Tür

Kadınların Kent Hakkı

Bin yıllardır var olan erkek egemenliği üzerine, kapitalizmin gelişiyle şekillenen patriyarkal kapitalizm, kadınların aile içinde karşılıksız yaşlı, hasta, çocuk bakımı ve ev içi emeğinden erkeklerle ortak biçimde yararlanıyor ve bundan çok ciddi bir kâr elde ediyor. Bu sistemde en yoksul…

Thomas Bernhard’da Zamansallık ve Mekansallık

“Thomas Bernhard, İkinci Dünya Savaşı öncesi doğmuş, ikinci dünya savaşı sonrası da yazmış, Avusturyalı bir yazar” cümlesi, sanırım Bernhard üzerine bir yazı yazarken yapılabilecek en isabetli giriş. Bernhard alışılagelmiş edebiyat icrasının pek uzağında bir yazar; hatta Enis Batur’un deyimiyle “konfeksiyon…

Ibsen’in ‘görev’i


19. yüzyıl tiyatrosuna damgasını vurmuş ve gelecek yüzyıl yazınını derinden etkilemiş olan Henrik Ibsen, modern Avrupa tragedyasının temellerini atan yazarlardan belki de en önemlisidir. Genellikle natüralizm ve eleştirel gerçekçilik ile anılan Ibsen’ın yaşadığı 19. yüzyıl toplumunu hedef aldığı eserleri, tüm…

İklim Değişikliğini Sonlandırmak İçin Kapitalizmi Sonlandırmamız Lazım. Bunu Hazmedebilir miyiz? – Phill McDuff

İklim değişikliği aktivizmi, genişleyen bir şekilde gençlerin etki alanına girmektedir, örneğin iklim hareketi için okul grevinin alışılmadık yüzü olan 16 yaşındaki Greta Thunberg, binlerce çocuğun, ebeveynlerinin kuşağının yaşanabilecek bir dünya bırakmak için sorumluluk almaları talebiyle sokağa çıkmalarını sağladı. Karşılaştırıldığında, mevcut…

Dünya Genelinde Yükselen Kadın Hareketi

2016-2018 yılları belirli bölgelerde öne çıkan fakat bütün dünyayı saran kadın mücadelelerinin hızla yükseldiği yıllar oldu. 2019’da bu süreç devam ediyor. İspanya, Almanya, İtalya gibi ülkeler 8 Mart’a yine kadın grevleriyle girdiler. İsviçre’de Haziran ayına, 1991’den bu yana en güçlü…

Kandinsky’de Form ve Renk Üzerine

Kandinsky “Sanatta Ruhsallık Üzerine” adlı eserinde oluşturduğu resim pratiğinin teorik arka planını gösterir. Çalışmasını belli başlı başlıklara ayıran sanatçıda aslolan ‘dışsal’ olanın yoluyla ‘içsel’ olanı aramaktır. Doğanın ve insanlığın ruhunun ‘iç ses’ini ifade etme çabası içindedir. Resmin iki silahı vardır;…

Kübizmin Başlangıç Noktası Olarak Picasso’nun Avignon Genelevi

Özgün adı “Le Bordel d’Avignon” yani “Avignon Genelevi” olan Picasso’nun modern sanatta çığır açan tablosu Andre Salmon tarafından “Avignon’lu Genç Kızlar” adıyla kayıtlara geçirilmiştir. Picasso tablosunda Avignon’un meşhur genelevlerini ve fahişelerini resmetmiştir. Tabloda soldan sağa doğru ilerledikçe figürlerin formları bozulmaktadır.…

Tarih yapıcı kadınlar: Osmanlı’dan günümüze kadın hareketi

Tarihin öznesi olan kadınlar, adı sanı unutuluncaya değin tarih sayfalarının karanlık bölümlerine kapatılıp görünmez kılındılar. Kadınların adını saklayan resmi ideolojinin tarih yazımı; tarihi yapan özne rolünü erkeklere verirken kadınların ortak mücadele belleğini yitime uğratıp, bütünüyle tasfiye etmeye soyundu. Ancak, sonsuza…

Ursula Le Guin’e Davet Var!

