Tür

Erdoğanizm’in yeni eğitim sistemi

Eğitim sistemi tarihimiz boyunca bir istikrara kavuşmamış olsa da, en kaotik dönemini şimdilerde yaşıyor. Evet, eğitimde geniş bir dönüşüm sürecinin içerisindeyiz. Bir yandan müfredat değişikliği, bir yandan özel okulların yaygınlaştırılması, bir yandan sürekli değişen sınav sistemleri, bir yandan değişen yönetmeliklerle önü daha da açılan imam hatip liseleri, eğitimde çok yönlü bir değişim yaşanmasına neden oluyor. Daha çok İslamlaşma ve gericileşme olarak tartışılan bu süreç aslında tek bir kaynaktan (Erdoğan’ın temsil ettiği İslam’dan) beslenmiyor. Bu büyük oranda doğru ve birincil önemde. Ancak bu dönüşümün bir diğer ekseni neoliberalizmdir. İşin bu boyutunu tartışmaya katmadan yapılan değerlendirme eksik kalacaktır. Devletin sembolik iktidarı Fransız sosyolog Pierre Bourdieu devletin iktidarının tesis edilmesinde şiddet, ekonomi ve kültürel araçların tekelleşmesinin yanı sıra, bu düzenin devamlılığını sağlayacak bir “sembolik iktidar”dan da bahseder. Sembolik iktidar, merkezileşen ve tekelleşen kurumlara meşruiyet ve değer verip, onların toplumsal alanda ve kitlelerin zihninde kusursuz bir şekilde işlemesini mümkün kılan iktidar türüdür. Bu iktidar biçimi neyin iyi neyin kötü olduğuna, neyin istenir neyin istenmez olduğuna, ahlâk yargılarına, değer yargılarına, doğrulara yanlışlara karar verir. Ders kitapları ve okullar sembolik iktidarın tesis edildiği aygıtlardan bazılarıdır. Meşru olan kültür ve yaşam biçimi buralarda tesis edilir. Meşru olmayanlar ise buralarda teşhir edilir, düşmanlaştırılır. Böylece maddi iktidarın yanında, düşünsel iktidar da inşa edilir. Erdoğan’ın sembolik iktidarı Tesis edilmiş demokratik bir düzenimiz olmayınca, devletin “meşru sembolik iktidarı” kolayca el değiştirebiliyor. Devletin eski sahiplerinin (kurucu unsur olan TSK ve memur kökenli devlet bürokrasisi) müesses nizamı ve onun ideolojik aygıtları, 15 yıllık AKP iktidarı süresine yayılmış bir şekilde aşınmaya uğratıldı. Eğitimin içeriği de bu aşınmadan nasibini aldı. İktidara gelmesiyle zaman içerisinde devletleşen AKP, eğitimde kendi ideolojik düzenini adım adım tesis ediyor. Bu olgunun zirve noktası da bu yıl yaşanıyor. İtalyan Marksist Antonio Gramsci “Her hegemonya ilişkisi kaçınılmaz olarak bir eğitim ilişkisidir” diyordu. Anlaşılan AKP/Erdoğan bu ilkeyi (ironik bir şekilde) iyi analiz etmiş. […]

Avusturya’da Büyük Sermayenin Zaferi

Almanya genel seçimlerinden iki hafta sonra Avusturya’da da genel seçimler gerçekleştirildi. Tıpkı Almanya’da olduğu gibi, Avusturya’da da sonuçlar ciddi bir “sağa kayış”ı gösteriyor. Bu sonuçları doğru bağlamda okumak adına önce kısaca ülkede uzun zamandır belirleyici bir güç olan politik sisteme bakmamız gerekiyor. …

