Yazmalar

Yeni Dönem Parolası: “Emek-Güç-Beceri”

Türkiye, belirsizliklerin yoğunlaştığı ve sürekli hareket halinde olan bir sürecin içinden geçiyor. 24 Haziran seçimleriyle de AKP kendi iktidarını bir adım daha güçlendirdi. 24 Haziran’ın hemen ertesinde, “Muharrem İnce’nin de katkısıyla” toplumda bir umutsuzluk ve çaresizlik ruh hali yoğunlaştı. Seçimlerle iktidarın değişeceğini ve nefes alabileceğini düşünen milyonlar, seçim sürecinde ve gününde aktif görev aldı. İktidar tarafından yaratılan bütün baskı ve korku ortamına rağmen toplumsal güçler iktidar karşıtlığında ısrarcı oldu. Yeni dönemin ruhu 24 Haziran seçimleri, özellikle toplumsal güçlerin bir bölümüne artık AKP  karşıtlığının ve sadece seçimlere katılımın sonuç almaya yetmeyeceğini göstermesi açısından önemli bir kırılma yaratmıştır. Önümüzdeki dönem, bu kırılmayı bir siyasal bilince ve halkın iktidarını kurma hedefiyle örgütlenmesi gerekiyor. Faşizme yönelim hızlansa da, mücadelemizin çizgisi -toplumsal güçlerin kurucu iradesini açığa çıkarma- ve araçları da -yerel meclisler- netleşmiştir. Parti kadroları açısından, yeni dönemin ruhu “emek, güç ve beceriyi” yoğunlaşmış biçimde yeniden inşa etmek üzerinden şekillenecektir. Sürece uygun biçimde kadro kendi donanımını sağlarken, öte taraftan var olan parti mekanizmalarının yetkinleşmesi ve yerel meclislerin kuruluşu göreviyle karşı karşıyadır.  Güven Korku ve ahlaki çürümenin giderek toplumun tamamını kuşattığı bir zemin içinde hareket eden kadrolar, “kendine, yoldaşlara ve topluma” karşı ciddi bir yaklaşım içinde bulunmalıdır. Güven, kadroların bir işe atılma cesaretini göstermesini sağlar. Güven duymayı, altı boş bir söylem olmaktan çıkarma, ancak alınan sorumluluğun yerine getirilmesiyle mümkündür. Seçimlerden sonra  birtakım solcular tarafından dillendirilen “topluma güvensizlik duyma ve toplumu aşağılama”,  kendine güvensizliğin ve kendi üzerinden sorumluluğu atmanın sonucudur. İnşa edilen yeni toplumsallıkta, sistem, toplumsal değerleri aşındırıyor ve toplumu kapsama gücünü büyük oranda kaybediyor. Öte yandan, bir süreden beri toplumsal güçlerin “kendiliğinden hareketinin” siyasallaşmasının önü açılıyor. Toplumsal güçlerin siyasallaşması, “gücünü kontrol edebilen ve her aşamada arttıran bir özneleşmeyi” inşa etmekle mümkündür. Hem partiye hem de yerel meclislere katılan insanların olumlu özelliklerinin bir anda açığa çıkmayabileceğini gören yerden ilişki kurmak gerekir. Kadro, ilişki kurduğu bireye ve mekanizmaya […]

Seçimlerden sonra (2)

Kral çıplak! Yazının ilk bölümünde, açıklanan resmi sonuçlar üzerinden Erdoğan merkezli AKP-MHP iktidar ortaklığının durumunu anlamaya çalışmıştım. Ancak, seçimin “resmi” sonuçlarını yorumlarken, madalyonun bir yüzünde gezindiğimizin ve aynı madalyonun öteki yüzünde ise “Kral çıplak!”yazdığının bilincinde olmalıyız. A. Olgular ve belirtiler Anadolu Ajansı’nın seçimlerden kısa süre önce “yanlışlıkla” açıkladığı sonuçlar, nasıl olduysa üç aşağı beş yukarı “tuttu”; özellikle de Erdoğan’ın başkan seçildiği oran! Sadece bu mu? Artık hemen herkesin bildiği şeyler; OHAL koşullarında seçim yapılması, seçimin ilgili yasa maddelerinin koşullarına ters düşen “baskın” bir erken seçim halinde gerçekleşmesi, aynı evde yaşayanların farklı sandıklara yönlendirilmesi ve dolayısıyla kontrol imkanının kaldırılarak “hileli seçmen” yazılımının önünün açılması, Kürt illerindeki HDP’li seçmenlerin korucu köylerinde oy kullanmak zorunda bırakılmaları, seçimin hemen öncesinde “amiral gemi” Hürriyet ele geçirilerek medyanın tek ses halinde iktidar yanlısı yapılması, oy pusulalarının iki misli basılması, 3. parti olan HDP’nin her gün neredeyse 10’ar 20’şer üyesinin gözaltına alınarak ya da tutuklanarak seçim kampanyası yürütmesinin engellenmesi, devletin olanaklarının bütünüyle AKP ve MHP’ye sunulması gibi yaşanan gerçeklikler, henüz daha seçim başlamadan iktidarı güçlendirip muhalif güçleri zayıflatmaya hedefliyordu. Ek olarak, CHP’li Trabzon milletvekilinin açıkladığı rakama göre 2,5 milyon ölmüş kişinin ölmemiş gibi seçmen yazıldığı ve henüz “doğmamış” bazı seçmenlerin varlığı iddiası ise, şayet doğruysa %5-6 arasında bir oya denk düştüğüne göre, başkasını gerektirmeyen bir “ön hazırlık” sayılmaz mı? Seçim sırasında ise, özellikle İç Anadolu ve Kürt illerinde yaşanan baskılar kimi yerlerde silahlı baskın düzeyine dek sıçradı. Yine bir CHP milletvekilinin belirttiğine göre, seçmen sayısının %10’una denk düşen 20 bin sandıkta müşahit olmaması da, iktidar yanlısı partilere özellikle de MHP’ye kullanılan ve çekilen videolarla ispatlanan blok oyların nasıl gerçekleştirildiğiyle ilgili fikir veriyor. Çekilen videolarda görüldüğü üzere, herkes kedilerin trafolara AKP için gireceğini düşünürken onlar bu sefer çoğunlukla MHP’yi tercih ettiler! Seçim sonrasında ise, öncesindeki onca iddiaya rağmen, oy tutanaklarını takip etme hazırlıklarının nasıl olduğu “anlaşılamayan” biçimde çöküvermesi veya daha […]

Özgürlükçü Gençlik: KHK’nın Açılımı: Ülkede İktidara Karşı Çıkmak Yasak!