Yeryüzünün tüm uzuvlarına kök salmış bir çınardan söz edeceğim size. Hakkında ne söylesem eksik ya da yarım kalacak; çok yönlü ve çok kimlikli bir yazardan, yeryüzünde milyonlarca kadının yüreğine, ruhuna, hayallerine değip dokunmuş, zihninde iz bırakmış, gönüllere taht kurmuş bir…

Devlet Politikası Olarak Cinsiyetçilik

1990 yılında kurulan kadın ve aileden sorumlu devlet bakanlığı 2011 yılında kapatılarak yerine aile ve sosyal politikalar bakanlığı kuruldu.  Bakanlığın isminden kadın ibaresinin kaldırılması ve kadın erkek eşitliğini sağlamakla görevli mekanizmanın ortadan kaldırılması, kadının birey olarak değil ailenin bir unsuru…

Çocuklar İçin Harekete Geçelim

Erkek egemenliği, hertürlü şiddeti yeniden üretiyor. Yukarıdan aşağıya, siyasilerin söylemleriyle, uygulanan kadın ve çocuk düşmanı politikalarla, medya ve eğitim sistemiyle sürekli daha da kastlaşmış şekilde yeniden üretilen bir erkek egemen sistemle karşı karşıyayız.  Erkeklik güç, şiddet, savaş, cinsel saldırganlık ile özdeşleştiriliyor.   Böyle bir sistem üzerine kurulan patriarkal…

En Yakıcı İhtiyaç; Demokratik Anayasa

31 Mart seçimlerini geride bırakırken, seçim sonuçları kesinlik kazanamamış olsa bile Cumhur İttifakının birçok ilde geriletildiği ve dolayısıyla bir restorasyon süreci ihtimalinin daha da öne çıktığı günlerden geçiyoruz. AKP/Erdoğan hükümetinin geriletildiği bu süreç bizi, restorasyon ihtimalinin aldatıcı “demokratik” söylemlerinin arkasına sıralayabilir. Ama bir ihtimal daha var; Türkiye sosyalist solu, demokratları ve HDP’nin öncülüğünde oluşacak bir kurucu özne/cephe, Erdoğan’ı gerileten halk iradesini demokrasiye giden sürecin gerçek öznesi olarak mobilize de edebilir. Seçimlerin bizlere ikinci seçenek için bir kapı araladığının farkında ve bilincinde hareket etmeliyiz. Tam da şimdi, yeniden, halk güçlerinin el koyulan haklarının geri alınıp korunması ve yenilerinin kazanılması için en geniş zeminde kapsayıcı ama aynı zamanda cüretli bir hedefe kenetlenmeliyiz. Demokratik Anayasa nedir nasıl olmalıdır? Evet, ortada bir devrim süreci yok, kazanan adaylar ve partiler düşünüldüğünde; bundan sonrası için halkçı demokratik yerel yönetimler (belediyeler, muhtarlıklar) olacağının bir garantisi de yok. Aksine, uzunca bir süredir korkakça var olan restorasyon sürecinin baskın bir gidişatı var. Fakat tam da bu yüzden aynı oranda yüklenilmesi gereken bir devrimci seçenek yaratma ihtiyacı var. Seçimlerle açığa çıkan güçlü, demokratik, özgürlükçü, halkçı bir irade var. İşte tüm mesele bu iradeye kimin sahip çıkacağı ve bu gücü kimin mobilize edeceği meselesidir. Şimdi, sistemin verili sınırlarını aşmayı hedefleyen devrimci gerçekçiliği öne çıkarmanın tam zamanıdır. Tam da bu yüzden, Demokratik Anayasa tartışmaları için hiç de erken değildir. Demokratik Anayasa, Demokratik Cumhuriyet rejiminin ana omurgasını oluşturacak ve onu bağlayıcı kılacak bir toplumsal sözleşmedir. Geldiğimiz noktada, darbe ürünü olan ve özgürlükleri kısıtlayan, tümüyle merkeziyetçi ve hatta mutlakıyetçi diyebileceğimiz bir devlet rejimini yani Başkanlık Rejimi’ni koruyucu yönde değiştirilen eski 1982 anayasasıyla yola devam etmek mümkün değildir. Dolayısıyla bu anayasanın ortadan kaldırılması elzemdir. Bunun için de yukarıda bahsettiğimiz devrimci öznenin Kurucu Meclisi örgütleyerek yeni ve demokratik bir anayasa hazırlığına girişmesi gerekmektedir. Demokratik anayasanın genel içeriği 1. Devletin idari yapısı despotik merkeziyetçi yapıdan sıyrılmalı, halkın […]

