleşti. Her türlü hile ve baskıya rağmen “Hayır’ın” enerjisini engelleyemeyen iktidar YSK darbesiyle referandum sonucunu değiştirdi. “Hayır’ına” sahip çıkan binler, günlerce sokaklarda referandum sonuçlarını tanımadığını dilen getiren eylemlilikler yaptı. 8 Mart gece yürüyüşüyle tekrar açığa çıkan, 16 Nisan sonrası “Hayır” eylemlilikleri ve 1 Mayıs ile devam eden toplumsal güçlerin hareket halinde oluşu sürüyor. Bununla beraber bu hareketlenmenin öncülük boşluğu ve görevi de önümüzde duruyor. Emek- yoğun çalışma tarzı Emek-yoğun çalışma; kolay sonuç beklemeden, her ayrıntıyı hesaplayan, zihinsel, fiziksel ve ruhsal olarak tam bir yoğunlaşma halinde hareket edebilmektir. Bu hareket edişte fiziksel yorgunluk, en basit, başa çıkılması en kolay sorundur. Görev ve sorumlulukların, her aşamada artması ve karmaşık sorunların çözümünü talep etmesi karşısında müthiş bir gerginlik-kaygı hali ortaya çıkar ve devrimci kadroyu zorlar. Bu zorlanmayla başa çıkmanın yolu, uyanık ve tetikte olan bir ruh haline sahip olmaktır. Devrimci kadro, savaş sahtında olduğunu bilen yerden, reflekslerinde hassasiyet kazanmak, sezme gücünü arttırmak ve çözüm gücü olmak mecburiyetindedir. Kadrolar, ezilenlerin kurtuluşu, toplumun özgürleşmesi mücadelesinde “partinin işçisi-hamalı” olmaktan şikayetlenmeden, daha fazlasını yapmayı hedefleyebilmelidir. Güçlü duruş Güç, bir işi yapabilme, zorluklarla başa çıkabilme kabiliyetidir. Kendi gücünün sınırlarında gezinmeyen kişilikler, savaşı başından kaybeder. Devrimci kadrolar açısından, zayıf olma hali kabul edilemez. Kadrolar, devrimci bir savaşçı-eylemci olduğunun farkında olarak bilincini ve iradesini inşa eder. Muhalif bir kişiliğin ötesine geçip ihtilalci-kopuşçu bir kişilik kazanır. Bunu yaptığı oranda da güçlenir. Nesnel veya öznel yetmezlikler karşısında yakınmayan, kırılıp kıvrılmayan, yetmezlikleri aşmayı başka tarihe havale etmeyen kadrolar, kendi içinde-kişiliğinde güç odakları oluşturur. Güç odakları arttıkça devrimci kadroların, iç motivasyonu yükselir ve kendine güveni artar. İktidarı kurma perspektifinden doğru iddia sahibi olur. Kendine alan açar ve “görevin sahibi”olur. Kendini adayışta sınırsızlık “Kendini adama” kendinden vazgeçiş değil, yaşanılan kültür-çevre, sistem tarafından belirlenmiş kendiliğinden kopma […]