ROTA: Halk güçlerinin iki yolu*

Türkiye’de uzun süredir egemenler arasında, devlet işleyişi ve sermaye birikiminin yönetilmesi üzerine bir çatışma yaşanmaktadır. Sürekli derinleşen devlet ve hegemonya krizleri içerisinde, AKP/Erdoğan rejiminin meşruiyeti, hileli referandum ardından büyük bir darbe almış durumda. Rejim kendisini kurtarmak adına devreye sokulan “başkanlık diktatörlüğü”nün inşası yolunda, gitgide zora ve baskıya başvurmak zorunda. Nitekim her gün yeni bir operasyon, tutuklama, gözaltı, infaz, siyasi linç olaylarına tanık oluyoruz. Görünen o ki; baskı politikaları sermaye güçlerinde de panik yaratmış. Bu yüzden sermaye dolaşımının güvenliğini garantiye alan bir toplumsal restorasyon hamlesi devreye sokuluyor. Evet, Batı destekli finans-kapital Akşener/CHP merkezli açık bir restorasyon hamlesi için düğmeye bastı. Restorasyon hamlesi bolca “demokrasi, adalet, hukuk devleti, AB ile daha iyi ilişkiler, insan hakları” gibi  söylemler içeriyor. Fakat amaçlanan elbette bunlar değil. Amaçlanan şey, 2019’da Erdoğan’dan kurtulup,“ılımlı”, sermayenin çıkarlarına daha uyumlu ve nihayetinde TC devletini “kurtaran/koruyan” bir geniş merkezi, iktidara getirmek. Demokratik Devrimi tamamlamak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu esnasında gerçekleştirilmemiş ya da yarım bırakılmış bir demokratik devrimden söz edilebilir. Oldukça cılız bir sanayileşme gerçekleşse de, tasfiye edilmeyen vurguncu tefeci-bezirgan sermaye ile uluslararası finans kapital, yeni Türk Devletinin iktidar koltuğunu çoğunluğunu askerlerin oluşturduğu devlet sınıflarıyla paylaştı. Üstelik devralınan bu antika devletin temel niteliklerinde pek fazla değişikliğe gidilmedi. Halkın kendisi de bu sürecin tam bir öznesi olamadı. Çünkü kurucu irade halkı koyun sürüsü olarak gören ve onun örgütlü gücünden ödü kopan bir sınıfsal geleneği bünyesinde barındırıyordu. Ortaya çıkan rejim oligarşik-totaliter bir despotik cumhuriyet oldu. İçinde halkın zoruyla zorla sokulmuş olan kimi demokratik kazanımlar olsa da, bu kazanımlar kurumsal bir işleyişle korunmadığı için sık sık yok olmakla karşı karşıya kalabiliyor. Ve her dönemde bütün o kazanımları bir çırpıda atmaya-tasfiye etmeye hazır bir devlet sistemi var. Mecburen kısaca ve kabaca yapılan bu giriş, sadece tarihsel bilgi vermek amacıyla yapılmadı. Devletin despotik yapısı ve sermayenin asalak karakteri bugün halen sürmektedir. Bu olgular bugün, siyasi ve toplumsal mücadeleyi şekillendiren, […]

Hic Rhodus Hic Salta!*

İçinde yaşayanların ayakta kalıp normal günlük düzenini sürdürmeye çalıştığı, ama her taraftan çıkıp gelen farklı gerilimler tarafından sürekli zorlandığı, başların dönüp nefes alış verişlerin gittikçe hızlandığı olağanüstü koşullarda yaşıyoruz. Faklı odaklardan yola çıkan ve farklı ihtiyaçların sözcüsü olan politik güçler, bir kırılma olasılığı tarafından zorlanan hareketli ve değişken güç dengelerinde tutunarak inisiyatif kazanmaya çalışıyor. Kaotik ortamın sürekli hareket halindeki karmaşık git-gelleri; evet, herkesi zorluyor ama aynı zamanda her güce kendisini geliştirebileceği olağanüstü fırsatlar da sunuyor. Güç, yaratıcı zeka, dayanıklılık ya da hamlecilik gibi kimi tutumlara diğer güçlerden daha fazla sahip olanlar, rakiplerinden daha fazla inisiyatif kazanıyorlar. Böylesi yoğunlaşmış dönemler, içindeki siyasal ve toplumsal güçlere, tarihin akışını kendi ihtiyaçlarını karşılayacak bir yöne doğru “bükme” imkanını veriyor. Nitekim, “Kader” Anadolu coğrafyasındaki bütün toplumsal güçlerin ve onların siyasal temsilcilerinin kapısını çalıyor ve “İşte sahne” diyor, “çıkın oynayın, oyunun sonrasında neler olacağı şimdi ve burada/2019’dan önce belli olacak, hata yapmayın ve beklemeyin, kaybedersiniz!” Gelin görün ki, sahne uçurumlarla ve mayınlarla dolu, üstelik zemin sürekli sarsılıyor! Bırakın sürekli, hızlı ve doğru hamleler yapabilmeyi, sıradan sayılabilecek basit hamlelerin bile normalde olduğundan çok zor yapılabildiği, hatta ayakta kalmanın marifet sayıldığı zamanlardayız. Gerilimin hayatın bütün alanlarına yayılıp çeşitli biçimlere bürünerek çoğalması ve sertleşmesi, karmaşanın artması, nereden geldiği belli olmayan ani akışların önüne geleni sürükleyip götürme yönündeki zorlamaları, yükselip-alçalan ve o arada aniden yön değiştiren siyasal dalgalanmalar, toplumsal ve siyasal yaşamın akış hızının yüksek risk içeren bir noktaya ulaşmış olması gibi güncel gerçeklikler, en ufak bir inisiyatif alışa bile çok sayıda risk ve bedel yüklüyor. Siyaset sahnesindeki bütün güçler, sarsılıp zorlanıyor. Sadece iddialı ya da istekli olmak yetmiyor; güçlü, kararlı, esnek ve kapsayıcı, cüretli ama soğukkanlı olunmalı. Her an yenileri çıkıp gelen ve önündeki her gücü yıkıp tasfiye etmeyi hedefleyen zorlamalara karşı, sürekli hareket halinde var olarak yaratıcı hamlelerle cevap üretmek ve bir biçimde ayakta kalıp yola devam edebilmek […]

