Tür

ROTA: Gerçekler, Olasılıklar, Söylem ve Program

24 Haziran seçimleri krizler yumağıyla çevrelenmiş iktidar açısından çözüm üretici bir rol oynayamaz. Biliyoruz ki gerçekten adil bir seçim ortamında olsaydık, yani en asgari burjuva demokratik koşullar ortaya çıksaydı Erdoğan iktidarı çoktan un ufak olurdu. Ve biliyoruz ki 24 Haziranda gerçekten adil bir seçim durumu olsa Erdoğan kaybeder. Ancak durum öyle değil ve böyle bir durumda oturup izlemek ve sandık hesaplarına hapsolmak bizler açısından son derece tehlikelidir. Bu süreçte çokça bilinen birkaç noktayı tekrar vurgulamak yararlı olacaktır. 1. Erdoğan iktidarını sarmalayan ekonomik bunalım onun ve kurmaylarının kötü yönetiminin ya da hatalı tercihlerinin sonucunda meydana gelmedi. Var olan ekonomik buhran bir “birikim rejimi” krizidir. Bu birikim rejimi krizi AKP’nin 16 yıldır üzerinde sörf yaptığı dalganın bitmesini ifade ediyor. Krizin farkında olan iktidar çeşitli reçeteler ortaya koyuyor, ancak hakikat yine devreye giriyor. Mehmet Şimşek tarafından açıklanan “yeniden dengeleme” programının süslü adı hiçbir işe yaramıyor. Program Erdoğan iktidarı tarafından uygulanırsa adeta “kendi kuyruğunu yiyen yılan” misali bir etki yaratacak. Hâlihazırda vergi yükünün üçte ikisi alt sınıfların üzerinde olduğu bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Paket bu vergi yükünü arttırmayı hedefliyor. Bu vergi yükünün arttırılması yalnızca iç tüketimi daraltmakla kalmaz, sosyal hoşnutsuzlukları da zirve noktasına çıkartabilir, büyük isyanların fitilini ateşleyebilir. Evet Erdoğan’ın ya da bir başkasının 24 Haziran/8 Temmuz sonrası işi çok zor. Ama bu bizim adımıza hiçbir şeyi çözmez. Erdoğan’ın 24 Haziran sonrası olası bir zaferi ekonomik daralmayla gölgelenecek. Ama böyle bir durumda da ekonominin yıkıcı etkilerini bekleyecek kadar saf olmamamız gerekiyor. Olası bir iktidar değişikliği için de geçerli bir durum bu. Bilmemiz gerekir ki yukarıda verilen kavgadaki herkes (Erdoğan, İnce, Akşener, Karamollaoğlu) borçlananlarla borçlandıranlar arasındaki çelişkide borçlandıranlardan yanalar. Bize başka bir yol gerek. İktidar ve muhalefetin ekonomi yönetimini devralıp almaması konusundaki tartışmaların dışına çıkmak gerekir. Bu, olası bir ekonomik restorasyonun sınırları dışına çıkmak, reel sınıf politikası inşa etmenin imkânlarını yaratmak demektir. Örneğin finansal borçlanma […]

Fenerbahçe, siyaset ve sembollerin gücü

Alıştık, hayatımızın her alanı siyaset yüklü. Siyasi sembolizmi her yerde görüyoruz. Fenerbahçe kulüp başkanlığı seçimini de bu doğrultuda okumalıyız. Ali Koç’un çıkışı ve seçilmesi sembolik bir güç taşıyor. İllüzyonlara yer yok. Büyük sermaye gruplarının ve hâkim sınıfların bir temsilcisi diğerinin yerine geçecek. Bu değişim tamamen endüstriyelleşmiş, mafyatik, her köşesinden yolsuzluk akan Türkiye futboluna hiçbir şekilde “devrim” getirmeyecek. Bunu bilmeyen yoktur. Ama Ali Koç’un başkan olmasının yarattığı etki ve taraftarlarca büyük sevinçle karşılanması başka bir arzunun göstergesidir: değişim arzusu. “Gitmeyecek olanlar” Burjuvazi Ali Koç’un başkan olmasıyla futbolu ele geçirmedi. Spor dallarının bir çoğu, sermayenin zaman içerisinde toplumsallaşma düzeyinin artmasıyla ele geçirildi. Futbol da bundan nasibini aldı. Ama bugün bu spor dünya genelinde milyarlarca insan tarafından halen çok seviliyor ve yakından takip ediliyor. Dolayısıyla bu alanda sermaye güdümünde ilerleyen her bir gelişme politik anlamlar taşıyor. En başta belirtmek gerekir; Aziz Yıldırım şüphesiz ki, Türkiye’deki futbol dünyasının çokça nefret duyulan isimlerinden bir tanesiydi. Öyle ki son yıllarda artık kendi taraftarı da kendisine sırt çevirmişti. Fenerbahçeli olmayan taraftarların da büyük nefretini kazanmıştı. Dolayısıyla bu tarihi yenilgisini, ne Ali Koç ne de bir başka burjuva birey tarafından tattı. Ona yenilgiyi, değişim isteyen taraftar grupları tattırdı. Bunu cesaretle her yerde savunmamız gerekir. Aziz Yıldırım’ın gidişi Melih Gökçek gibi oldu. Onu seçenler bile, ardından bir damla gözyaşı dökmemişlerdir. Ankara’nın yeni belediye başkanı Mustafa Tuna’nın “daha iyi” olabilmek için çaba sarf etmesine bile gerek yoktu: Melih Gökçek gibi olmaması yeterliydi. Aziz Yıldırım bunun bir başka örneğidir. Ve Aziz Yıldırım giderken herkesin 24 Haziran’ı işaret etmesi hiç şaşırtıcı değil. Evet, sırada biri daha var. O da bunu iyi biliyor. Elbette, kendimizi bin bir çeşit hurda, hile ve şiddetle karşı karşıya bulabiliriz. AKP/Erdoğan rejiminin sona geldiği çok önceden tespit edilmişti ama her zaman bir yolunu bulup işin içinden sıyrıldılar. Erdoğan’ın elindeki en güçlü silah, umutları tüketen, kendisinin yerine bir alternatifinin […]