Samsun Özgürlükçü Gençlik Derneği’nin 701 sayılı KHK ile kapatılmasına dair Özgürlükçü Gençlik Dernekleri facebook sitesinden bir açıklama yayımladı: Türkiye uzun zamandır, KHK’lar ile yönetilen bir ülke. Erdoğan’ın iki dudağı arasından çıkan sözlerle alınan kararlar, ülkede yasa şeklinde uygulanıyor. Dün yine KHK’ya uyandık ve binlerce kişi işinden edildi. OHAL süreci boyunca uygulanan KHK’larla işlerinden atılanların yanına yenileri eklenmiş oldu. “Terörü engellemek” adı altında çıkarılan KHK’larda temel hedef muhalefeti susturmak. Yine son KHK’da bu amaç açıkça görüldü. Binlerce kişinin içerisinde barış imzacısı olan 18 öğretim üyesi de bulunuyor. AKP hükümeti, üniversiteleri kendisine karşı olanlardan arındırıp boşaltmaya çalışıyor. İhraçlar ve hukuksuz işlemlerle üniversiteleri ot bitmez çorak topraklara çeviren iktidar; kampüsleri kendi iktidar alanı haline getirme derdinde. Haksız, hukuksuz yolla kapatılan muhalif kanal ve gazetelere de yenileri eklendi. Öğrenci Derneklerine Saldırılar Daha önceki KHK’larda da, pek çok dernek ve vakıf kapatılmış, kapılarına mühür vurulmuştu. Son KHK ile Samsun’daki gençlik derneğimiz de kapatılmıştır. İktidarın birer müşteri olarak gördüğü, öğrenim süreci içerisinde işçileştirdiği üniversite öğrencilerinin derneği olarak inşa edilen ve eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitimi savunan; özgür demokratik halk üniversiteleri modeli için mücadelede eden; kampüslerin özgürleşmesini savunan biz devrimci gençler, iktidarın üzerimizdeki planlarına teslim olmayacağız. Doğanın talanına karşı ekoloji mücadelesini, üniversiteli genç kadınların özgürlük arayışını, ezilen halkların ve inançların örgütlülüğünü, kültür sanat faaliyetlerinin yozlaştırılmasına karşı alternatif bir sanat anlayışının inşasını, homofobi, transfobi ve bifobiye karşı LGBTİ+’ların mücadelesini büyütmeye devam edeceğiz. Korku sopası ile herkesin susturulduğu, ses çıkaranın haksız ve hukuksuzca gözden uzaklaştırıldığı ülkemizde; Özgürlükçü Gençlik olarak gerçeği haykırmaktan ve mücadele etmekten geri durmayacağız.

Sivas Katliamı’nın tarihsel derinliği

Sivas Katliamı’ndan sonra tam 25 yıl geçti. Unutulmadı, unutulmaz da. Aleviler var oldukça, bu katliamın acısı ve öfkesi her daim hafızalarda kalacaktır. Yaşar Kemal, katliamdan sonra en çarpıcı soruyu sormuş; “Ne kaldı utançtan başka?” diyerek, Alevilerin acısını, vicdani ve ahlaki olanı, dostun düşmanın yüzüne haykırmıştı. Ancak Sivas Katliamı bunlardan da öte bir derinliğe sahip. Dolayısıyla, “Neden Sivas katliamı?”sorusunu sormak, bizi politik, ekonomik ve tarihsel gerçekliğin derinliklerine götürecektir. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olayı “münferit” göstererek, Alevilerin kaderine razı olmasını istiyordu. Bu ifade bile, devlet binalarının ortasında bulunan Madımak Oteli’nde “göstere göstere” yapılan katliamın planlı olduğunu gösteriyor. “Münferit” devlet dilinde, kimi “özel” katliamlarla ilgili tarihsel-toplumsal gerçekleri örtme çabasının işaretidir. Neden Sivas Katliamı? Birincisi; 12 Eylül 1980 sonrası, “kentleşen Alevilik” ve “Alevilik Aydınlanması” gerçekliğinin üretip biriktirdiği öfkenin, 12 Eylül faşizminin“Türk-İslam Sentezi” doktrinine karşı bir Alevi isyanına dönüşmesini önlemekti. İnancını şehirlerde yaşamak, yaşatmak isteyen, ibadetini, cenazesini, cemevlerinde kendi yolu ve erkânına göre gerçekleştirmek isteyen Alevilerin, öfke dalgasını önemle tespit etmek gerekir. Öfkenin isyana, isyanında “harekete” dönüşmesini istemeyen egemen faşist güçlerin planlayarak yaptığı bir katliamdır Sivas. Buradan hareketle Sivas ’93 ü açıklarken salt “katledilen Aleviler” ya da “kaderi kara Aleviler” duygusal zemininde hareket edemeyiz. Aleviler, egemen güçlerin zulmü kadar isyanı ve direnişi de bağrında taşıyan bir inanç topluluğudur. Onlar, bu isyancı, direnişçi ve devrimci dinamiklerini, inançlarının özünde bulurlar. Aleviliğin, “tarihsel devrimci dinamiğinden” beslenirler. 12 Eylül ve Alevilerde kırılma dönemleri 12 Eylül 1980 faşist darbesi Alevilerin tarihinde önemli bir kırılma (Nejat Birdoğan’ın[1] tanımlamasıyla; aşılama) dönemi/evresidir. Sırasıyla 1. dönem, 1232-1239 (Seyitlik verilme ve Babai isyanı); 2. dönem, 1514-1526 (Yavuz Sultan Selim Katliamı ve Şah Kalender İsyanı); 3. dönem, 1826 Yeniçeriliğin kaldırılması ve Nakşibendi din insanlarının Alevi dergâhlarına atanması, dergâhlara camii yapılması); 4. dönem, 1921-1938 (Cumhuriyet sonrası-Dersim Katliamı); 5. dönem ise 12 Eylül darbesi sonrasını belirleyebiliriz. Şimdilerde bir kırılma/aşılama dönemi olarak da (yani 6. dönem) AKP “açılım politikası” ve Cami-Cemevi Projesi’yle hayat buldurulmaya […]

Seçimlerden sonra

Görünen o ki, 24 Haziran en çok tartışılan seçimlerden birisi olacak. Ne iktidar/Cumhur İttifakı ne de ana muhalefet/Millet İttifakı zafer kazandığını ya da yenildiğini içine sindirerek ilan edebiliyor; daha ziyade, sonucu isteksizce kabullenme yönündeki tutumlar gözlemleniyor. İktidarın büyük ortağı/AKP, elbette “havalı” ama yüzlerindeki ekşiliği görmemek imkansız. Seçimin en çok oy kaybeden partisi onlar; “tek adam” artık ancak “koltuk değneği” ile ayakta durabilirken, hem “tek adam” hem de partisi küçük ortağın/MHP’nin “denge ve denetimi” ile yüzleşiyor. Ayrıca, çok istenen HDP’nin baraj altına itilmesi de onca çabaya rağmen gerçekleştirilemedi. İlk önce Erdoğan tarafından dillendirilen ve seçim kampanyası süresince herkes tarafından da görülen “metal yorgunluğunun” ise, sinsi, ağır ve sert bir gerçeklik olarak sürüp gittiği anlaşılıyor. Kampanyadaki pratiği dikkate alınırsa, Erdoğan’ın bizzat kendisinin de aynı “yorgunluk” tarafından zorlandığını saptayabiliriz. İktidara yeniden yerleşmenin anlık keyfiyle şimdilik gölgeleniyor olsa da, “metal yorgunluğu” acaba Erdoğan dahil AKP’ye yapışmış-bütünleşmiş olabilir mi? Şayet böyleyse, önümüzdeki kısa dönemde yaşanacak yerel seçimlerde İstanbul, Ankara, Adana ve Mersin’i kaybetme gerilimini yükleneceklerdir. Üstelik, Erdoğan ekibinin ufka bakınca gördükleri pek de iç açıcı değil. Sürüp giden ve daha da ağırlaşması beklenen ekonomik kriz, bölgesel hatta küresel dengelere yerleşebilecek bir ağırlığa ulaşan Kürt sorunu, “güney”i temizleyen Suriye ordusunun beklenen İdlip seferi gibi bir dizi “tatsız” gerçek, AKP açısından “seçim zaferinin” tadını kaçırıyor olmalıdır. MHP sevinçli Küçük ortak ise, neredeyse kanatlanıp uçacak; öyle ya, onca alaya ve aşağılanmaya uğradıktan sonra, aldıkları oylarla herkesin ağzının payını verdiler ve “itilip-kakılan” bir ortaklıktan bir anda üste sıçrayarak ağırlık kazanıp şart dayatan “kıymetli” ortaklığa terfi ettiler. Gelin görün ki, seçim sonuçlarıyla ilgili tartışmalarının merkezinde MHP var; evet, “oy depoları” olan Adana, Mersin’de büyük oranda Osmaniye’de kısmen de olsa oy kaybederken, geçmişte neredeyse hiç oy alamadığı Kürt illerinde “oy patlaması” yaşaması pek de inandırıcı gelmiyor, değil mi? Kürt illerindeki sandıklarda oy vermenin “koşulları” hesaba katılınca ve ortada dolaşan videolardaki MHP’ye […]