Yerel seçimler ve sonrası

Halkın gücü despotun dengesini bozdu. O, evet, 2010 referandumundan itibaren sürekli güç kazanıyordu. 2016’da yapmayı başardığı Anayasa değişikliği ve hileyle de olsa kazandığı 24 Haziran seçimi ise, isteyip fiilen de uyguladığı yetkilerin çoğuna ulaşmasıyla sonuçlanmıştı. O, her seferinde bir biçimde “Atı alıp Üsküdar’ı” geçiyordu. Eski rejim çöpe atılmış, yerine oligarşik ve totaliter nitelikleri daha da koyulaştırılmış ve zirvesine eskinin ordu kurumu yerine günümüzün despotunun yerleştiği yeni bir rejim inşa edilmeye başlamıştı. Her türlü yasal denetimden muaf tutulan despot, ülkeyi çiftliğiymiş gibi keyfince yönetiyordu. Ama, aynı zamanda, ilk bakışta görülmese de, sürekli sorun yaratarak huzursuzluk veren başka bir gerçeklik daha vardı. Kürt hareketinin “Barış süreci” dönemindeki tutumu ve şovenizmin azalan etkisinin oluşturduğu özel ortamda aniden patlayan Gezi ayaklanması, despotun kapasite ve güç yetmezliğini yaratıp açığa çıkartmıştı. Halkın yarısı despotu reddediyor ve bu durum yüksek gerilimle yüklü bir toplumsal meşruiyet sorunu yaratıyordu. Üstelik, despot, etrafını saran kaotik ortamı yönetmekte ve sürekli güç kazanarak kendisini zorlayan gerilimlerle baş etmekte yetersizlik gösteriyor, sorunları çözemeyip erteliyordu. Biriken sorunların yarattığı açıklar ve zaaflar da, hileler ve komplolarla, yetmediği zaman devlet şiddetini sürekli artan oranda kullanarak kapatılmaya çalışılıyordu. Hile, komplo ve şiddet ise, ilk anda bir nefes aldırsa da, son tahlilde çözüm olmuyor, olamıyordu. Meşruiyet sorunu, üstü ne kadar örtülürse o kadar ağırlaşıyor ve oluşturduğu dip dalgalarıyla Saray’ın zeminini sarsıyordu. Çözülemeyen sorunlar da biriktikçe Saray’ı dibe çeken bir özel güç alanı oluşturuyordu. Despotun, ırkçı şovenizm ve Erdoğanist İslam’ın iç içe geçmesiyle oluşan özel “asabiyet” alanında, yani yeni rejimin “ruhunda” çözülüp seyrelme başlamıştı. Sürekli derinleştirilen neoliberal soygun politikaları, oluşturduğu yoksullukla halkın meşru tepkilerini körüklüyor, kışkırtılan erkek zorbalığı kadın isyanını tetikliyor, ırkçı şovenizm despotun Kürt halkı içindeki etki alanını zayıflatıyor, Erdoğanist İslam’ın kışkırttığı katliam tehlikesine karşı Alevi inancına sahip olan milyonlarca yurttaşta direnme eğilimi güçleniyordu. Üstelik, bu zorlamalar, ağır bir ekonomik kriz ve bölge politikalarındaki tıkanma koşullarında yaşanıyordu. 15 […]

Bir koltukta iki karpuz: F-35 ve S-400

Öyle bir zaman ki yurttaşların hayatı açlık sınırının altına itilirken, ülkenin gündemi dönüp dolanıp silaha bağlanıyor. Aynı zaman içinde bir yanda patates krizi yaşanırken, diğer yanda F-35 ve S-400 krizi çıkıyor. Biz pazarda patatesin, biberin tane hesabını yaparken, Erdoğan diyor ki: “Domates, patlıcan, sivri biber’ diyorlar. Düşünün, bir merminin fiyatı nedir?” Peki o zaman, geçim derdini ve seçim derdini bir anlığına unutalım ve bu silah meselesi neymiş bakalım? Her şey silah için… Türkiye devleti ve sermayesi, bölgesel etkinliğini geliştiriyor. Bölgede başa güreşmekse güce bakıyor. Gücü belirleyen önemli faktörse kimin hangi silaha sahip olduğu… Türkiye devleti kendi toprakları dışında operasyonlar yapan, başka ülke topraklarında işgale girişen bir konuma yerleşiyor. 2019 bütçesinde, savunma ve güvenlik kurumlarına (MSB, Jandarma, Polis ve MİT gibi) ayrılan pay yüzde 21,5 artarak 102,8 milyar lira oluyor. Milli Savunma Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Savunma Sanayi Başkanlığı silahlanma ve yerli savaş sanayinin geliştirilmesi konusunda özel bir yönelim içinde… Özellikle hükümete yakın sermaye gruplarından BMC, Baykar, Katmerciler, Kalkavanlar, Kale Grup gibileri ve SSB / TSK ortaklıklı Aselsan, Havelsan, Roketsan, TUSAŞ gibi şirketler, Altay tankı, Atak helikopteri, -yerli uçak gemisi de denilen- Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi, Cruise/seyir füzesi, Silahlı İHA yapımı ve geliştirmesi projelerinde sınırsız teşvik görüyor. Ayrıca, 2014-2018 yılları arasında Türkiye silah ihracatında yüzde 170 artışla, başı çeken ABD, Rusya, Fransa, Almanya ve Çin gibi ülkelerin ardından 14’üncü sırada yer aldı. 2018’de Türkiye silah/savunma sanayisi kârını yüzde 24 artırdı. Sadece Mart 2019’da gerçekleşen silah sanayi ihracatı geçen yılın aynı ayına göre yüzde 95,5 artarak 289 milyon 224 bin dolara ulaştı. En önemli ihracat 106 milyon 733 bin dolarla Katar’a oldu. F-35 ve S-400 ikisi bir arada?! Türkiye 5. nesil savaş uçaklarıyla hava filosunu yenilemeyi planlıyor. Bu kapsamda 116 adet F-35 sipariş etmiş ve toplamda 25 milyar dolar ödeme taahhüdü vermişti. 2002’den bu yana F-35 üretim projesi içinde yer alıyor […]