24 Haziran ve atı alan Üsküdar’ı geçecek hissi

Türkiye tarihinin en çetrefilli ve ardışık seçimlerini yaşadık son dört yılda. Bir tanesi de kapıda. Evlerde, iş yerlerinde, kahvelerde, yolda, sokakta, vapurda tek gündem var: 24 Haziran seçimleri. Gün hızlı akıyor, zaman akışkan, ekonomi alabildiğine kırılgan. Siyasetin ritmi bu aralar tarihsel zirveler yapan döviz kurundan bile daha dalgalı. 24 Haziran seçim takvimi, ülkenin tüm açmazlarını ve kriz eksenlerini içinde barındırarak yaklaşıyor. Cumhur İttifakı, Millet İttifakı ve üçüncü bir blok olarak seçimlere giren HDP, seçim kampanyalarına hızla girişti. Vekil listeleri, sandık kurulları, mitingler, demeçler derken sanki hiç bitmeyecekmiş hissi yaratan bir seçim iklimine daha girmiş olduk. Sandıktan sandığa koşan seçim cumhuriyetine dönüştük mübarek. Erdoğan güdümlü sıkışmanın seçim propagandasına yansıyan ve muhalefete gollük paslar fırlatarak yükselen “TAMAM”, SIKILDIK” ve “Kapat Televizyonu Gitsin” dalgaları, Cumhur İttifakı karşısında başta özgürlük arayışı içerisinde olan direniş eksenleri olmak üzere, toplumda ciddi bir moral yarattı, gezinin orantısız yaratıcı zekâsını harekete geçirdi. Velhasıl iyi geldi. İktidar ve kitle ilişkisinde psikolojik üstünlük önemlidir. Erdoğan da bunu pekâlâ bilir. Ki, özellikle başkanlık rejimine giden yolda devletin uzantısı olan zengin argümanlarla, tüm politikalarını kitle psikolojisini kontrol etme, algı yönetme ve yönlendirme üzerinden yeni rejimin inşasına girişildi. Parolaları: şok doktrini Öyle ki, türlü şok zirveleriyle toplumda rasyonalite kaybı ve bilinç yarılmaları yaratıyorlar. Bu şok zirveleriyle ilerlemeyi ve toplumun kolektif belleği ile ruhunu tasfiye edici irili ufaklı çok yönlü hamlelerle rejimi inşa etmeyi tercih ettiler. Tercihten de ziyade geleneksel devlet aklının çalışma ve yönetme bilincine dayandılar. Erdoğan; iktidara geldiği günden bu yana, hızla kitle iletişim araçlarını propaganda ve manipülasyon amaçlı kendi lehine dizayn etti. Medyayı toplumsal rıza üretmenin aracı olarak re-organize etti, tek tipleştirme politikalarıyla kendine devşirdi. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi ardına ilan edilen OHAL’in verdiği sınırsız yetkilerle, kitle iletişim araçları tümüyle iktidarın tekeline alındı. Sürekli pompalanan toplumsal kutuplaşma politikaları yaşamın tüm hücrelerine medya eliyle sızdırılarak, yaygınlaştırıldı, iktidarın düşünme ve davranış biçimleri […]

ROTA: Nisan buluşması ve baskın seçimler

Ancak kurucu bir irade yüklenilirse ve gündelik mücadelelerin önünü aydınlatacak-yolunu kaybetmesini engelleyecek bir umut ışığı yakılabilirse sonuç alınabilir. Umut ışığı, kazanımların anayasal güvenceye kavuşacağı bir demokratik anayasa ve bu anayasanın omurgası olacağı demokratik bir cumhuriyettir.   Kaotik bir ortamda sarsılan Türkiye’de siyasal gündem sürekli ve hızla değişiyor. 22 Nisan’daki Özgürlük Buluşması’na hazırlanırken, adeta baskın yapılarak seçimlerin 24 Haziran’da yapılacağı açıklandı. Aldıkları karar, iktidarın içerisinde bulunduğu açmazın göstergesi olmasının yanı sıra “gizli” bir planı olduğunu da gösteriyor. Tutup tutmayacağını kısa sürede göreceğiz, ama elbette halk güçleri de kendi tutumlarıyla sürecin akışında etkili olacaklar. Önümüze koyduğumuz işler ise, işleyen süreç seçim gündemine hapsedilemeyecek kadar önemli. Bu bakımdan, kurultay vesilesiyle öne çıkan ve sadece seçim tartışmalarına hapsedilemeyecek görevlerimizi ısrarla vurgulamak ve hayata geçirmek gerekiyor. Elbette, biliyoruz, seçim gündemi şimdi sahnenin önünde. Ve sıradan değil belirleyici bir seçimle yüzleşeceğiz. Ama yine de, bizzat seçim sürecinin yarattığı olanakları ve onun özel gündemini neden halk güçlerinin kendi gündemlerine hizmet edecek bir özel tarzda kullanmayalım? Sadece seçim hesabı mı? Muhtemelen siyasi tarihin en gergin zamanları arasında sayılacak bir özel dönem bizleri bekliyor. Ancak, önümüzdeki günlerde şimdikinden daha da yükselecek olan kaotik gerginliğin solun zaten pek de olmayan soğukkanlılığını yok etmesini engellemeliyiz. Doğması muhtemel olan ve sağa ya da sola sıçrama biçiminde kendisini gösterecek her türden panikçi tutumun önünü kesmenin en iyi yolu, yapılması gerekenleri yapmaktan geçiyor. Seyirci ya da yorumcu-siyasal trafik polisliği konumlarının konformist “doğrucu Davut” rolü yerine, baskın biçiminde dayatılan seçim koşullarının içinde nasıl yol alınabileceğine odaklanmak gerekiyor. Ancak, hemen yaşadığımız şu 2-3 gün bile gösteriyor ki, seçim hesapları büyük oranda günü kurtarma amacı üzerinden yapılıyor. Seçimler süreci, aslında tümüyle destek olabilecekken, çoğunlukla toplumsal dinamiklerin kalıcı ihtiyaçlarını dillendirmekten imtina eden bir şekilde yaşanıyor. Tüm hesaplar seçim sonuçlarına endeksli olunca da, sandıktan çıkan sonuçlar fazladan umutlanma ya da hızla moral bozukluğu ve çökkünlük yaratıyor. Üstelik şimdi baskın misali […]

Kolektif kültürel üretimin olanakları

Bir iktidarın en başarılı yönetim tarzı kendi dışında her şeyi yasaklaması değil, mevcut düzene alternatif bir yaşamın imkânsız olduğu görüşünü hâkim kılmaktır. Eğer mevcut yaşamdan başka bir şeyi düşünemiyorsak, bir şeyleri istemek ve inşa etmek de mümkün değil. Geriye belirlenmiş bir çerçevede “reformlar”la, “sosyal mühendislik”le sistemin hatalarını düzeltip biraz daha iyi bir durumu ortaya çıkarmaktan başka bir şey kalmaz. Böyle bir durumda siyaset, yaygın bir görüşe göre, “mümkün olanın sanatı” olabilir. Fakat, devrimci bir siyaset “mümkün olanın sanatı” değil, “imkansızı mümkün kılmanın sanatı”dır. Devrimci siyasete düşen, bu tür saldırılara karşı toplumsal ve bireysel hayal gücünü güçlendirmektir. Statükocu görüş Tarihsel anlamda yaklaşık 1815’ten 1848’e kadar Avrupa’da hâkim olan siyasal ve kültürel “restorasyon”un en önemli “mimarları”dan biri olan Avusturya şansölyesi Metternich iktidarların statükocu kültür anlayışlarını çok net bir şekilde ifade etmişti: Halk toplanmasın, aksine dağılsın/eğlensin (zerstreuen her iki anlama da geliyor). Halkın “kontrolsüz” toplanması, bir araya gelmesi ve kolektif bir şekilde ilişkilenmesi özü itibariyle iktidar için büyük bir tehlikedir. Eğer toplanacaksa, “kontrollü eğlenme” alanlarında toplanması gerekir. Bugün bu türde bir kontrol genel olarak “kültür endüstrisi” aracılığıyla sağlanıyor. İnsanların kültür ve sanata dair algıları belli biçimlere sokuluyor, kültürel üretim ve “tüketim” birbirinden ayrılıyor. Geriye bireylerin sadece yabancılaşmış bir estetik anlayışı kalıyor. Karşı kültürün alanları Karşı kültür tam da bu noktada kültür endüstrisinin genelleşmiş, metalaşmış, uyuşan ve isyankâr talepleri ve öfkeyi “kontrollü” mecralara yönelten etkisine karşın özgürlük alanları yaratmalıdır. Sermaye henüz metalaşmamış bütün kamusal alanları meta haline dönüştürmeye çabalamakta. Bugünün “toplanma alanları”nın çoğu özel mülkiyet ya da kâr amacıyla kullanılan mekânlar. AVM’den tutun da meydanlara, sokaklara kadar… Tüketim baskısı olmadan sosyalleşebilecek, kollektifleşebilecek alanlar gitgide azalmaktadır. Elbette sermaye gündelik hayatımızın her santimini, her dakikasını şekillendirmeye çalışıyorsa olsa da bu konuda hiçbir zaman yüzde yüz başarılı olamıyor. Arada kalan alanlardan, sermayenin ulaşmadığı mevkilerden başlayarak gündelik hayatı antikapitalist bir perspektifle örgütlemek mümkün. Kolektif kültürel üretime doğru Her […]