ROTA: Gerçekler, Olasılıklar, Söylem ve Program

24 Haziran seçimleri krizler yumağıyla çevrelenmiş iktidar açısından çözüm üretici bir rol oynayamaz. Biliyoruz ki gerçekten adil bir seçim ortamında olsaydık, yani en asgari burjuva demokratik koşullar ortaya çıksaydı Erdoğan iktidarı çoktan un ufak olurdu. Ve biliyoruz ki 24 Haziranda gerçekten adil bir seçim durumu olsa Erdoğan kaybeder. Ancak durum öyle değil ve böyle bir durumda oturup izlemek ve sandık hesaplarına hapsolmak bizler açısından son derece tehlikelidir. Bu süreçte çokça bilinen birkaç noktayı tekrar vurgulamak yararlı olacaktır. 1. Erdoğan iktidarını sarmalayan ekonomik bunalım onun ve kurmaylarının kötü yönetiminin ya da hatalı tercihlerinin sonucunda meydana gelmedi. Var olan ekonomik buhran bir “birikim rejimi” krizidir. Bu birikim rejimi krizi AKP’nin 16 yıldır üzerinde sörf yaptığı dalganın bitmesini ifade ediyor. Krizin farkında olan iktidar çeşitli reçeteler ortaya koyuyor, ancak hakikat yine devreye giriyor. Mehmet Şimşek tarafından açıklanan “yeniden dengeleme” programının süslü adı hiçbir işe yaramıyor. Program Erdoğan iktidarı tarafından uygulanırsa adeta “kendi kuyruğunu yiyen yılan” misali bir etki yaratacak. Hâlihazırda vergi yükünün üçte ikisi alt sınıfların üzerinde olduğu bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Paket bu vergi yükünü arttırmayı hedefliyor. Bu vergi yükünün arttırılması yalnızca iç tüketimi daraltmakla kalmaz, sosyal hoşnutsuzlukları da zirve noktasına çıkartabilir, büyük isyanların fitilini ateşleyebilir. Evet Erdoğan’ın ya da bir başkasının 24 Haziran/8 Temmuz sonrası işi çok zor. Ama bu bizim adımıza hiçbir şeyi çözmez. Erdoğan’ın 24 Haziran sonrası olası bir zaferi ekonomik daralmayla gölgelenecek. Ama böyle bir durumda da ekonominin yıkıcı etkilerini bekleyecek kadar saf olmamamız gerekiyor. Olası bir iktidar değişikliği için de geçerli bir durum bu. Bilmemiz gerekir ki yukarıda verilen kavgadaki herkes (Erdoğan, İnce, Akşener, Karamollaoğlu) borçlananlarla borçlandıranlar arasındaki çelişkide borçlandıranlardan yanalar. Bize başka bir yol gerek. İktidar ve muhalefetin ekonomi yönetimini devralıp almaması konusundaki tartışmaların dışına çıkmak gerekir. Bu, olası bir ekonomik restorasyonun sınırları dışına çıkmak, reel sınıf politikası inşa etmenin imkânlarını yaratmak demektir. Örneğin finansal borçlanma […]

Fenerbahçe, siyaset ve sembollerin gücü

Alıştık, hayatımızın her alanı siyaset yüklü. Siyasi sembolizmi her yerde görüyoruz. Fenerbahçe kulüp başkanlığı seçimini de bu doğrultuda okumalıyız. Ali Koç’un çıkışı ve seçilmesi sembolik bir güç taşıyor. İllüzyonlara yer yok. Büyük sermaye gruplarının ve hâkim sınıfların bir temsilcisi diğerinin yerine geçecek. Bu değişim tamamen endüstriyelleşmiş, mafyatik, her köşesinden yolsuzluk akan Türkiye futboluna hiçbir şekilde “devrim” getirmeyecek. Bunu bilmeyen yoktur. Ama Ali Koç’un başkan olmasının yarattığı etki ve taraftarlarca büyük sevinçle karşılanması başka bir arzunun göstergesidir: değişim arzusu. “Gitmeyecek olanlar” Burjuvazi Ali Koç’un başkan olmasıyla futbolu ele geçirmedi. Spor dallarının bir çoğu, sermayenin zaman içerisinde toplumsallaşma düzeyinin artmasıyla ele geçirildi. Futbol da bundan nasibini aldı. Ama bugün bu spor dünya genelinde milyarlarca insan tarafından halen çok seviliyor ve yakından takip ediliyor. Dolayısıyla bu alanda sermaye güdümünde ilerleyen her bir gelişme politik anlamlar taşıyor. En başta belirtmek gerekir; Aziz Yıldırım şüphesiz ki, Türkiye’deki futbol dünyasının çokça nefret duyulan isimlerinden bir tanesiydi. Öyle ki son yıllarda artık kendi taraftarı da kendisine sırt çevirmişti. Fenerbahçeli olmayan taraftarların da büyük nefretini kazanmıştı. Dolayısıyla bu tarihi yenilgisini, ne Ali Koç ne de bir başka burjuva birey tarafından tattı. Ona yenilgiyi, değişim isteyen taraftar grupları tattırdı. Bunu cesaretle her yerde savunmamız gerekir. Aziz Yıldırım’ın gidişi Melih Gökçek gibi oldu. Onu seçenler bile, ardından bir damla gözyaşı dökmemişlerdir. Ankara’nın yeni belediye başkanı Mustafa Tuna’nın “daha iyi” olabilmek için çaba sarf etmesine bile gerek yoktu: Melih Gökçek gibi olmaması yeterliydi. Aziz Yıldırım bunun bir başka örneğidir. Ve Aziz Yıldırım giderken herkesin 24 Haziran’ı işaret etmesi hiç şaşırtıcı değil. Evet, sırada biri daha var. O da bunu iyi biliyor. Elbette, kendimizi bin bir çeşit hurda, hile ve şiddetle karşı karşıya bulabiliriz. AKP/Erdoğan rejiminin sona geldiği çok önceden tespit edilmişti ama her zaman bir yolunu bulup işin içinden sıyrıldılar. Erdoğan’ın elindeki en güçlü silah, umutları tüketen, kendisinin yerine bir alternatifinin […]