Savaşçı ve bilge bir Alevi hareketi yaratılmalı

Sivas katliamı protestolarının atmosferinde meydana gelen dört gelişme Alevi hareketinin geldiği konumu önemle işaret etmektedir. Birincisi; Cami-Cemevi projesiyle Sünni İslam’la bütünleşen İzzet-ullah’un CEM vakfının son icraatı “Ramazan Cemi” yönergesi, Alevilikteki asimilasyonun ne boyutta olduğunu gösteriyor. CEM Vakfı’na bağlı cemevlerinde böylesi uygulamalara gidilmesi belki tek başına sorun görünmüyordu. Ama “yönergenin” Pir Sultan Dernekleri cenahında da karşılık bulması, sorunu boylu boyunca önümüze serdi. Tarihselliği eksik ama olumlu bir bildirge İkincisi; 4 Temmuz’da yayınlanan “ Hacı Bektaş Bildirgesi” oldu. “Yol Erkan Bildirisi” olarak da bilinen bildiri, hem Alevi hareketince hem de iktidar mensuplarınca çok tartışıldı. Asimilasyona ve İslam takiyelerine karşı ortaya konan bildirge “öze dönüş” kaygısıyla yazılmıştı. Fakat Alevilerin önemsediği İmam Ali, 12 İmamlar, 7 ulu ozanın bildiride olmaması çok dikkat çekiciydi ve bu büyük bir eksiklikti. Bildirge cesareti ve Alevilik öz değerlerini yansıtmasıyla olumluluk taşıyor, Alevilerin “Kadim Tarihine” inebiliyordu belki; ama “tarihsel gelişiminin” yanından bile geçmiyordu. Esas sorun “ulusalcı” yaklaşımdır Üçüncüsü; Osman Baydemir’in 2 Temmuz Katliamı anmasında Sivas’ta yaptığı tartışmalara yol açan açıklamadır:”Buraya acıya ortak olmaya geldik. Buraya üç karanfil bıraktık. Biri Şeyh Sait torunları adına, diğeri Seyit Rıza torunları adına ve üçüncüsü Hacı Bektaş ve Pir Sultan torunları adına bırakılan karanfillerdir”. Alevi önderlerinin yanında Şeyh Sait isminin birlikte anılması birçok Alevi önderce kabul görmemiştir. Böylesi bir yerde ve zamanda açıklamalarda Alevilerin hassasiyetini göz önünde bulundurmak gerekirdi elbette. Ancak tartışmalardaki üslup, meselenin öz itibarıyla “Kürtler ve Aleviler” meselesi olduğunu açığa çıkarmıştır. Kastını aştığını belirterek özür dileyen Baydemir’in Diyarbakır Belediyesi Başkanlığı döneminde Alevi hareketine ne kadar katkı sunduğu bilinmektedir. Buradaki esas sorun Aleviler’deki Kemalist, ulusalcı, aydınlanmacı etkinin bir kere daha hortlatılmak istenmesidir. Yoksa açıklamaya bakıldığında, ezilen ve isyan eden önderlerin “birliğini” savunmaktan başka bir şey yoktur. Karşı açıklama yapanlar Seyit Rıza’nın bir Alevi önderi olduğunu ve 38 Dersim Katliamı’nın Atatürk döneminde yapılmış bir Alevi Katliamı olduğunu kabul etmekte midir ki? Vahim bir bildirge […]