Yeni “emek sömürü” politikaları

Bir yanda emek gücümüzü sömürme adına haklarımızı tırpanlayan yasalar, diğer yandan sesimizi kısmaya ve sokaklardan elimizi çekmeye dönük sindirme politikaları… Sosyal ve ekonomik politikaların emeğimize ve bedenimize dönük saldırıları yetmezmiş gibi, alevlenen şovenist ve militarist ortam da kadınlara sadece “şiddet” olarak geri dönüyor. Dünya çapında sürekli yayılan ve büyüyen çoklu kriz ortamı ataerkil politikaları tetiklerken, ulus devletler aracılığıyla kadın bedenine ve emeğine dönük geniş çaplı bir saldırı politikası yürütülüyor. Kadının kimliğine, cinselliğine, benliğine yönelik saldırılar sürerken, kadın emeğini sömürü politikaları günden güne daha da ustalıkla devreye sokuluyor. Özel istihdam büroları 2012 ‘deki Ulusal İstihdam Stratejisi belgesine göre kadınlar “özel politika” gerektiren gruplar arasına alınmıştı. Tabi ki bu doğrultuda çözümler aranırken kadınlar için çok “özel” yöntemler geliştirildi! Özel eğilim sonrası kadın istihdamını güçlendirme noktasında bulunan çözümler; uzaktan çalışma, çağrıya bağlı kısmi ve güvencesiz çalışma, ücret kısıtlaması, yarı zamanlı ve esnek çalışma koşulları… Elbette bu uygulamalar kadın emeğinin çifte sömürüsünün katlanmasından başka bir amaca hizmet etmedi. Kadın istihdamının güçlendirilmesinin aksine işverenle mümkün mertebe iletişimi kesen, işverenin sorumluluğunu en aza indiren “Özel İstihdam Büroları ve Kiralık İşçilik Sözleşmesi” ile kısmi zamanlı ve güvencesiz çalışmanın önü açıldı. Memura yarı zamanlı çalışma hakkının yürürlüğe geçmesi ile kazanılan “doğum izninin” kaldırılmasına ve daha tekinsiz bir iş hayatının kadınları kıskaca almasına zemin hazırlanmış oldu. Kadın istihdamındaki gerçekler Bu büroların; muhatap bulamama, hakkını arayamama, iki işte birden çalışma, bir alanda uzmanlaşamama gibi gerçeklikleriyle emek sömürüsünü tırmandırmak amaçlı olduğu çok açık… Nitekim 2017 işçi verilerine bakıldığında kadınlar açısından gelinen tablo hiç iç açıcı değil. Genel tablo içinde kayıtlı kadın işçi oranı sadece  %29. Kayıtsız çalışma oranı daha yüksek. Kadınlar erkeklerden eğitimli olmalarına rağmen daha düşük işlerde ve erkeklerden daha düşük maaşla çalışıyorlar. Esnek ve güvencesiz çalışma oranı kadınlarda daha fazla. Kreş imkânı çok az bunun yerine kısmi zamanlı çalışma devrede. Tam olarak toplumsal cinsiyet eşitsizliğine bağlı gelişen ve kadının […]

Erkekliğin ceza budalalığı: Hadım

Görünen acımasız gerçekler, perde arkasının vahametinden izler taşıyor. “Yıl olmuş 2018, hâlâ…” derler ya… Kadının konumu, acımasız gerçeklerde de perde arkasında da “hâlâ…” aynı. “Hâlâ her gün kadınlar öldürülüyor, yüzlerce kadın da tecavüze uğruyor” ama buna kimse şaşırmıyor. İlla “enteresan” bir cinayet ya da tecavüz şekli olacak ki haber değeri görebilsin. 2017 ve 2018 yılında yaşanan tecavüz ve cinayet olaylarına baktığımızda: 2017’de 409 kadın cinayeti, 332 cinsel şiddet ve 387 çocuk istismarı vakası; 2018’de 100 kadın cinayet, 84 cinsel şiddet ve 300+ çocuk istismarı vakasıyla karşılaşıyoruz. Peki, tüm bu suçların cezasının ne olması gerektiğinden önce sebeplerinin neler olabileceği üzerinde biraz düşünmeye ne dersiniz? İndirim safsataları Bu sayıların arka planında, özellikle tecavüz davalarında yargının gösterdiği trajik tavrın katkılarını görmezden gelemeyiz.  Toplumsal vicdan bütünlüğüne çelme takan, tecavüzcüleri alkışlayan yüzlerce karardan bahsediyoruz. “Yarım kaldı, eski sevgilisiydi, takım elbise giydi, erken boşaldı…” “Cilve yaptı, bağırmadı, bakire değildi…”. Bu ironik zırvalıklar; tecavüz duruşmalarında sanıkların tahliyesinin veya cezalarının hafifletilmesinin gerekçeleri. Bu “adalete” paralel bir şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığının “fetvaları” da cinsel istismarı koruyucu ve hatta teşvik edici nitelikteyken neden suçluyu derin psikolojik analizlerde ya da pantolonların içerisinde arıyoruz? Suçluyu teşvik et cezasını hadım say Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda, hükümlü faillere uygulanması öngörülen hadım, çeşitli kimyasal ilaçların kullanımıyla testosteron hormonunun azaltılmasını sağlıyor. Amerika, Almanya, Fransa, Norveç, İngiltere, Kanada, Hindistan, Endonezya gibi birçok ülkede uygulanıyor. Dünyada tecavüz oranının en yüksek olduğu ülkeler de yine bu ülkeler. Yani tecavüz suçlularına yönelik hadım cezasının uygulanması, dünya genelinde tecavüz oranında en yüksek skorlara sahip olmanın önüne geçememiş görünüyor. Devletin tecavüze çanak tuttuğu gerçeği varken hadım cezasının arka planında neler var? Çocukların tecavüze uğramasının yol açtığı toplumsal infiallerin; linç, intikamcılık ve bireyselcilik duygularıyla pasifize edilmek istenmesi; penisin, erk devlet ve toplum tarafından gerçekten de bir iktidar, güç ispatı olarak görülmesi; tecavüz suçunu, önlenemeyen hormon seviyesi olarak görüp meşrulaştırmaya çalışmaları gibi çeşitli nedenler […]