24 Haziran ve atı alan Üsküdar’ı geçecek hissi

Türkiye tarihinin en çetrefilli ve ardışık seçimlerini yaşadık son dört yılda. Bir tanesi de kapıda. Evlerde, iş yerlerinde, kahvelerde, yolda, sokakta, vapurda tek gündem var: 24 Haziran seçimleri. Gün hızlı akıyor, zaman akışkan, ekonomi alabildiğine kırılgan. Siyasetin ritmi bu aralar tarihsel zirveler yapan döviz kurundan bile daha dalgalı. 24 Haziran seçim takvimi, ülkenin tüm açmazlarını ve kriz eksenlerini içinde barındırarak yaklaşıyor. Cumhur İttifakı, Millet İttifakı ve üçüncü bir blok olarak seçimlere giren HDP, seçim kampanyalarına hızla girişti. Vekil listeleri, sandık kurulları, mitingler, demeçler derken sanki hiç bitmeyecekmiş hissi yaratan bir seçim iklimine daha girmiş olduk. Sandıktan sandığa koşan seçim cumhuriyetine dönüştük mübarek. Erdoğan güdümlü sıkışmanın seçim propagandasına yansıyan ve muhalefete gollük paslar fırlatarak yükselen “TAMAM”, SIKILDIK” ve “Kapat Televizyonu Gitsin” dalgaları, Cumhur İttifakı karşısında başta özgürlük arayışı içerisinde olan direniş eksenleri olmak üzere, toplumda ciddi bir moral yarattı, gezinin orantısız yaratıcı zekâsını harekete geçirdi. Velhasıl iyi geldi. İktidar ve kitle ilişkisinde psikolojik üstünlük önemlidir. Erdoğan da bunu pekâlâ bilir. Ki, özellikle başkanlık rejimine giden yolda devletin uzantısı olan zengin argümanlarla, tüm politikalarını kitle psikolojisini kontrol etme, algı yönetme ve yönlendirme üzerinden yeni rejimin inşasına girişildi. Parolaları: şok doktrini Öyle ki, türlü şok zirveleriyle toplumda rasyonalite kaybı ve bilinç yarılmaları yaratıyorlar. Bu şok zirveleriyle ilerlemeyi ve toplumun kolektif belleği ile ruhunu tasfiye edici irili ufaklı çok yönlü hamlelerle rejimi inşa etmeyi tercih ettiler. Tercihten de ziyade geleneksel devlet aklının çalışma ve yönetme bilincine dayandılar. Erdoğan; iktidara geldiği günden bu yana, hızla kitle iletişim araçlarını propaganda ve manipülasyon amaçlı kendi lehine dizayn etti. Medyayı toplumsal rıza üretmenin aracı olarak re-organize etti, tek tipleştirme politikalarıyla kendine devşirdi. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi ardına ilan edilen OHAL’in verdiği sınırsız yetkilerle, kitle iletişim araçları tümüyle iktidarın tekeline alındı. Sürekli pompalanan toplumsal kutuplaşma politikaları yaşamın tüm hücrelerine medya eliyle sızdırılarak, yaygınlaştırıldı, iktidarın düşünme ve davranış biçimleri […]

ROTA: Nisan buluşması ve baskın seçimler

Ancak kurucu bir irade yüklenilirse ve gündelik mücadelelerin önünü aydınlatacak-yolunu kaybetmesini engelleyecek bir umut ışığı yakılabilirse sonuç alınabilir. Umut ışığı, kazanımların anayasal güvenceye kavuşacağı bir demokratik anayasa ve bu anayasanın omurgası olacağı demokratik bir cumhuriyettir.   Kaotik bir ortamda sarsılan Türkiye’de siyasal gündem sürekli ve hızla değişiyor. 22 Nisan’daki Özgürlük Buluşması’na hazırlanırken, adeta baskın yapılarak seçimlerin 24 Haziran’da yapılacağı açıklandı. Aldıkları karar, iktidarın içerisinde bulunduğu açmazın göstergesi olmasının yanı sıra “gizli” bir planı olduğunu da gösteriyor. Tutup tutmayacağını kısa sürede göreceğiz, ama elbette halk güçleri de kendi tutumlarıyla sürecin akışında etkili olacaklar. Önümüze koyduğumuz işler ise, işleyen süreç seçim gündemine hapsedilemeyecek kadar önemli. Bu bakımdan, kurultay vesilesiyle öne çıkan ve sadece seçim tartışmalarına hapsedilemeyecek görevlerimizi ısrarla vurgulamak ve hayata geçirmek gerekiyor. Elbette, biliyoruz, seçim gündemi şimdi sahnenin önünde. Ve sıradan değil belirleyici bir seçimle yüzleşeceğiz. Ama yine de, bizzat seçim sürecinin yarattığı olanakları ve onun özel gündemini neden halk güçlerinin kendi gündemlerine hizmet edecek bir özel tarzda kullanmayalım? Sadece seçim hesabı mı? Muhtemelen siyasi tarihin en gergin zamanları arasında sayılacak bir özel dönem bizleri bekliyor. Ancak, önümüzdeki günlerde şimdikinden daha da yükselecek olan kaotik gerginliğin solun zaten pek de olmayan soğukkanlılığını yok etmesini engellemeliyiz. Doğması muhtemel olan ve sağa ya da sola sıçrama biçiminde kendisini gösterecek her türden panikçi tutumun önünü kesmenin en iyi yolu, yapılması gerekenleri yapmaktan geçiyor. Seyirci ya da yorumcu-siyasal trafik polisliği konumlarının konformist “doğrucu Davut” rolü yerine, baskın biçiminde dayatılan seçim koşullarının içinde nasıl yol alınabileceğine odaklanmak gerekiyor. Ancak, hemen yaşadığımız şu 2-3 gün bile gösteriyor ki, seçim hesapları büyük oranda günü kurtarma amacı üzerinden yapılıyor. Seçimler süreci, aslında tümüyle destek olabilecekken, çoğunlukla toplumsal dinamiklerin kalıcı ihtiyaçlarını dillendirmekten imtina eden bir şekilde yaşanıyor. Tüm hesaplar seçim sonuçlarına endeksli olunca da, sandıktan çıkan sonuçlar fazladan umutlanma ya da hızla moral bozukluğu ve çökkünlük yaratıyor. Üstelik şimdi baskın misali […]

Kolektif kültürel üretimin olanakları

Bir iktidarın en başarılı yönetim tarzı kendi dışında her şeyi yasaklaması değil, mevcut düzene alternatif bir yaşamın imkânsız olduğu görüşünü hâkim kılmaktır. Eğer mevcut yaşamdan başka bir şeyi düşünemiyorsak, bir şeyleri istemek ve inşa etmek de mümkün değil. Geriye belirlenmiş bir çerçevede “reformlar”la, “sosyal mühendislik”le sistemin hatalarını düzeltip biraz daha iyi bir durumu ortaya çıkarmaktan başka bir şey kalmaz. Böyle bir durumda siyaset, yaygın bir görüşe göre, “mümkün olanın sanatı” olabilir. Fakat, devrimci bir siyaset “mümkün olanın sanatı” değil, “imkansızı mümkün kılmanın sanatı”dır. Devrimci siyasete düşen, bu tür saldırılara karşı toplumsal ve bireysel hayal gücünü güçlendirmektir. Statükocu görüş Tarihsel anlamda yaklaşık 1815’ten 1848’e kadar Avrupa’da hâkim olan siyasal ve kültürel “restorasyon”un en önemli “mimarları”dan biri olan Avusturya şansölyesi Metternich iktidarların statükocu kültür anlayışlarını çok net bir şekilde ifade etmişti: Halk toplanmasın, aksine dağılsın/eğlensin (zerstreuen her iki anlama da geliyor). Halkın “kontrolsüz” toplanması, bir araya gelmesi ve kolektif bir şekilde ilişkilenmesi özü itibariyle iktidar için büyük bir tehlikedir. Eğer toplanacaksa, “kontrollü eğlenme” alanlarında toplanması gerekir. Bugün bu türde bir kontrol genel olarak “kültür endüstrisi” aracılığıyla sağlanıyor. İnsanların kültür ve sanata dair algıları belli biçimlere sokuluyor, kültürel üretim ve “tüketim” birbirinden ayrılıyor. Geriye bireylerin sadece yabancılaşmış bir estetik anlayışı kalıyor. Karşı kültürün alanları Karşı kültür tam da bu noktada kültür endüstrisinin genelleşmiş, metalaşmış, uyuşan ve isyankâr talepleri ve öfkeyi “kontrollü” mecralara yönelten etkisine karşın özgürlük alanları yaratmalıdır. Sermaye henüz metalaşmamış bütün kamusal alanları meta haline dönüştürmeye çabalamakta. Bugünün “toplanma alanları”nın çoğu özel mülkiyet ya da kâr amacıyla kullanılan mekânlar. AVM’den tutun da meydanlara, sokaklara kadar… Tüketim baskısı olmadan sosyalleşebilecek, kollektifleşebilecek alanlar gitgide azalmaktadır. Elbette sermaye gündelik hayatımızın her santimini, her dakikasını şekillendirmeye çalışıyorsa olsa da bu konuda hiçbir zaman yüzde yüz başarılı olamıyor. Arada kalan alanlardan, sermayenin ulaşmadığı mevkilerden başlayarak gündelik hayatı antikapitalist bir perspektifle örgütlemek mümkün. Kolektif kültürel üretime doğru Her […]