Paylaşmak; dayanışmanın en güzel hali

Bugün içerisinde yaşadığımız kapitalist toplum, insan ilişkilerinin sonsuz yıkımından ve en çok da kadın bedeni üzerindeki patriarkal tahakkümden beslenmektedir. Kapitalizm, bu ilişkiden beslenerek idealize ettiği ve metalaştırdığı kadın bedeni üzerinden yeni bir “tüketim kültürü” yaratmıştır. Elbette kadının kendisini de, bu rekabetçi, bencil, ihtiyaçtan fazlasını tüketmeye dayalı kültürün içerisine hapsetmeye çalışmaktadır. Bu tüketim kültürünün kadın bedeni için öngördüğü güzellik ve standardize edilmiş beden anlayışında; kadın bedeni, görselliği ön planda olan bir cazibe aygıtı olarak kullanılmaktadır. Nihayetinde bu “ideal kadına” kavuşmak isterseniz, kendinizi bu tüketim kültürünün içerisinde bulmanız an meselesidir. Düzenli beden egzersizleri öneren programlar, kitaplar, DVD’ler, diyetisyenler, estetik ve cerrahi operasyonlar, kozmetik ve bakım ürünleri, sürekli yenilenen tekstil ürünleri… Bitmek bilmeyen yeni ihtiyaçlar… Rekabet ve aşırı tüketim sorunu İhtiyaçtan fazlasını tüketmeye ve her zaman ihtiyacınızın sınırlarını genişletmeye odaklı bu tüketim kültürü, rekabet, kıskançlık, bencillik gibi ilişki biçimlerinde beslemektedir. Bu yüzden, ataerkil kapitalizmin yaratmaya çalıştığı “ideal kadın”  algısı, kadının özgürleşmesi önünde çok büyük bir engeldir. Çünkü rekabet, kıskançlık, bencillik gibi kapitalizme özgü ilişki kurma biçimleri, kadınlar arasındaki dayanışmayı zayıflatır. Kadınların özgürleşme mücadelesinde en önemli durak olan kadın dayanışmasının zayıflaması ancak ve ancak patriarkal kapitalizmi güçlendirecektir. Bir özne olarak kadını ve kadının özgürleşme mücadelesini zayıflatacaktır. Bell Hooks’un dediği gibi “Ataerkil düşünce bizleri, erkeklerden aşağı gören, ataerkinin gözüne girmek için birbiriyle kıyasıya rekabet eden, kıskançlık, korku ve nefret besleyerek birbirini hor gören kadınlar olarak toplumsallaştırdı.” Paylaş, gülümse, gülümset Patriarkal kapitalizmin bize dayattığı bu tüketim kültüründen ve tüketim ilişkilerinden ancak kadın dayanışmasıyla sağ çıkabiliriz. Kapitalist tüketim çılgınlığına dur demek için kadınlar arasındaki dayanışmayı örgütlemek için “paylaşımı” yüceltmek gerekiyor. Mor Dayanışma hem kapitalizmin tüketim çılgınlığına karşı hem de kadın dayanışmasını ve paylaşmayı yükseltmek için birçok ilde ”Paylaş, Gülümse, Gülümset” sloganıyla birçok ilde takas pazarları kurmaktadır. Mor Dayanışma bu etkinlikle birlikte kadınlar arası paylaşmayı ve dayanışmayı pekiştiriyor. Bize dayatılan tüketim kültürüne karşı alternatif bir “paylaşım ve dayanışma” […]