Devrimci Kadronun Kişilik Çatışması

Hareket halinde olan her organizma diyalektik yasalarının öngördüğü gibi biriktirme ve yadsıma süreçleri ile karşılaşır. Çeşitli toplumsal dinamikler içerisinde kendisini var etmiş olan örgütsel mekanizmalar aynı şekilde o dinamiğin tarihsel engelleri ile cebelleşirken diğer yandan hareketin öncülerinin zorlanmaları ile durmadan geriye çekilirler. Engeller, zorlanmalar veya tıkanıklıklar gelişimin en doğal süreçleri olmakla beraber, değişimin ne yönde ve kimin lehine akmakta olduğu mekanizmaların ömrü için belirleyicidir. Yeniyi inşa etmek Gezi güçlerinin yarattığı yeni toplumun özgürlük alanlarını, aynı neşe ve cesaretle keşfetmek, bir dönemin aşılması gereken eşiğini ifade etmekteydi. Keşfetme eşiği, paradigmasal devrimci yenilenmecilik ve zenginlik olmaksızın aşılamazdı. Son kertede düşünce ile kurucu iradenin buluşması, renksiz olan paradigmanın toplumsal yaşamın farklı alanlarında ve renkli örgütsel mekanizmalarda çiçek açmasını sağladı. Geldiğimiz noktada devrimci kadro kişiliği bir önceki dönemin kapılarını aralamış olan ‘yenileri’ içererek aşma sorunu ile karşı karşıyadır. Bin bir emek ve çaba ile zorlanarak bulmuş olduğumuz tüm yeniler çekici, renkli ve canlı olma özelliklerini geçmişte bırakmak zorundadır. Sadece bağımlılık yaratmış olan düşünce ve davranış biçimlerinin aşılması yetmez. Geçmişte yadsınmış olan mekanizmanın ve metodun yeniden yadsınması ile devrimin güncelliği yakalanabilir. Hedef doğrultusunda güncel ihtiyaçları yenilemek ve eski kalıpları sürekli yıkıp yeniden inşa etmek Leninizm’in bize öğrettiği yöntemlerden bir tanesidir. Tarihsel-stratejik kişilik Tarihsel-stratejik kişilik, özgürlükçü yaşam alanını inşa etmeye çalışırken, kendisinin öznel gerçekliği eğer taktik kişilikte ya da toplumsal dinamiğin (Alevilerin, kadınların, gençlerin…) tarihsel zaaflarını aşmada somut bir nesnelliğe kavuşmuyor ise devrimci değildir. Tıpkı kısa erimli günlük planlamaların somut bir hedefe hizmet etmediği süreçlerde olduğu gibi. Her taktik kendisine ulaşma süreci içerisinde bir stratejik hedeftir. Bizler için güncel olarak, halkın taleplerinin siyasallaşmış ifadesi olan Demokratik Cumhuriyet, kadro bilincinde somut hedef olarak kendini sürekli korumadığı müddetçe, her gün yapılmakta olan onlarca iş anlam yitimine uğrayacaktır. Güncel olanın tarihsel olanla bağlantısını kendi karakterine yansıtmış olan kişilik değerleri, inancı ve enerjisi sürekli güncel, neşeli ve dipdiridir. Yık, Kur, […]

Devrimin ritmini belirleme cüretini gösterelim

“Özgürlük, salon ışıkları altında şatafatla kazanılmayacaktır.” Ancak zifiri karanlığın içinde ya da sisli ortamlarda yürümeye cüret edenler özgürlüğü keşfedebilir. Başdöndürücü hızda akan olayların içinde, şiddet ve belirsizliklerin kuşatması altında sürekli sarsılıp zorlanan toplumsal dokuda başlayan çözülmeler yaygınlaşıyor. Kendini ayakta tutmak adına her an şiddeti arttırmak zorunda kalan iktidar, rüşvet, yolsuzluk, istismar ve çatışmanın önünü açıyor. Korku ve güvensizliğin hakim olduğu bir ortam yaratılıyor. Toplumu bir arada tutan alışılagelen değerleri ortadan kaldırmaya çalışan iktidar, kendi meşruiyetini kendi değerleri üzerinden yeniden tesis etmeye çalışıyor ama bir türlü topluma hakim olamıyor. Bütün bu saldırıların ve belirsizliklerin yarattığı çürüme devam ediyor, ama sistemin toplumu içerme gücü de gittikçe azalıyor. Nesnel ortam, salt egemenlerin cephesinden değil, aynı zamanda toplumsal hareketlerin kısmi ve kendiliğinden çıkışlarından doğru da belirleniyor. Fakat devrimin ritmi-nesnel ortamda henüz zayıf, henüz toplumsal hareketlerin ağırlığı belirleyici değil. Statükocu tarz Kadrolar, kendi dönüşüm hızını ve hareketliliğini sürecin akış hızına uygun şekilde artırmakta zorlanıyor. Belirsizliğin yoğunlaşması karşısında, bir denge hali arama ya da varolan pozisyonun içine konumlanma konformizmine teslim olma yaşanabiliniyor. İçinden geçtiğimiz özel günlerde, belirli bir anda ya da pozisyonda durmakla yetinmek, yapılan işlerde sonuç almanın önündeki engeldir. Fırtınalı ve dalgalı bir denizde, sadece gemiyi denizin üzerinde tutmak yetmez. Aynı zamanda geminin en az zararla limana ulaşmasını sağlamak gerekir. Çünkü fırtınanın ne zaman dineceği ve geminin hangi zorluluklara ne kadar dayanabileceğini bilemeyiz. Belirsizlikten kaçmak ve kolay yoldan denge arayışına girmek yerine, kendi iç motivasyonunu ve konumlanışını sürekli yenileyen nesnel durumlara uyarlayan hareketli bir kişiliğe girmek esastır. Darbe vururken darbe yemekten de korkmayan hesaplı ve dengeli bir militan tarzı, hem kendi kişiliğinde inşa eden hem de bulunduğu zemini buna uygun organize edebilen kadrolar belirsizliğin içinden yeni zenginliklerle çıkış yapar. Hassasiyet Hassasiyet, devrimci mücadelede bir kelime olmanın ötesinde, içinde aynı anda birçok değişkeni barındıran bir davranış pratiğidir. Biçimcilikten çıkma, ince düşünme, sürekli değişen faktörleri hesaplayıp uygun […]

ROTA: 8 Mart’ın Ardından: Siyasetin Özneleri ve Toplumsal Dinamikler

Türkiye’nin dört bir yanından gelen 8 Mart görüntüleri yüksek derecede umut vadediyor. Bu kadar bulanık bir siyasi iklimde, toplumsal muhalefetin hemen bastırıldığı bir konjonktürde böyle güçlü bir mesaj verebilmek olağanüstü önem taşıyor. Kadın hareketi verdiği güçlü mesaj ile diğer toplumsal dinamiklerin de önünü açmış oluyor. Açılım ve çıkış yapma fırsatı arayan her toplumsal muhalefet dinamiğinin, 2018 8 Mart atmosferinden cesaretlenip hamle atması beklenir. Fakat 8 Mart, solun kimi kesimlerince “başka” bir açıdan tartışılıyor. Elbette, bu yeni bir tartışma değil. Uzun bir süredir solun bir kesimi kadın hareketi ve başka diğer toplumsal dinamikleri bugüne değin kendi dışında bir dinamik olarak görüyordu ve anlaşılan o ki hala öyle görmeye devam ediyor. Onlara göre “devrimciler”, “sınıf siyaseti”, “işçiler” ve “emekçiler” bir yerde; kadınlar, LGBT+ bireyler, Aleviler, Kürtler, ekolojistler ve daha başka toplumsal hareketler başka bir yerde duruyor. Sınıf ve çeşitli toplumsal hareketler arasında içsel değil, sadece dışsal bir ilişki kuruluyor. “Evet, o da önemli, kadınların talepleri de önemli” vb. gibi söylemlerle güncel toplumsal hareketler göz ardı ediliyor. Söz konusu olan politik duruş felsefi terimlerle şöyle ifade edilir: Bütün bu hareketler ve kimlikler tikeldir, asıl ulaşılması gereken evrenseldir ve evrensel olan komünist öznedir. Bu anlayış evrenselliği yanlış ve diyalektik olmayan bir şekilde kavrıyor. Hegel ve Marx’ta evrenselliğe ulaşma, onu bütün tikellerden soyutlayarak, tikelliği inkâr ederek gerçekleşmiyor. Tikele inerek, oradan daha zengin ve somut bir evrenselliğe geçmek, doğru olan diyalektik harekettir. Bugünkü Türkiye toplumuna bakarak bunun ne anlama geldiğini şöyle açıklayabiliriz: Komünist özneyi; çeşitli toplumsal öznelerden (kadın, LGBT, Alevi, Kürt, vb.) soyutlayarak, ya da bu öznelere üstten ve dayatmacı bir tarzla yaklaşarak değil, toplumsal öznelerin özgün talepleri ve dinamiğini kavrayıp, o özgünlükten yola çıkarak inşa etmemiz gerekir. Gece yürüyüşüne ve “feminizm”e yöneltilen “eleştiriler”e dönersek… Alışıldığı üzere, gece yürüyüşlerinin apolitik, liberal, “içi boşaltılmış” yürüyüşler oldukları ve “düzene” karşı olmadıkları söyleniyor. 8 Mart’ın “aslında” dünya kadınlar günü […]