Yeni “emek sömürü” politikaları

Bir yanda emek gücümüzü sömürme adına haklarımızı tırpanlayan yasalar, diğer yandan sesimizi kısmaya ve sokaklardan elimizi çekmeye dönük sindirme politikaları… Sosyal ve ekonomik politikaların emeğimize ve bedenimize dönük saldırıları yetmezmiş gibi, alevlenen şovenist ve militarist ortam da kadınlara sadece “şiddet” olarak geri dönüyor. Dünya çapında sürekli yayılan ve büyüyen çoklu kriz ortamı ataerkil politikaları tetiklerken, ulus devletler aracılığıyla kadın bedenine ve emeğine dönük geniş çaplı bir saldırı politikası yürütülüyor. Kadının kimliğine, cinselliğine, benliğine yönelik saldırılar sürerken, kadın emeğini sömürü politikaları günden güne daha da ustalıkla devreye sokuluyor. Özel istihdam büroları 2012 ‘deki Ulusal İstihdam Stratejisi belgesine göre kadınlar “özel politika” gerektiren gruplar arasına alınmıştı. Tabi ki bu doğrultuda çözümler aranırken kadınlar için çok “özel” yöntemler geliştirildi! Özel eğilim sonrası kadın istihdamını güçlendirme noktasında bulunan çözümler; uzaktan çalışma, çağrıya bağlı kısmi ve güvencesiz çalışma, ücret kısıtlaması, yarı zamanlı ve esnek çalışma koşulları… Elbette bu uygulamalar kadın emeğinin çifte sömürüsünün katlanmasından başka bir amaca hizmet etmedi. Kadın istihdamının güçlendirilmesinin aksine işverenle mümkün mertebe iletişimi kesen, işverenin sorumluluğunu en aza indiren “Özel İstihdam Büroları ve Kiralık İşçilik Sözleşmesi” ile kısmi zamanlı ve güvencesiz çalışmanın önü açıldı. Memura yarı zamanlı çalışma hakkının yürürlüğe geçmesi ile kazanılan “doğum izninin” kaldırılmasına ve daha tekinsiz bir iş hayatının kadınları kıskaca almasına zemin hazırlanmış oldu. Kadın istihdamındaki gerçekler Bu büroların; muhatap bulamama, hakkını arayamama, iki işte birden çalışma, bir alanda uzmanlaşamama gibi gerçeklikleriyle emek sömürüsünü tırmandırmak amaçlı olduğu çok açık… Nitekim 2017 işçi verilerine bakıldığında kadınlar açısından gelinen tablo hiç iç açıcı değil. Genel tablo içinde kayıtlı kadın işçi oranı sadece  %29. Kayıtsız çalışma oranı daha yüksek. Kadınlar erkeklerden eğitimli olmalarına rağmen daha düşük işlerde ve erkeklerden daha düşük maaşla çalışıyorlar. Esnek ve güvencesiz çalışma oranı kadınlarda daha fazla. Kreş imkânı çok az bunun yerine kısmi zamanlı çalışma devrede. Tam olarak toplumsal cinsiyet eşitsizliğine bağlı gelişen ve kadının […]

Erkekliğin ceza budalalığı: Hadım

Görünen acımasız gerçekler, perde arkasının vahametinden izler taşıyor. “Yıl olmuş 2018, hâlâ…” derler ya… Kadının konumu, acımasız gerçeklerde de perde arkasında da “hâlâ…” aynı. “Hâlâ her gün kadınlar öldürülüyor, yüzlerce kadın da tecavüze uğruyor” ama buna kimse şaşırmıyor. İlla “enteresan” bir cinayet ya da tecavüz şekli olacak ki haber değeri görebilsin. 2017 ve 2018 yılında yaşanan tecavüz ve cinayet olaylarına baktığımızda: 2017’de 409 kadın cinayeti, 332 cinsel şiddet ve 387 çocuk istismarı vakası; 2018’de 100 kadın cinayet, 84 cinsel şiddet ve 300+ çocuk istismarı vakasıyla karşılaşıyoruz. Peki, tüm bu suçların cezasının ne olması gerektiğinden önce sebeplerinin neler olabileceği üzerinde biraz düşünmeye ne dersiniz? İndirim safsataları Bu sayıların arka planında, özellikle tecavüz davalarında yargının gösterdiği trajik tavrın katkılarını görmezden gelemeyiz.  Toplumsal vicdan bütünlüğüne çelme takan, tecavüzcüleri alkışlayan yüzlerce karardan bahsediyoruz. “Yarım kaldı, eski sevgilisiydi, takım elbise giydi, erken boşaldı…” “Cilve yaptı, bağırmadı, bakire değildi…”. Bu ironik zırvalıklar; tecavüz duruşmalarında sanıkların tahliyesinin veya cezalarının hafifletilmesinin gerekçeleri. Bu “adalete” paralel bir şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığının “fetvaları” da cinsel istismarı koruyucu ve hatta teşvik edici nitelikteyken neden suçluyu derin psikolojik analizlerde ya da pantolonların içerisinde arıyoruz? Suçluyu teşvik et cezasını hadım say Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda, hükümlü faillere uygulanması öngörülen hadım, çeşitli kimyasal ilaçların kullanımıyla testosteron hormonunun azaltılmasını sağlıyor. Amerika, Almanya, Fransa, Norveç, İngiltere, Kanada, Hindistan, Endonezya gibi birçok ülkede uygulanıyor. Dünyada tecavüz oranının en yüksek olduğu ülkeler de yine bu ülkeler. Yani tecavüz suçlularına yönelik hadım cezasının uygulanması, dünya genelinde tecavüz oranında en yüksek skorlara sahip olmanın önüne geçememiş görünüyor. Devletin tecavüze çanak tuttuğu gerçeği varken hadım cezasının arka planında neler var? Çocukların tecavüze uğramasının yol açtığı toplumsal infiallerin; linç, intikamcılık ve bireyselcilik duygularıyla pasifize edilmek istenmesi; penisin, erk devlet ve toplum tarafından gerçekten de bir iktidar, güç ispatı olarak görülmesi; tecavüz suçunu, önlenemeyen hormon seviyesi olarak görüp meşrulaştırmaya çalışmaları gibi çeşitli nedenler […]