Devrimci kadro kaosun parçasıdır

Devrimci militan kadro içinden geçtiğimiz sürecin bir anti-tezi olarak, maddenin atomunda gizli olan enerjisine benzer şekilde bütünün-kaosun parçasıdır. Kaldı ki, kapitalizmin ‘sıradan’-‘durgun’ dönemlerinde dahi kendini durmadan yıkan ve yaratan, her an bir diyalektik sıçrama-dönüşüm eşiğinde olan kadro zaten kaotik bir kişilik değil midir? Zaman ve mekanın durağan olmayan sonsuz çarpışması: “Şimdi”nin karakteri kaotiktir. Öyleyse şimdi kadronun karakteri her yeri kaplamaktadır. Yapılması gereken zorluğu, problemleri, kaosu baş edilmesi gereken olgular olmaktan çıkarıp, bütünleşerek kavrama ve aşma çabası göstermektir. Kaos dumanlı ve flu iken devrim net ve yaratıcıdır Kaos şok ile korku yaratır ve çözmeye çalışır. Devrimci kadro çözülmez. Çünkü her tezi ve antitezini içinde barındırır ve karşıtına dönüşebilme eğilimi gösterir. Devrimci militan kadro böylelikle panik olmayan, sakin, cesur bir karaktere kaos sayesinde ulaşır. Kaosta kararsızlık, dağınıklık, yönsüzlük vardır. Kadro örgütlü, planlı, ölçülü hedefe odaklanmış ve kararlı bir kişilik olarak ortaya çıkar. Kaos, zamanı olağanının dışında genişletmiştir. Kendini gerçekleştirmek için bir dakikayı iki ucundan tutup açmıştır ve içine bir sürü olay yerleştirmiştir. Kadro bu zamanın kendisi içinde istediğinin bilincindedir. Kaos dumanlı, flu ve belirsizken, kadro hareketinde net, hayalperest, yaratıcıdır. Kaos ölüm ve acı üretirken, kadro yaşam ve neşe üretir. Kadronun bilinci komün kültürü pratiği modern yaratıcılıktır Tüm bu özellikleri ile kadro sistemin karşıtı olarak bilincini ve davranışını en büyük zıtlıktan, işçi sınıfından alır. Yaşam alanı emeğin üretildiği yerdir. Kadro sınıfın öz-yadsıması olarak, kendini onun bir nesnesi biçiminde var eder. Diğer biçimleri ancak yabancılaşmanın belirtisidir. Dolayısıyla parolamızdaki sınıf kavramı devrimci militanın maddesidir. Diğer yandan tarihsel devrimci dinamiklerin ilerici karakteri alan faaliyetlerinde, kadroda görünür. Binlerce yıllık kadim devrimci geleneğin tüm ihtişamı ve ağırlığı, gücü kadroda kendini gerçekleştirir. Kadro geçmişi birkaç yüzyıla dayanan burjuva iktidarının saldırılarına karşı sadece modern barbar tabakaların (işçi sınıfının) surlarını kendine kalkan etmez, fakat onunla birlikte kadim barbar toplulukların yıkıcı geleneğini de kuşanır. Güncel toplumsal mücadele alanlarının (Kadın, Arap Alevi, ekoloji […]

Adalet Yürüyüşü ve sosyalistler

Kaotik, dolayısıyla dinamik ve karmaşık toplumsal-politik atmosferin içinde soluk alıp veriyoruz. 16 Nisan sonrasında kazanılan ivmeyle, Haziran İsyanı’yla açığa çıkan ve bir biçimde ayakta kalan toplumsal dinamiklerin yeniden hareketlendiğini görüp-yaşıyoruz. Referandum akşamından itibaren sokaklara çıkan kitlelerin hakiki bir özgürlük arayışı ve öz örgütlenme ihtiyacı içerisinde olduğu ve adeta çırpınarak öznesini aradığı gerçekliğiyle yüzleşip zorlanıyoruz. Tam da bu noktada, Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasının ardından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “Adalet Yürüyüşü”, başladığı günden bugüne ülke siyasetinin ana tartışma başlıklarından biri haline geldi. Söz konusu eylemin yürütücü gücü CHP ve Kılıçdaroğlu olunca, Adalet Yürüyüşü’nün ülkenin gidişatı açısından önemi ve açığa çıkardığı olanaklar/fırsatlar yanında, CHP’nin başat güç olduğu eylemin duruşu ve programatiği açısından içerdiği kaygı ve handikaplar da tartışılıyor. Sorun alanlarına ve esasa dair yoğunlaşmadan önce belirtelim; Adalet Yürüyüşü, toplumsal hareketlilik halinde olduğumuz şimdiki olağanüstü dönemeçte son derece önemli. Etrafında topladığı toplumsal dinamiklerle birlikte olarak havasını solumamız gereken bir hamle. Ancak; bu duruş, karşımızdaki gücün karakterini iyi bilen, mevcut durumu çıplak ve en berrak haliyle kavrayan, ittifak ve karşıtlık odaklarını doğru gören bir konuma yerleşmeli, stratejik duruluk ve taktiksel zenginlik içermelidir. CHP’nin sınırları, sosyalistlerin pozisyonu Adalet Yürüyüşü’nün önemi ve açığa çıkarabileceği olanaklara gölge düşürmeden belirtelim; CHP’nin “Adalet Yürüyüşü”, kendisine özgürlük ve demokrasiyi esas alan bir stratejik duruşun ürünü değildir. Unutmayalım, Cumhuriyet Halk Partisi, sermaye ile organik bağ içerisinde olan bir devlet partisidir. Menşei ve sınıfsal konumlanışı gereği, siyasal söylem ve eylemlerinin ardındaki esas saikleri bu gerçeklik üzerinden okumak, CHP’nin “sol” ufkunun sermayenin belirlediği sınırlar dışına taşamayacağını ve “devletin bekasını” esas alacağını netçe görmek gerekir. CHP’nin olağanüstü momentlerde dümeni sürekli sağa kıran politik hamleleri, rastlantısal değil, tam da bu gerçeklikten çıkıp geliyor. Dokunulmazlıkların kaldırılmasını onaylama, 15 Temmuz’dan sonra muhalefet odakları için önemli bir kapı aralayabilecek olan 24 Temmuz mitingini es geçerek Yenikapı ruhuna tabi olma, 16 Nisan’da Hayır’ın hem sandıkta hem sokakta kazanmasına rağmen […]