Feminizm ve eylem birliktelikleri

Söz konusu “örgütlenme pratiklerimiz olunca” Türkiye’de kadın hareketinin en azından yakın tarihine bir göz atmak elzem duruyor. Üstelik bu yakın tarih, kadın mücadelesine çokça olumlu ve/veya olumsuz etkiler bırakmışsa ya da bu etkilerin derinlemesine analizleri bugünü anlamak ve yarını örgütleyebilmek…

AKP -Ergenekon “balayı” nereye kadar?

“Askeri vesayeti” kaldırma saikiyle yola çıkan AKP ile “dinci-gerici” hareketlere karşı “laikliğin” yılmaz bekçisi Ergenekon kliği arasındaki “balayı” hali gözleri yaşartıyor. Milletin ve devletin bekası için bir araya gelen bu güçlerin birbirleriyle olan ilişkileri, dışarıya düşman çatlatan izlenimi verse de oldukça kırılgan bir zeminde “ilerliyor”. AKP-Ergenekon’un ABD “karşıtlığı” AKP-Ergenekon ilişkisi, AKP’nin iktidara geldiği 2002’den itibaren sürekli gerilimli olmuş ve bu gerilim 2007’deki e-muhtıra ile çatışmaya varmıştı. 2007 seçimlerinden AKP’nin galip çıkmasının ardından Ergenekon ve Balyoz davaları ile Ergenekon kliği siyaset sahnesinden düşürülmemiş, fakat arka plana itilmişti. 17-25 Aralık ile tekrardan sahneye dönüş yapan Ergenekon kliği, baş rollerden birini kapmıştı. Rolü kapan Ergenekon kliği, “laikliğin kalesi” apoletinin yerine ABD “karşıtlığını” öne çıkardı. Bu ABD “karşıtlığı”, AKP ile Ordu/Ergenekon arasındaki önemli “ittifak” noktalarından biri. Fakat iki tarafın bu karşıtlıktan almak istedikleri muratları farklı. AKP, bir yandan ABD karşıtlığı ile “dindar” kitlelerini konsolide ederek giderek daralan zeminini korumaya çalışıyor, diğer yandan ABD’den “domuzdan ne kadar kıl kaparsam kârdır” diyerek tavizler koparmayı hedefliyor. Ergenekon kliği ise bu karşıtlıktan kitle desteği edinerek hem ordudaki NATO yanlısı kliği ekarte edip Ergenekon-Balyoz davalarının rövanşını almayı ve orduda hâkimiyetini sağlamayı, hem de iktidarda AKP’ye karşı güç kazanmayı amaçlıyor. Ergenekon’un “ekonomisi” Bununla birlikte Ergenekoncular neo-liberalizmin gerekliliklerine uyum sağlamaya yönelmiş durumda. Sermayenin devlet fideliğinde büyüdüğü, “devlet sınıflarının” sermayeyi haraca tuttuğu eski günlerin geride kaldığını gören Ergenekoncular, ekonomide Putinarşi (Putin+oligarşi) modeline sıcak bakmaktalar. Bu modele göre ekonomideki kritik sektörlere (enerji, telekomünikasyon, petrol, finans) bir kısmı (en fazla yüzde 49’ı) özelleştirilmiş devlet şirketleri hâkim ve bu şirketlerde kamu yararı değil kâr gözetilmekte. Sermayeye ise, eski günlerdeki gibi sınırlı desteğin tam aksine, ülke içinde ve dışında yayılım sağlaması için her türlü askeri ve siyasi destek de sağlanmakta. Ve sermayenin bu yayılımdan kopardıklarının bir kısmı da haraç olarak “devlet sınıflarına” dönüyor. Fay hatları Fakat kapitalizmin yapısal krizi içinde debelenen sermayenin ne bu haraca ne […]

Çekinmeden, yüreklilikle ve ısrarla başkaldırmak

Ataerki, erkeğin kadın ve çocuklar üzerindeki hegemonyasının üretimi ve yeniden üretimi üzerine kurulu toplumsal bir sistemdir. Ataerki içerisinde toplumsal yapının ilerleyişi, bu hegemonyanın devamlılığının sağlanmasıyla mümkündür. Bu minvalde kadınlar, erkekler ve çocuklar, üzerine düşen rolleri harfiyen yerine getirmelidir. Getirmediği takdirde toplumsal yapının devamlılığında ciddi problemler yaşanacaktır. Birlikte ama yalnız Bugün içerisinde yaşadığımız dünyada, Ataerki ve Kapitalizm, kendine özgü ve ayrık ilişkileri olan toplumsal sistemler olmalarının yanında; toplumsal yapıyı birlikte şekillendirdikleri bir durum da söz konusudur. Bu yüzden, Ataerkinin işleyişindeki herhangi bir işlevsel sorun, bir bütün olarak toplumsal yapıyı, söz konusu ikili ilişkinin (Ataerki ve Kapitalizm arasındaki “Patriyarkal Kapitalizm” olarak tarifleyebileceğimiz ilişkinin) kendisini ve ilişkinin karşı tarafını doğrudan etkileyebilir. Örneğin, toplumsal yapının bir parçası olarak “Ailenin” temelinde yaşanacak olan, erkeğin kadın ve çocuk üzerinde kurduğu hegemonyayı sarsıcı bir değişim; birbiriyle ilişki halindeki toplumsal yapının diğer parçalarını ve hatta bu ikili sistemin bütününü doğrudan etkileyecektir. Nasıl mı? Mesela kadının ikinci cins konumunun giderek aşınması, bugünkü üretim ilişkilerindeki kadınlara özgü “yardımcı işçi” pozisyonunu da değiştirecek bir durumdur. Kadınlar “esas işçi” olan erkekle eşit işe eşit ücret aldığında ve/veya ev içi yeniden üretim sürecindeki köleliği ortadan kalktığında, kapitalizmin “artı değer” üretiminin bir kolu işleyemeyecektir. Ya da, aynı değişim üzerinden akan dolaşımlarla, kendisini aile içerisinde erkeğin kadın ve çocuklar üzerinde kurduğu hegemonya üzerinden meşrulaştıran/var eden devletin halk üzerindeki etkisi de ciddi bir kırılma yaşayacaktır. Bu mantığa bağlı kalarak, bugün dünya üzerinde akarını bulamayan politik atmosferde, bahsettiğim ikili ilişki çerçevesinde kadın özgürlük mücadelesinin ne anlam ifade ettiğine dikkatlice bakmak gerekmektedir. Zamanın ruh halini kadınlar belirliyor Ataerki, özellikle yakın dönemdeki (elbette kadınların binlerce yıllık direnişlerini de arkasına alan) mücadelelerin sonucunda yer yer ciddi bir aşınmaya uğradı. Kadınlar, kazandıkları en temel insani haklarını bile ağır bedeller ödeyerek elde edebildiler. Zamanın ruh halinde toplumsal muhalefetin yer yer geri çekildiği ve toplumların sağ popülizme- ırkçılığa ve muhafazarkarlığa hapsedilmeye çalışıldığı bugün bile kadınların dünyanın dört bir yanında özgürlük arayışındaki ısrarcılığı devam ediyor. Fakat küresel düzeyde yaşanan çok yönlü kriz dinamikleri, ataerkinin en gerici unsurlarını yeniden canlandırmakla kalmayıp, kadınların […]