Devrimci Kadronun Kişilik Çatışması

Hareket halinde olan her organizma diyalektik yasalarının öngördüğü gibi biriktirme ve yadsıma süreçleri ile karşılaşır. Çeşitli toplumsal dinamikler içerisinde kendisini var etmiş olan örgütsel mekanizmalar aynı şekilde o dinamiğin tarihsel engelleri ile cebelleşirken diğer yandan hareketin öncülerinin zorlanmaları ile durmadan geriye çekilirler. Engeller, zorlanmalar veya tıkanıklıklar gelişimin en doğal süreçleri olmakla beraber, değişimin ne yönde ve kimin lehine akmakta olduğu mekanizmaların ömrü için belirleyicidir. Yeniyi inşa etmek Gezi güçlerinin yarattığı yeni toplumun özgürlük alanlarını, aynı neşe ve cesaretle keşfetmek, bir dönemin aşılması gereken eşiğini ifade etmekteydi. Keşfetme eşiği, paradigmasal devrimci yenilenmecilik ve zenginlik olmaksızın aşılamazdı. Son kertede düşünce ile kurucu iradenin buluşması, renksiz olan paradigmanın toplumsal yaşamın farklı alanlarında ve renkli örgütsel mekanizmalarda çiçek açmasını sağladı. Geldiğimiz noktada devrimci kadro kişiliği bir önceki dönemin kapılarını aralamış olan ‘yenileri’ içererek aşma sorunu ile karşı karşıyadır. Bin bir emek ve çaba ile zorlanarak bulmuş olduğumuz tüm yeniler çekici, renkli ve canlı olma özelliklerini geçmişte bırakmak zorundadır. Sadece bağımlılık yaratmış olan düşünce ve davranış biçimlerinin aşılması yetmez. Geçmişte yadsınmış olan mekanizmanın ve metodun yeniden yadsınması ile devrimin güncelliği yakalanabilir. Hedef doğrultusunda güncel ihtiyaçları yenilemek ve eski kalıpları sürekli yıkıp yeniden inşa etmek Leninizm’in bize öğrettiği yöntemlerden bir tanesidir. Tarihsel-stratejik kişilik Tarihsel-stratejik kişilik, özgürlükçü yaşam alanını inşa etmeye çalışırken, kendisinin öznel gerçekliği eğer taktik kişilikte ya da toplumsal dinamiğin (Alevilerin, kadınların, gençlerin…) tarihsel zaaflarını aşmada somut bir nesnelliğe kavuşmuyor ise devrimci değildir. Tıpkı kısa erimli günlük planlamaların somut bir hedefe hizmet etmediği süreçlerde olduğu gibi. Her taktik kendisine ulaşma süreci içerisinde bir stratejik hedeftir. Bizler için güncel olarak, halkın taleplerinin siyasallaşmış ifadesi olan Demokratik Cumhuriyet, kadro bilincinde somut hedef olarak kendini sürekli korumadığı müddetçe, her gün yapılmakta olan onlarca iş anlam yitimine uğrayacaktır. Güncel olanın tarihsel olanla bağlantısını kendi karakterine yansıtmış olan kişilik değerleri, inancı ve enerjisi sürekli güncel, neşeli ve dipdiridir. Yık, Kur, […]

Devrimin ritmini belirleme cüretini gösterelim

“Özgürlük, salon ışıkları altında şatafatla kazanılmayacaktır.” Ancak zifiri karanlığın içinde ya da sisli ortamlarda yürümeye cüret edenler özgürlüğü keşfedebilir. Başdöndürücü hızda akan olayların içinde, şiddet ve belirsizliklerin kuşatması altında sürekli sarsılıp zorlanan toplumsal dokuda başlayan çözülmeler yaygınlaşıyor. Kendini ayakta tutmak adına her an şiddeti arttırmak zorunda kalan iktidar, rüşvet, yolsuzluk, istismar ve çatışmanın önünü açıyor. Korku ve güvensizliğin hakim olduğu bir ortam yaratılıyor. Toplumu bir arada tutan alışılagelen değerleri ortadan kaldırmaya çalışan iktidar, kendi meşruiyetini kendi değerleri üzerinden yeniden tesis etmeye çalışıyor ama bir türlü topluma hakim olamıyor. Bütün bu saldırıların ve belirsizliklerin yarattığı çürüme devam ediyor, ama sistemin toplumu içerme gücü de gittikçe azalıyor. Nesnel ortam, salt egemenlerin cephesinden değil, aynı zamanda toplumsal hareketlerin kısmi ve kendiliğinden çıkışlarından doğru da belirleniyor. Fakat devrimin ritmi-nesnel ortamda henüz zayıf, henüz toplumsal hareketlerin ağırlığı belirleyici değil. Statükocu tarz Kadrolar, kendi dönüşüm hızını ve hareketliliğini sürecin akış hızına uygun şekilde artırmakta zorlanıyor. Belirsizliğin yoğunlaşması karşısında, bir denge hali arama ya da varolan pozisyonun içine konumlanma konformizmine teslim olma yaşanabiliniyor. İçinden geçtiğimiz özel günlerde, belirli bir anda ya da pozisyonda durmakla yetinmek, yapılan işlerde sonuç almanın önündeki engeldir. Fırtınalı ve dalgalı bir denizde, sadece gemiyi denizin üzerinde tutmak yetmez. Aynı zamanda geminin en az zararla limana ulaşmasını sağlamak gerekir. Çünkü fırtınanın ne zaman dineceği ve geminin hangi zorluluklara ne kadar dayanabileceğini bilemeyiz. Belirsizlikten kaçmak ve kolay yoldan denge arayışına girmek yerine, kendi iç motivasyonunu ve konumlanışını sürekli yenileyen nesnel durumlara uyarlayan hareketli bir kişiliğe girmek esastır. Darbe vururken darbe yemekten de korkmayan hesaplı ve dengeli bir militan tarzı, hem kendi kişiliğinde inşa eden hem de bulunduğu zemini buna uygun organize edebilen kadrolar belirsizliğin içinden yeni zenginliklerle çıkış yapar. Hassasiyet Hassasiyet, devrimci mücadelede bir kelime olmanın ötesinde, içinde aynı anda birçok değişkeni barındıran bir davranış pratiğidir. Biçimcilikten çıkma, ince düşünme, sürekli değişen faktörleri hesaplayıp uygun […]

ROTA: 8 Mart’ın Ardından: Siyasetin Özneleri ve Toplumsal Dinamikler

Türkiye’nin dört bir yanından gelen 8 Mart görüntüleri yüksek derecede umut vadediyor. Bu kadar bulanık bir siyasi iklimde, toplumsal muhalefetin hemen bastırıldığı bir konjonktürde böyle güçlü bir mesaj verebilmek olağanüstü önem taşıyor. Kadın hareketi verdiği güçlü mesaj ile diğer toplumsal dinamiklerin de önünü açmış oluyor. Açılım ve çıkış yapma fırsatı arayan her toplumsal muhalefet dinamiğinin, 2018 8 Mart atmosferinden cesaretlenip hamle atması beklenir. Fakat 8 Mart, solun kimi kesimlerince “başka” bir açıdan tartışılıyor. Elbette, bu yeni bir tartışma değil. Uzun bir süredir solun bir kesimi kadın hareketi ve başka diğer toplumsal dinamikleri bugüne değin kendi dışında bir dinamik olarak görüyordu ve anlaşılan o ki hala öyle görmeye devam ediyor. Onlara göre “devrimciler”, “sınıf siyaseti”, “işçiler” ve “emekçiler” bir yerde; kadınlar, LGBT+ bireyler, Aleviler, Kürtler, ekolojistler ve daha başka toplumsal hareketler başka bir yerde duruyor. Sınıf ve çeşitli toplumsal hareketler arasında içsel değil, sadece dışsal bir ilişki kuruluyor. “Evet, o da önemli, kadınların talepleri de önemli” vb. gibi söylemlerle güncel toplumsal hareketler göz ardı ediliyor. Söz konusu olan politik duruş felsefi terimlerle şöyle ifade edilir: Bütün bu hareketler ve kimlikler tikeldir, asıl ulaşılması gereken evrenseldir ve evrensel olan komünist öznedir. Bu anlayış evrenselliği yanlış ve diyalektik olmayan bir şekilde kavrıyor. Hegel ve Marx’ta evrenselliğe ulaşma, onu bütün tikellerden soyutlayarak, tikelliği inkâr ederek gerçekleşmiyor. Tikele inerek, oradan daha zengin ve somut bir evrenselliğe geçmek, doğru olan diyalektik harekettir. Bugünkü Türkiye toplumuna bakarak bunun ne anlama geldiğini şöyle açıklayabiliriz: Komünist özneyi; çeşitli toplumsal öznelerden (kadın, LGBT, Alevi, Kürt, vb.) soyutlayarak, ya da bu öznelere üstten ve dayatmacı bir tarzla yaklaşarak değil, toplumsal öznelerin özgün talepleri ve dinamiğini kavrayıp, o özgünlükten yola çıkarak inşa etmemiz gerekir. Gece yürüyüşüne ve “feminizm”e yöneltilen “eleştiriler”e dönersek… Alışıldığı üzere, gece yürüyüşlerinin apolitik, liberal, “içi boşaltılmış” yürüyüşler oldukları ve “düzene” karşı olmadıkları söyleniyor. 8 Mart’ın “aslında” dünya kadınlar günü […]