Laikliğin yeniden inşası

Bildiğimiz bir laiklik var; o esas olarak din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Bilmediğimiz laiklik ise, kadın kurtuluş mücadelesinin bir parçası olarak keşfedilip, mücadelenin içinde şekillenerek, özgürlükçü ve halkçı bir dinamik olarak yeniden inşa edilecek olandır. Bildiğimiz-yaşadığımız laiklik; Batı’da gelişip güçlenen kapitalizmin yarattığı modern ulus-devlet/toplum yapısına ve dolayısıyla kapitalizmin gelişimine ayak uyduramamış olan Osmanlı devletinin çöküşü sürecinde yaşanan Kemalist müdahale içinde gerçekleşti. Bu gerçekleşme, despotik Osmanlı devlet yapısını kapitalizmle uyumlu olacağı bir dönüşüme uğratarak korumayı amaçlıyor ve daha genelinde, sosyo-ekonomik yapının, kapitalizmin gelişimine uyumlu hale dönüşecek biçimde yeniden inşasının içinde yer alıyor, onun kurucu ögelerinden biri olarak şekilleniyordu. Kemalist müdahale ise, bir halk isyanı olarak, padişahlık yönetimine ve şeriat hukukuna karşı halkçı bir ayaklanma olarak yaşanmadı. O, yıkılmak üzere olan Osmanlı devletinin ordusu içindeki subayların öncülüğünde yürütüldü ve esas olarak Anadolu sermayesinin güçlenmesinin önünü açmayı hedefliyordu. Dolayısıyla, bizlere öğretildiği gibi, eski despotik yapının tasfiye olduğu ve halkın kendi elleriyle yeniden inşa ettiği bir “Türkiye Cumhuriyeti” hiçbir zaman gerçekleşmedi. Evet, o despotik yapının içindeki Padişahlık Kurumu tasfiye edildi, ama yerine Ordu kurumu geçirilerek ve “uluslaşma” sürecini gerçekleştirecek biçime sokularak devletin sürekliliği sağlandı. Despotik devlet, Cumhuriyet biçiminde kendisini sürdürdü, halen de sürdürüyor. Laiklik de, söz konusu dönüşümün içinde, onun despotik ana yapısı tarafından damgalanarak, despotik bir laiklik olarak gerçekleşti. Söz gelimi, en basit haliyle din ve devlet işleri birbirinden gerçekten ayrılsaydı; birçok farklı inancı barındıran toplumumuzda devletin dini “İslam” olarak kabul edilemezdi. Başörtüsü kullanan kadınların kamusal alanda var olmaları engellenmezdi. Aleviler inançlarından dolayı onlarca katliama uğramazdı. Din İşleri Başkanlığı (DİYANET) diye bir kurum olmazdı… vd. Yani bu topraklarda şimdi bizim yeniden inşa etmemiz gerektiği gibi özgürlükçü bir laiklik hiçbir zaman hayat bulmadı. Laiklik, sadece Osmanlı-T.C devletinin bekasını korumak ve Türkiye’nin kapitalist ekonomiye geçişini sağlamlaştırmak adına, Avrupa’nın modern devlet yapısına ayak uydurabilmek zorunluluğuyla, bu coğrafyanın kendi tarihsel somut gerçekliği içerisinde Batı’da yaşanan laiklikten […]