Muhafazakârlaşma, kapitalizm, ataerki

AKP/Erdoğan iktidarı 16 yıldır kadınların kazanılmış tüm haklarına el koymaya çalışıyor. Bunu yaparken kadın cinayetlerini, çocuk istismarını, şiddeti, tacizi, tecavüzü kendi zihniyetine uygun kılıflarla meşrulaştırıyor. Muhafazakârlaşma ve saldırılar Erkek egemen iktidarının kadınlara saldırıları son dönemlerde artan muhafazakarlaşma ile birlikte bir hız kazandı. Müftülere nikah yetkisi veren bir yasa kadınların tüm tepkilerine rağmen çıkarıldı. Aynı dönemde bir de -toplumsal cinsiyet rollerini çocukların zihnine küçük yaştan yerleştirmeyi amaçlayan- eğitimde müfredat değişikliği yapıldı. Yaratılmaya çalışılan “dini özgürlük” algısının aksine müftülere nikâh yetkisi veren bu yasa özellikle muhafazakâr kadınlar için ciddi tehlike oluşturuyor. Zaten çocuk evliliklerinde (çocuk istismarında) ve erkek çokeşliliğinde herhangi bir sıkıntı görmeyen erk zihniyetin eline bir de bu durumu meşrulaştırma aracı olarak “nikah yetkisi” verilmiş oluyor. Müfredat değişikliğiyle de hâlihazırda Ensar Vakfı ile imzaladığı protokoller ile çocuk istismarına bakışını tescilleyen MEB, kendi erkek egemen görüşlerinin devamcısı, kendilerine biat edecek bir nesil yetiştirme peşinde. Koruyucu yasa eksikliği Bunun yanında kadınların mücadeleleri sonucu çıkarılan fakat uygulamaya sokulmamış 6284 sayılı yasaya, medya aracılığıyla “yuva yıkan yasa” söylemleriyle saldırmayı da ihmal etmiyorlar.  Bu yasanın kadınları koruyan hükümleri uygulanmadığı için her gün onlarca kadın öldürülmeye devam ediyor fakat kimsenin bunlardan bahsettiği yok. Medya artan kadın cinayetlerini, tacizi, tecavüzü, şiddeti ve erkeklerin aldıkları tahrik indirimlerini görmezden gelirken, kadınları koruyan hükümleri olan bu yasayı ise manipüle etmeye çalışıyor. Yüceltilen erkeklik ve kapitalizm Mevcut iktidar tüm bunları sadece kadın düşmanı olduğu için yapmıyor. İktidar ayakta kalabilmek için kadınları kullanıyor. Kadınları ve çocukları evlere erkeklerin kölesi olarak hapsederken, ülkede uzun çalışma saatleri, düşük ücret, yoksulluk gibi birçok durumdan rahatsızlık duyan erkek işçileri evlerinde “efendi” yapıyor. Yargı ve polis teşkilatı kadınlara saldıran erkekleri cezasızlıkla ödüllendiriyor. Böylece yaratılan “erkek efendi, kadın ve çocuk köle” ilişkisi pekiştirilmiş oluyor. Kapitalizmin krizini sermaye lehine aşabilmek için kadınları eve hapsedip; hasta ve çocuk bakımı, ev ekonomisi idaresi, temizlik ve zorunlu cinsel hizmetle görevlendirmeleri yetmiyor. Yüceltilen erkeklik, […]

Şehir hastaneleri, sağlığın gaspıdır

Neoliberal politikalardan nasibini fazlasıyla alan sağlık hizmeti; AKP/Erdoğan iktidarında bir sektör haline gelmiş ve piyasalaşmış durumda. İç ve dış politikada Erdoğan’ı sıkıştıran kriz dinamikleri arasında ekonomik kriz son zamanlarda öne çıkıyor. Sürekli ahkâm keserek sermayenin karnını doyuramıyor. Bu yüzden özelleştirmelerle sermayeye yeni kaynaklar açıyor. Şirketin hastanesi Özelleştirme kapsamında, 2014 yılında Sağlık Bakanlığı, tüm hastaneleri şehrin dışında yer alan “şehir” hastanelerine taşıma kararı aldı. Sayılamayacak kadar sorunu olan şehir hastanelerinin görünen ilk sorunu uzaklığı. Bu da en çok kadınları olumsuz yönde etkiliyor. Son dönemde sağlıkta yaşanan muhafazakarlaşma ile kadavralara kıyafet giydirildiğini, hastalara “haremlik selamlık” uygulandığını, kadınların en çok çalıştığı alan olan sağlıkta yaşanan taciz ve tecavüzlerin, erkek egemenliğinin ayyuka çıktığını çokça görmüştük. Şehir hastaneleri uygulaması da, sağlıkta bu dönüşümü besleyen nitelikte… Sağlık kadınlardan uzakta Dışarıdan bakıldığında oldukça lüks ve kullanışlı görünen şehir hastanelerine bir de kadınların pencerelerinden bakalım. Gerçi o mesafeden görmek zor olacak ama! Bütün yaşamlarını ev içerisinde çocuk ya da yaşlı bakımı, yemek ya da temizlik ile geçirmek zorunda bırakılan kadınlar; genelde son raddeye gelmeden hastaneye gitmeyi “tercih etmezler”. Acı çekmekten hoşlandıklarından falan değil tabiî ki. Bu koşturmaca içerisinde erteler dururlar sağlık ihtiyaçlarını. Erkek egemen iktidar hastaneleri alıp şehrin öbür ucuna taşıdığında bu, daha çok para, daha çok yol ve zaman harcamak anlamına gelmektedir. Özellikle ev emekçisi yoksul kadınlarda üçünden de yok! Var olsa bile kontrolü ellerinde değil. Şehir hastaneleri projesi ile kadınlar sağlık hizmetinden koparılmaktadır. Bu kadar uzağa kurulan hastaneler, kadınları, sadece ilk aşama tedavisi yapan “Aile Sağlığı Merkezlerine” mahkûm etmektedir. Daha ileri boyutlar gerektiğinde erteleme artacak, kadınlar tedavilerini yarıda kesmek zorunda kalacaklardır. Keyfî sağlık hizmeti Kendi tedavilerini sürdürebilmek için kocaya ya da babaya bağımlı kılınan kadınların sağlık hizmetinden yararlanmaları ancak çevrelerindeki erkeklerin işleri bitince ya da keyifleri isteyince mümkün olacaktır. Kadınlar için sağlık, ancak çok ciddi durumlarda yararlanılabilecek bir hizmete dönüştürülmektedir. Bugün sağlığı kadınların kullanımından uzaklaştıran erkek […]

Kanal İstanbul sermayeye akacak!