Feminizm ve eylem birliktelikleri

Söz konusu “örgütlenme pratiklerimiz olunca” Türkiye’de kadın hareketinin en azından yakın tarihine bir göz atmak elzem duruyor. Üstelik bu yakın tarih, kadın mücadelesine çokça olumlu ve/veya olumsuz etkiler bırakmışsa ya da bu etkilerin derinlemesine analizleri bugünü anlamak ve yarını örgütleyebilmek…

AKP -Ergenekon “balayı” nereye kadar?

“Askeri vesayeti” kaldırma saikiyle yola çıkan AKP ile “dinci-gerici” hareketlere karşı “laikliğin” yılmaz bekçisi Ergenekon kliği arasındaki “balayı” hali gözleri yaşartıyor. Milletin ve devletin bekası için bir araya gelen bu güçlerin birbirleriyle olan ilişkileri, dışarıya düşman çatlatan izlenimi verse de oldukça kırılgan bir zeminde “ilerliyor”. AKP-Ergenekon’un ABD “karşıtlığı” AKP-Ergenekon ilişkisi, AKP’nin iktidara geldiği 2002’den itibaren sürekli gerilimli olmuş ve bu gerilim 2007’deki e-muhtıra ile çatışmaya varmıştı. 2007 seçimlerinden AKP’nin galip çıkmasının ardından Ergenekon ve Balyoz davaları ile Ergenekon kliği siyaset sahnesinden düşürülmemiş, fakat arka plana itilmişti. 17-25 Aralık ile tekrardan sahneye dönüş yapan Ergenekon kliği, baş rollerden birini kapmıştı. Rolü kapan Ergenekon kliği, “laikliğin kalesi” apoletinin yerine ABD “karşıtlığını” öne çıkardı. Bu ABD “karşıtlığı”, AKP ile Ordu/Ergenekon arasındaki önemli “ittifak” noktalarından biri. Fakat iki tarafın bu karşıtlıktan almak istedikleri muratları farklı. AKP, bir yandan ABD karşıtlığı ile “dindar” kitlelerini konsolide ederek giderek daralan zeminini korumaya çalışıyor, diğer yandan ABD’den “domuzdan ne kadar kıl kaparsam kârdır” diyerek tavizler koparmayı hedefliyor. Ergenekon kliği ise bu karşıtlıktan kitle desteği edinerek hem ordudaki NATO yanlısı kliği ekarte edip Ergenekon-Balyoz davalarının rövanşını almayı ve orduda hâkimiyetini sağlamayı, hem de iktidarda AKP’ye karşı güç kazanmayı amaçlıyor. Ergenekon’un “ekonomisi” Bununla birlikte Ergenekoncular neo-liberalizmin gerekliliklerine uyum sağlamaya yönelmiş durumda. Sermayenin devlet fideliğinde büyüdüğü, “devlet sınıflarının” sermayeyi haraca tuttuğu eski günlerin geride kaldığını gören Ergenekoncular, ekonomide Putinarşi (Putin+oligarşi) modeline sıcak bakmaktalar. Bu modele göre ekonomideki kritik sektörlere (enerji, telekomünikasyon, petrol, finans) bir kısmı (en fazla yüzde 49’ı) özelleştirilmiş devlet şirketleri hâkim ve bu şirketlerde kamu yararı değil kâr gözetilmekte. Sermayeye ise, eski günlerdeki gibi sınırlı desteğin tam aksine, ülke içinde ve dışında yayılım sağlaması için her türlü askeri ve siyasi destek de sağlanmakta. Ve sermayenin bu yayılımdan kopardıklarının bir kısmı da haraç olarak “devlet sınıflarına” dönüyor. Fay hatları Fakat kapitalizmin yapısal krizi içinde debelenen sermayenin ne bu haraca ne […]

Çekinmeden, yüreklilikle ve ısrarla başkaldırmak

Ataerki, erkeğin kadın ve çocuklar üzerindeki hegemonyasının üretimi ve yeniden üretimi üzerine kurulu toplumsal bir sistemdir. Ataerki içerisinde toplumsal yapının ilerleyişi, bu hegemonyanın devamlılığının sağlanmasıyla mümkündür. Bu minvalde kadınlar, erkekler ve çocuklar, üzerine düşen rolleri harfiyen yerine getirmelidir. Getirmediği takdirde toplumsal yapının devamlılığında ciddi problemler yaşanacaktır. Birlikte ama yalnız Bugün içerisinde yaşadığımız dünyada, Ataerki ve Kapitalizm, kendine özgü ve ayrık ilişkileri olan toplumsal sistemler olmalarının yanında; toplumsal yapıyı birlikte şekillendirdikleri bir durum da söz konusudur. Bu yüzden, Ataerkinin işleyişindeki herhangi bir işlevsel sorun, bir bütün olarak toplumsal yapıyı, söz konusu ikili ilişkinin (Ataerki ve Kapitalizm arasındaki “Patriyarkal Kapitalizm” olarak tarifleyebileceğimiz ilişkinin) kendisini ve ilişkinin karşı tarafını doğrudan etkileyebilir. Örneğin, toplumsal yapının bir parçası olarak “Ailenin” temelinde yaşanacak olan, erkeğin kadın ve çocuk üzerinde kurduğu hegemonyayı sarsıcı bir değişim; birbiriyle ilişki halindeki toplumsal yapının diğer parçalarını ve hatta bu ikili sistemin bütününü doğrudan etkileyecektir. Nasıl mı? Mesela kadının ikinci cins konumunun giderek aşınması, bugünkü üretim ilişkilerindeki kadınlara özgü “yardımcı işçi” pozisyonunu da değiştirecek bir durumdur. Kadınlar “esas işçi” olan erkekle eşit işe eşit ücret aldığında ve/veya ev içi yeniden üretim sürecindeki köleliği ortadan kalktığında, kapitalizmin “artı değer” üretiminin bir kolu işleyemeyecektir. Ya da, aynı değişim üzerinden akan dolaşımlarla, kendisini aile içerisinde erkeğin kadın ve çocuklar üzerinde kurduğu hegemonya üzerinden meşrulaştıran/var eden devletin halk üzerindeki etkisi de ciddi bir kırılma yaşayacaktır. Bu mantığa bağlı kalarak, bugün dünya üzerinde akarını bulamayan politik atmosferde, bahsettiğim ikili ilişki çerçevesinde kadın özgürlük mücadelesinin ne anlam ifade ettiğine dikkatlice bakmak gerekmektedir. Zamanın ruh halini kadınlar belirliyor Ataerki, özellikle yakın dönemdeki (elbette kadınların binlerce yıllık direnişlerini de arkasına alan) mücadelelerin sonucunda yer yer ciddi bir aşınmaya uğradı. Kadınlar, kazandıkları en temel insani haklarını bile ağır bedeller ödeyerek elde edebildiler. Zamanın ruh halinde toplumsal muhalefetin yer yer geri çekildiği ve toplumların sağ popülizme- ırkçılığa ve muhafazarkarlığa hapsedilmeye çalışıldığı bugün bile kadınların dünyanın dört bir yanında özgürlük arayışındaki ısrarcılığı devam ediyor. Fakat küresel düzeyde yaşanan çok yönlü kriz dinamikleri, ataerkinin en gerici unsurlarını yeniden canlandırmakla kalmayıp, kadınların […]