Sermayenin başkanlık harekâtı

Ekonomik kriz, enflasyonun iki haneli rakamlara ulaşması, işsizlik ve pahalılığın yükselmesi ve Ortadoğu’daki savaş AKP- Saray iktidarını siyasi istikrarsızlığın içine soktu. Devletin içine girdiği krizle de sarsılan iktidar, bu kaotik süreçte anayasa referandumuna adeta can simidi olarak sarıldı. Ancak istediğini alamadı. Bu dönemde ise sermaye karına kar katacak olanaklar sağladı. Asgari ücrete sıfır zam, Varlık Fonu ve Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) OHAL’in etkisiyle sermaye lehine yapılan hamlelerdi. Ek olarak piyasaların referandumdan sonra rahatlayacağı yönlü açıklamalar, istikrara ve büyümeye ilişkin rakamlar referandumdan beklentileri arttırdı. Dolayısıyla hükümet şapkadan tavşan çıkaramasa da sandıktan EVET’i çıkardı. Sermaye kâr istiyor TÜSİAD, referandumun kesin sonuçları açıklanmadan, referandum gecesi yaptığı açıklamayla sermayenin tavrını ortaya koydu. Başkanlık olsa da olmasa da sermaye, kârına bakacağını ifade etmiş, çizgiyi çizmiş oldu. Açıklamanın ekonomi bölümünde “istihdam üzerindeki vergi ve prim yükünün OECD ülkeleri ortalamasına çekilmesi, güvenceli esnek çalışma biçimlerinin geliştirilmesi” maddesi hükümete patronların üzerlerindeki yüklerden kurtarması gerektiğini öğütlüyor. Sermayenin istediği reformları başbakan yardımcısı Nurettin Canikli, “Hızlı bir şekilde reform ajandamıza devam ediyoruz. İlk planda kıdem tazminatı fonunu halletmek var. Şu anda firmaların üzerindeki kıdem tazminatı fonu realize edilmek istense firmaların önemli bir bölümü mali açıdan sıkıntıya girer.” demeciyle açık açık ortaya koymuştur. Kıdem tazminatı meselesi Kıdem tazminatı fonu, istifa edenin de parasını alabildiği, herkesin tazminatına kavuşacağı, işçi 1 gün bile çalışsa tazminatı hak edeceği biçimde düzenleneceği iddia ediliyor. Oysa yapılan işverenlerin tazminat yükünden kurtarıldıkları ve işverene işçiyi keyfi biçimde işten atma imkânı sunan bir düzenleme olacaktır. İşçilerin alın teri ve güvencesi gasp edilecektir. Kıdem tazminatı işçi sınıfının tarihsel kazanımıdır. 1936 yılından beri yürürlükte olan en önemli güvencesidir ve en son kalesidir. Fona devriyle yaşanacak hak kayıplarının yanında eğer bir şekilde kabul görürse işçi sınıfının tüm kazanılmış haklarının tasfiye edilmesinin önü açılacaktır. “Güvenceli esneklik” adı altında tüm güvenceler ortadan kaldırılarak fazla çalışma- az ücret uygulaması yaygınlaşacak buna bağlı olarak da sermaye karlılığını […]

Yaratıcılık ve özgürlük serüveni

İnsan doğa ile ilişki kurarak üretir. Üretim ve yeniden üretim, insan topluluklarında sadece bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir şekilde gerçekleştiriliyor. Doğa ile madde alışverişi yaparken insan, hem kendisini hem toplumu yeniden üretiyor. İnsan içerisinde bulunduğu topluluğun kültürünü de sürekli yeniden üretiyor. Üretim her zaman insanın içinde bulunduğu koşullar çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Bugünkü koşullar ise kapitalist üretim tarzı, sermaye hâkimiyetidir. Sermaye hareketi Sermaye hareketinin içsel dinamiği yayılmacılıktır. Henüz girmediği alanlara girip, henüz metalaşmamış olan her şeyi metalaştırıp, kendi hâkimiyetini kurmaya çalışıyor. Sermaye düzeni sadece ekonomiyi değil, bütün toplumu ve bireyleri eti ve kemiğiyle kapsamaya doğru gidiyor. Sermaye hegemonyası, devletin zor aygıtlarına ihtiyaç duysa da, her zaman doğrudan baskıcı davranmaz. Her şeyi ve herkesi kendi etki alanına çekip ve o alanda her şeyin ve herkesin “kendi rızasıyla” hareket etmesini sağlamaya çabalar. Bilincimizi ve hayal gücümüzü işgal edip, başka bir düzen, başka bir dünya, başka bir düşüncenin, başka bir kültür, başka bir sanatın mümkün olmadığı anlayışına zorlar bizi. Bu mekanizmaların, bilindik söylemlerin, eylemlerin ötesine geçmek yaratıcılıktır. Sanatçıya ait değildir. Her türlü toplumsal alanda olabilir. Yeni ufuklara ulaşmak, siyasetin, sanatın, her türlü toplumsal faaliyetin ütopik yanıdır. Ütopya ulaşılmaz hedeflere yönelik değildir. O, mevcut madde, mevcut düzenin sınırlarını aşan bir eğilimdir. Her yaratıcı eylem bir nevi ütopiktir. “Dans eden bir yıldız doğurabilmek için insan içinde kaos taşımalıdır.” Nietzsche’nin bu sözü, yaratma süreci ve yaratıcılığı imgesel biçimde özetliyor. Yaratma sürecinde yaratanın elinde çeşitli malzemeler (doğa, teknoloji, renkler, notlar, dil, tarih, toplumsal süreçler, sanat, vs.) vardır. Bu malzemeler yaratma eyleminin sınırlarını belirler. Aynı anda gerçekten yeni bir şey yaratan eylem bu sınırları zorlar, eldeki malzemeye yeni bir şey katar. Örneğin, ressam renkler ve tekniğiyle yeni bir tarz; yeni bir görme biçimi yaratabilir belki. Yazar, dil ile (kelimeler, gramer, ezgi, imgeler) ile ilgilenip henüz yaratılmamış kelimelerle, bir dil ezgisi inşa edip, yeni bir ufuk açabilir. Yaratma sürecinde bireyin, […]