AKP/ Erdoğan iktidarı; yeni bir katil projenin temellerini atıyor. İstanbul’un ve Marmara Denizinin 9 bin yıllık dengesini kökten değiştirecek Kanal İstanbul projesinin güzergâhı birkaç gün önce Ulaştırma Bakanı Ahmet Aslan tarafından açıklandı. Buna göre 45 km boyunca sürecek kanal; Küçükçekmece- Sazlıdere-Durusu hattında açılarak Marmara’yı Karadeniz’e bağlayacak. Adı kadar çılgın olan bu proje, elbette bir havuz problemi kadar basit bir matematiği içermiyor. Yaklaşık 10 bin yılda kurulmuş bir ekolojik dengeyi etkiliyor. Binlerce yıllık denge Bundan yaklaşık 10 bin yıl önce, bir tatlı su gölü olan Karadeniz zamanla aşınarak Boğaz’ı oluşturmuş ve Marmara’ya akmaya başlamıştır. Tuzluluk oranı çok düşük olan Karadeniz daha hafiftir ve Marmara’nın yaklaşık 30 cm üzerinden akar. Marmara ise daha ağır ve tuzlu olduğu için aşağıdan ters akıntı ile bunu dengeler. Bu iki su birbirine karışmaz. Her yıl milyonlarca metreküp tatlı ve aynı zamanda yoğun sülfürlü su, Tuna Nehri, Karadeniz, Marmara ve oradan da Cebelitarık’a yol alır. Bu hassas dengede, birileri gelip akan suyu arttırmadan bir musluk daha açarsa Marmara üzerindeki 30 cm’lik su seviyesi giderek düşer. Su seviyesi de Akdeniz suyu ile tamamlanır. Karadeniz’in tuzluluk oranı artar. Oksijen azalacak Boyutları itibariyle Marmara’daki dengeyi kuramayacak olan kanal nedeniyle Karadeniz’in kirli suları hızla Marmara’ya akacak. Dengeler tam da burada bozulmaya başlayacak. Yukardan akan sudaki besin maddeleri zamanla oksijenle çözünüp dipteki Akdeniz suyuna karışıp oradaki besin değerini yükseltir. Suda yükseklik bariyeri olduğu için bu oksijenli su yukarıya karışmaz. Kanalla birlikte zamanla alt tabaka oksijensiz kalacak. Bu oksijensizlik binlerce yılda kurulmuş kimyasal dengeyi altüst edecek, alttaki hidrojen sülfür oranı giderek artacak ve her lodosta Marmara çürük yumurta kokacak. Canlı yaşamını tehdit Bu sular elbette yerinde durmayacak. Zamanla Karadeniz’in de dengesi bozulacak ve Körfez’de canlı yaşamı sona erecek. Sorun sadece bununla bitmeyecek. Bu kanal, İstanbul’un bir parçasını koparıp denizin ortasında bir adaya dönüştürecek. Bu adadaki tatlı yer altı suları zamanla deniz suyu ile […]

Erdoğanizmin şahini: Süleyman Soylu

Erdoğan’ın en çok zayıf düştüğü anda devreye girerek iktidara ortak olan çeşitli güçlerden bir tanesi Mehmet Ağar-Süleyman Soylu kliği oldu. 90’lı yıllarda özellikle İçişleri Bakanlığı kadrolarında başta polis teşkilatı olmak üzere yuvalanan Ağar ve grubu, zamanla oldukça organize bir suç aygıtı geliştirmişti. Bu kontrgerilla örgütü halk güçlerine karşı binlerce faili meçhul cinayetin, yargısız infazın, kaçırmanın, işkencenin sorumlusuydu. Soylu’nun çıkışı Ergenekon operasyonları sürecinde bir süre ortalıkta görünmeyen Ağar, Cemaat-AKP ayrışmasıyla birlikte yavaş yavaş yeniden boy göstermeye başladı. Bu kez ön plana kendisi değil, onun sözcülüğünü yürüten yeni bir yüz geçmişti: Süleyman Soylu. Mehmet Ağar’cı Süleyman Soylu oldukça sert bir Erdoğan karşıtlığından, adım adım önce Erdoğan sempatizanlığı çizgisine gelmişti. Ardından onun destekçisi, sonra iktidarının bileşeni, 15 Temmuz sonrası da iktidarının ortağı çizgisine sessizce geliverdi. Mehmet Ağar’ın eski Türkiye’deki koltuğu yeni Türkiye’de Süleyman Soylu’ya veriliyordu. O artık İçişleri Bakanı idi. Adlandırılmayan rejim Baskıcı iktidarlar kitleler gözünde baskılarını uluorta yapabildikleri ama adlandırılmaktan, tanımlanmaktan kaçınabildikleri oranda güçlü görünürler. Yasa tanımaz Erdoğanizm iktidarı, tanımlanmaktan ve adlandırılmaktan “terörle mücadele, FETÖ, PKK, YPG, Gezicilerle mücadele” söylemleri ile kaçmaya çalışıyor. Soylu bu konseptin önemli bir uygulayıcısı. “Ne yaptımsa yasalar çerçevesinde yaptım” diyen Ağar’ın iktidar içerisindeki sözcüsü. Erdoğan’ın sopası. İktidarın kötü polisi. Üstelik ekonomik kriz ortamında dünya genelinde trendi yükselen otoriteryanizmin istediği tarzda bir profil. Soylu konsepti Soylu konsepti kendisini tekrar eden bir döngü içerisine yerleşiyor. Önce iktidarın özniteliği açığa vuruluyor: Örneğin Hatun Tuğluk’un cenazesindeki provokasyonun içerisinde görünüyor. Polise uyuşturucu satıcılarının bacaklarını kırma talimatını veriyor. Gözaltında infazlara davetiye çıkaran söylemler saçılıyor. Ağzından hakaretler, tehditler, aşağılamalar eksik olmuyor. Ardından bütün bunların meşruluğuna halel getirmeyecek şekilde “hukuk, hukuk devleti, demokrasi” gibi kavramların ardına sığınıyor. Bu kavramları yeniden tanımlıyor. “Terör”ün, “dış güçler”in, “vatan hainleri”nin olduğu yerlerde bu kavramlar yeniden tanımlanmalı elbette. Modern tarihin en büyük baskıcı rejimleri hep birer “hukuk devleti” ya da “cumhuriyet” olarak tanımlanmıyor muydu? Zirvedeki gerilim Erdoğan bir Osmanlı-Bizans devşirme […]

Sermayenin çürüyen medyası

Kitle iletişim araçları -gazete, dergi, televizyon, radyo- yani bir bütün olarak medya, egemen ideolojiyi yayarak özneyi (bireyi) etkisi altına alıp, tarafsızlığı yok etmek ister. Medyanın gelişimi ile birlikte yapılan her film, dizi ve reklam, istenilen ideoloji ile yüklenilebilir ve bu ideolojiyi kitlelere aktarabilir. Yani medya en işlevsel haliyle egemen ideolojiyi yeniden üretmek ve idame etmek için vardır. Bu şekilde toplumsal süreçler egemen yapıların istediği şekilde formüle edilebilmektedir. Bugünkü ve Türkiye’deki haliyle burjuva ideolojisinin temsilcisi AKP/Erdoğan iktidarı medya araçlarını devletin bütün imkânlarını kullanarak elinde tutmaktadır. İktidarını sağlamlaştırmak, sorgulatmamak ve ileriye taşımak için medya, ona oldukça yardım etmektedir. Medya sahipliği ticaretin anahtarı 40 medya kuruluşunun üçte ikisinden fazlası, inşaat, enerji, madencilik ve turizm gibi alanlarda faaliyet gösteren şirketlere ait: Doğan, Doğuş, Demirören, Ciner, Albayrak, Turkuvaz/Zirve/Kalyon, İhlas gibi…  (“Türkiye’de medya kimin elinde” Elif Akgül, BİANET 2016). Ana akım medyanın çoğunlukla burjuvazinin doğrudan kendisi olduğunu görebildiğimiz bir istatistik. Medya şirketlerinin sahipleri bu kadar çok alanda ticaret yapınca, alınacak ihalelerden  reklamcılık alanına kadar birçok konuda devlet ve hükümetle ilişki halinde olması gerekecektir. Bu da, iktidar ve politikaları hakkında eleştirel habercilikten uzaklaşmaya hatta mümkünse doğrudan onların istedikleri doğrultuda haber, program ve dizi servisleri yapmaya sebep olmaktadır. Böylelikle iktidar politikaları doğrudan, gizlemeden medya kurumları aracılığıyla halka aktarılmaktadır. Mesela en çok izlenen televizyon kanallarının sahibi Turkuvaz Medya, Erdoğan iktidarına oldukça yakındır ve sermayesini büyütmesinde Erdoğan’ın “lütuflarını” unutmayacaktır elbette… En çok takip edilen bir diğer medya araçları Doğan Grubu’na ait… İktidarla ilişkileri zaman zaman en çok gerilen Doğan Grubu’nun bile işine geldiğinde yandaş medyadan aşağı kalır bir tarafı yok. Algıyı şekillendirmek Tekelleşmiş ve iktidar politikalarına göre şekillenen medyanın en etkili aracı görsel olarak algıya ve hafızalara daha hızlı nüfus edebildiği için televizyondur. Televizyondaki programlar, diziler ve haberler toplumsal yaşamın en önemli belirleyenlerinden biri… Medya haber üretim sürecinde ortaya yeni bir şey koymaz, zaten olmuş veya var olan bir olayı […]