Muhafazakârlaşma, kapitalizm, ataerki

AKP/Erdoğan iktidarı 16 yıldır kadınların kazanılmış tüm haklarına el koymaya çalışıyor. Bunu yaparken kadın cinayetlerini, çocuk istismarını, şiddeti, tacizi, tecavüzü kendi zihniyetine uygun kılıflarla meşrulaştırıyor. Muhafazakârlaşma ve saldırılar Erkek egemen iktidarının kadınlara saldırıları son dönemlerde artan muhafazakarlaşma ile birlikte bir hız kazandı. Müftülere nikah yetkisi veren bir yasa kadınların tüm tepkilerine rağmen çıkarıldı. Aynı dönemde bir de -toplumsal cinsiyet rollerini çocukların zihnine küçük yaştan yerleştirmeyi amaçlayan- eğitimde müfredat değişikliği yapıldı. Yaratılmaya çalışılan “dini özgürlük” algısının aksine müftülere nikâh yetkisi veren bu yasa özellikle muhafazakâr kadınlar için ciddi tehlike oluşturuyor. Zaten çocuk evliliklerinde (çocuk istismarında) ve erkek çokeşliliğinde herhangi bir sıkıntı görmeyen erk zihniyetin eline bir de bu durumu meşrulaştırma aracı olarak “nikah yetkisi” verilmiş oluyor. Müfredat değişikliğiyle de hâlihazırda Ensar Vakfı ile imzaladığı protokoller ile çocuk istismarına bakışını tescilleyen MEB, kendi erkek egemen görüşlerinin devamcısı, kendilerine biat edecek bir nesil yetiştirme peşinde. Koruyucu yasa eksikliği Bunun yanında kadınların mücadeleleri sonucu çıkarılan fakat uygulamaya sokulmamış 6284 sayılı yasaya, medya aracılığıyla “yuva yıkan yasa” söylemleriyle saldırmayı da ihmal etmiyorlar.  Bu yasanın kadınları koruyan hükümleri uygulanmadığı için her gün onlarca kadın öldürülmeye devam ediyor fakat kimsenin bunlardan bahsettiği yok. Medya artan kadın cinayetlerini, tacizi, tecavüzü, şiddeti ve erkeklerin aldıkları tahrik indirimlerini görmezden gelirken, kadınları koruyan hükümleri olan bu yasayı ise manipüle etmeye çalışıyor. Yüceltilen erkeklik ve kapitalizm Mevcut iktidar tüm bunları sadece kadın düşmanı olduğu için yapmıyor. İktidar ayakta kalabilmek için kadınları kullanıyor. Kadınları ve çocukları evlere erkeklerin kölesi olarak hapsederken, ülkede uzun çalışma saatleri, düşük ücret, yoksulluk gibi birçok durumdan rahatsızlık duyan erkek işçileri evlerinde “efendi” yapıyor. Yargı ve polis teşkilatı kadınlara saldıran erkekleri cezasızlıkla ödüllendiriyor. Böylece yaratılan “erkek efendi, kadın ve çocuk köle” ilişkisi pekiştirilmiş oluyor. Kapitalizmin krizini sermaye lehine aşabilmek için kadınları eve hapsedip; hasta ve çocuk bakımı, ev ekonomisi idaresi, temizlik ve zorunlu cinsel hizmetle görevlendirmeleri yetmiyor. Yüceltilen erkeklik, […]

Şehir hastaneleri, sağlığın gaspıdır

Neoliberal politikalardan nasibini fazlasıyla alan sağlık hizmeti; AKP/Erdoğan iktidarında bir sektör haline gelmiş ve piyasalaşmış durumda. İç ve dış politikada Erdoğan’ı sıkıştıran kriz dinamikleri arasında ekonomik kriz son zamanlarda öne çıkıyor. Sürekli ahkâm keserek sermayenin karnını doyuramıyor. Bu yüzden özelleştirmelerle sermayeye yeni kaynaklar açıyor. Şirketin hastanesi Özelleştirme kapsamında, 2014 yılında Sağlık Bakanlığı, tüm hastaneleri şehrin dışında yer alan “şehir” hastanelerine taşıma kararı aldı. Sayılamayacak kadar sorunu olan şehir hastanelerinin görünen ilk sorunu uzaklığı. Bu da en çok kadınları olumsuz yönde etkiliyor. Son dönemde sağlıkta yaşanan muhafazakarlaşma ile kadavralara kıyafet giydirildiğini, hastalara “haremlik selamlık” uygulandığını, kadınların en çok çalıştığı alan olan sağlıkta yaşanan taciz ve tecavüzlerin, erkek egemenliğinin ayyuka çıktığını çokça görmüştük. Şehir hastaneleri uygulaması da, sağlıkta bu dönüşümü besleyen nitelikte… Sağlık kadınlardan uzakta Dışarıdan bakıldığında oldukça lüks ve kullanışlı görünen şehir hastanelerine bir de kadınların pencerelerinden bakalım. Gerçi o mesafeden görmek zor olacak ama! Bütün yaşamlarını ev içerisinde çocuk ya da yaşlı bakımı, yemek ya da temizlik ile geçirmek zorunda bırakılan kadınlar; genelde son raddeye gelmeden hastaneye gitmeyi “tercih etmezler”. Acı çekmekten hoşlandıklarından falan değil tabiî ki. Bu koşturmaca içerisinde erteler dururlar sağlık ihtiyaçlarını. Erkek egemen iktidar hastaneleri alıp şehrin öbür ucuna taşıdığında bu, daha çok para, daha çok yol ve zaman harcamak anlamına gelmektedir. Özellikle ev emekçisi yoksul kadınlarda üçünden de yok! Var olsa bile kontrolü ellerinde değil. Şehir hastaneleri projesi ile kadınlar sağlık hizmetinden koparılmaktadır. Bu kadar uzağa kurulan hastaneler, kadınları, sadece ilk aşama tedavisi yapan “Aile Sağlığı Merkezlerine” mahkûm etmektedir. Daha ileri boyutlar gerektiğinde erteleme artacak, kadınlar tedavilerini yarıda kesmek zorunda kalacaklardır. Keyfî sağlık hizmeti Kendi tedavilerini sürdürebilmek için kocaya ya da babaya bağımlı kılınan kadınların sağlık hizmetinden yararlanmaları ancak çevrelerindeki erkeklerin işleri bitince ya da keyifleri isteyince mümkün olacaktır. Kadınlar için sağlık, ancak çok ciddi durumlarda yararlanılabilecek bir hizmete dönüştürülmektedir. Bugün sağlığı kadınların kullanımından uzaklaştıran erkek […]