Güç, yaratıcılık ve neşe

Tevazu ve hafiflik ya da daha geniş anlamıyla sadelik, kendisine güvenen güçlü kişilerin yaşamla ilişkilenme biçimidir çoğunlukla. Öyle bir sadelik ki, sırf var oluşuyla bile etrafına güç ve sevinç yayar! Öyle ya, hepimiz biliriz, hayat kendisini taşıyanı ezen ağır bir yük gibi yaşanabilir, ama herkes bir an olsun hafifleyip kuş gibi öylesine süzüldüğünü hissetmiştir değil mi; peki, o hafiflik neden daha fazla sürmesin? İşte, “yapıp-başarmayı” sürekli genişleyen bir yeniden üretim süreci içinde kalıcılaştırarak gerçekleştirebilen ve dolayısıyla yaşamla mümkün olan en geniş alanda, en derininde ve en yükseklerinde ilişkilenen birey, yılların akışı içinde “hayat” tarafından doğal bir hafiflikle ödüllendirilecek, neşe ve sevinç içinde yaşayacaktır. Ne ki, kapitalizme geç ve çarpık girmenin bireyselleşme sürecini dumura uğratıp biçimsizleştirdiği ülkemiz gerçekliğinde, “güçlü” olmak oldukça zor; insanlar hayatlarını onun genişlik, derinlik ya da yükseklik gibi kapasiteleriyle hiç tanışmadan, despotizm tarafından kıstırılıp sıkıştırıldıkları bir köşede korku ve telaş içinde ayakta kalmaya çalışarak geçiriyorlar. Hayat bir “fırsat” değil, ağır bir “yük”; öfke ve hınçla tüketilerek “yaşanıyor!” Bireyselleşme Bireyselleşme süreci, kapitalizmin içinden çıkıp gelir. Kapitalizm, tarihin önceki zamanlarında kendisini aynen tekrar ederek sürüp giden bir toplumsal yaşamın içine sanki sonsuza dek sürecekmiş gibi gömülmüş olarak “toplu” ve “bağımlı” yaşayan insanları, sürekli değişip-dönüşen yeni bir toplumsal yaşama doğru fırlatıp atar. Kapitalizme özgü bu “hareketli” toplumsal yaşam, insanları binlerce yıldır yaşadıkları kırlardan söküp şehirlere sürerek eskinin “koruyan” ama “uyuşturan” bağlarından koparıp “özgürleştirir.” Kırdan gelenleri şehirlerde alışık olmadıkları zor koşullar beklemektedir; eskiden en ilkel haliyle de olsa günlük yaşamın iyi bilinen ritüelleri içinde karşılanan barınma ve beslenme artık aslanın ağzından çekilip alınacaktır, ulaşım ve eğitim gibi yeni ihtiyaçlar oluşurken, şehir yaşamının ürettiği sağlık gibi yeni sorunlarla yüzleşilecektir. Ayakta kalıp yaşayabilmek, artan oranda çabalayıp didinmeyle bilinmezliklerin, belirsizliklerin, zorlukların hatta imkânsızlıkların içinden koparılıp kazanılmaktadır. Bu yeni durum, kır yaşamındaki eski “uyuşukluğun” yerine her düzeyde hareket, sürekli hareket, sonuç alan başarılı hareket anlamına gelir; […]