ROTA: Zarrab konuştu, Kılıçdaroğlu açıkladı ama onlara kalmayacak. Bu pisliği halk temizleyecek…

Son günlerde Erdoğan ve AKP iktidarı, Reza Zarrab’ın itirafçı olması ve Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı Man Adası belgeleri ile zor günlerden geçiyor. Reza Zarrab’ın itirafçı olduğu dava, İran üzerindeki ambargonun delinmesi, kara para aklama, bankacılık sahtekârlığı merkezli olsa da, şimdiden AKP hükümetinin yolsuzluk karnesine bir çentik daha atmış durumda. Bankacıların, bakanların, Erdoğan ve ailesinin etrafında dönen milyonlarca Euro değerindeki rüşvet ağından bahsediliyor. Bu iddialar her zamanki gibi yalanlanmaya çalışılıyor, fakat yapılan açıklamalardan da anlayacağımız üzere minareyi çalan iktidar için uygun ve kullanışlı bir kılıf bulmak giderek zorlaşıyor. Süreç henüz bitmedi, fakat bakanların ve bankacıların isminin ardından Erdoğan’ın adı da davada anılmaya başlandı. Bu dava başından beri siyasi bir davaydı. Sebebi ise, Erdoğan/AKP iktidarının emperyalizmin içerisinde bulunduğu hegemonya krizinden yararlanarak hareket alanını genişletme çabası, ABD ile “şark kurnazlığı” düzeyinde ilişki kurması, zaman zaman tehditkâr tavırlar sergilemesi… ABD küçük şamarlarla dizginlemeye çalıştığı bu gidişatı şimdi sert bir tokatla yönlendirmeye çalışıyor. Öte yandan ABD’nin tanımladığı ticari ambargoların ve uluslararası piyasa kanunlarının delinmesi, yani emperyalist devletlerin ve Finans-Kapital’in kendi tanımladığı “suçlar”, onların kendilerinin birer suç örgütü olduğunu değiştirmiyor. Dolayısıyla bu dava ile birlikte açığa çıkan suçların esas olarak kime karşı işlendiğinin altını çizmek önemli. Cenneti yeryüzünde yaşayanlar Bir de son dönemlerde Paradise ve Panama belgeleriyle açığa çıkan vergi kaçırma olayları var. Anladığımız kadarıyla bize ahiretteki cennetin propagandasını yapanlar yeryüzünde cenneti keşfetmişler. Kılıçdaroğlu’nun yayınladığı belgelerde de adı geçen Man Adası gibi yerler “vergi cenneti” olarak bilinir. Vergi kaçırmak için bu cennetlerde kurdukları offshore şirketlere milyonlarca dolar aktaran Erdoğan’ın yakın çevresi ve Başbakanın oğulları bu sayede zenginliklerini kat be kat arttırmışlar. Devletten milyonlarca dolar vergi kaçırdıkları cennetleri kendilerine tahsis edenler, öte yandan gazoza bile vergi koyarak işçinin ve emekçinin cebindeki üç kuruşa da göz dikiyorlar. Elektrik, doğalgaz, su gibi en temel yaşam kaynaklarına koydukları vergilerle soygunculuk yapanlar, halkın vergilerle ayakta tuttuğu devlet aracılığıyla rüşvet alıyor, kendi paracıklarını ise […]

Vergilerle devletin değil sermayenin değirmeni dönüyor!

Kamu kurumlarının en güzel köşelerini verginin önemi ile ilgili sözler kaplasa da, vergi; alıcısı devletten çok sermayenin can simidi olmaya devam ediyor. Türkiye burjuvazisi, devleti aracı olarak kullanarak vergi silahıyla talanını ve yağmasını büyütmeyi hedefliyor. Tepki geri adım arttırdı Hükümet tarafından açıklanan ve 2018-2020 yıllarını kapsayan Yeni Orta Vadeli Program, vergi artışlarıyla dikkat çekti. Bu programa göre otomobillerden alınan Motorlu Taşıt Vergisi (MTV) 2018’den itibaren yüzde 40 artırılırken, şans oyunlarından alınan vergi iki kat artırılarak yüzde 20’ye yükseltildi. Ayrıca sigara kâğıdından Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) alınılması öngörülürken, gelir vergisi tarifesinde üçüncü dilimde bulunan emekçilerin maaşlarından alınan doğrudan vergi oranı yüzde 27’den yüzde 30’a çıkarılıyor. Yapılan vergi artışlarına gelen tepkiler üzerine MTV’deki artış yüzde 25’e çekilirken, elde edilecek gelirin büyük kısmının Savunma Sanayi Fonu’na aktarılacağı ifade edilerek “Vatan-Millet-Sakarya” söylemiyle bu tepkiler dindirilmek isteniyor. Dolaylı vergiler artıyor Askeri harcamalar bahane edilse de vergi artışının esas nedeni “bütçe açığı”. Askeri harcamaların yanı sıra 16 Nisan referandumu sürecinde devletin kesesinden hesapsızca saçılan paralar, Diyanet ve Ak Sarayın bitmeyen giderleri, devasa bir bütçe açığına neden oldu. Öyle ki 2017 için öngörülen 47,5 milyar TL bütçe açığı, acilen çıkarılan torba yasayla 89,2 milyar TL’ye yükseltildi. Ve bu açığın kapatılması için bedeli ödeyecek olanlar ise üç kuruş birikimiyle otomobil alma hayali kuran, şans oyunlarıyla zenginliğe bir hamlede ulaşmak isteyen ve kaçak sigarayla derdini gidermeye çalışan emekçiler olacak. Nitekim devlet bütçesinin yükünün zengine mi fakire mi yıkıldığını gösteren doğrudan ve dolaylı vergi arasındaki oran Türkiye tarihinde görülmemiş düzeye ulaştı. Kazanç üzerinden alınan doğrudan verginin oranı yüzde 30 iken; et, süt, benzin, ekmek, elbiseden alınan dolaylı vergi yüzde 70. Örnek vermek gerekirse Almanya’da dolaylı vergi yüzde 28, doğrudan vergi yüzde 72; İngiltere’de dolaylı vergi yüzde 46, doğrudan vergi yüzde 54 oranında. 1 hafta içinde benzine 25 kuruş (26 Ekim’de 9 kuruş, 31 Ekim’de 12 kuruş), motorine 31 kuruş (27 […]