16 Nisan dönemeci ve tarihin “Demokratik Cumhuriyet” çağrısı

16 Nisan Referandum takvimi, ülkenin içerisinden geçtiği olağanüstü sürece yeni bir parametre eklemiş oldu. Öyle ki, 16 Nisan takvimi, artık ülkenin gidişatı açısından yeni bir başlangıç ivmesini, hareket noktasını ve hatta yeni bir devrimci mayalanma sürecini işaret ediyor. “Kazandığımızı biliyoruz, kaybettiklerini biliyorlar” OHAL koşullarında, devletin tüm imkânları seferber edilerek yürütülen referandum, iktidarın YSK eliyle gerçekleştirdiği bir seçim darbesidir, gayri meşrudur, çalıntıdır ve toplum nezdinde hükümsüzdür. Çalıntı referandumun yüzde 51’e yüzde 49’luk  sandık matematiği sonuçlarının verilerine baktığımızda bile, büyükşehirlerde ve Kürdistan’da Hayır’ın kazanmış olması, 18-25 yaş arası gençlerin, Alevilerin, kadınların ezici çoğunluğunun ve hatta AKP oy tabanının yüzde 10’u aşan önemli bir kesiminin Hayır’a oy vermiş olması, iktidarın mevcut kırılganlığına çarpan oranda etkisi olacak, dengeleri değiştiren çarpıcı sonuçlardır. Mevcut kriz dinamiklerinin devlet içerisinde alabildiğine boy verdiği ve çatlakların derinleştiği bir düzlemde, referandum sonuçları, yeni bir kriz dinamiği olarak ciddi bir “meşruiyet krizini” doğurmuş oldu. Sağda parçalanma Referandum sandık sonuçları, Türkiye sağ siyasetinde alışık olduğumuz muhafazakar milliyetçi sağ blok hattını içeriden ve tabandan alabildiğine sarstı. MHP’den BBP’ye Saadet Partisi’ne değin sağ kesime gelip çarpan ve kriz dinamiklerini harekete geçiren bir referandum süreci gerçekleşmiş oldu. Özellikle MHP’de kazanlar kaynıyor. Bahçeli’nin, AKP/Erdoğan ile kurduğu ittifak ve iktidara koltuk değneği olma misyonunu yürüttüğü siyasal çizgi dolayısıyla içerideki çatlak, parçalanmanın eşiğine gelecek kadar derinleşti. MHP’nin milliyetçi taban nezdinde meşruluğu ve güveni ciddi hasar almış oldu. Olasılıklar, sağda yeni bir inşa sürecine işaret ediyor. Zira, 16 Nisan sonrası şekillenen yeni süreç sağda yeni bir siyasal arayış mahiyetini taşıyor. Önümüzdeki dönemde sağda yeni ittifakların, yeni merkezlerin inşa olacağı bir düzleme doğru evrilebilir. AKP’nin emniyet supabı CHP CHP, Kılıçdaroğlu öncülüğünde yürüttüğü basiretsizlik siyasetini, 16 Nisan ve sonrasında da iktidara oksijen taşıyarak devam ettiriyor. Hayır’a sahip çıkmak şöyle dursun 2019’a randevu keserek süreci geçiştiriyor. Elbette ki, Kılıçdaroğlu’nun söylem ve siyasetini, burjuvaziden ve TÜSİAD’den azade bir yerde konumlandırmıyoruz. Kılıçdaroğlu’nun kulağına fısıldıyanlar […]

Liderlik ufkunu açığa çıkarmak

  16 Nisan öncesinde varolan kaotik ortam ve iç içe geçmiş kriz dinamikleriyle beraber gayrimeşru referandum sonrası meşruiyet krizi de derinleşti. Her türlü hile ve baskıya rağmen “Hayır’ın” enerjisini engelleyemeyen iktidar YSK darbesiyle referandum sonucunu değiştirdi. “Hayır’ına” sahip çıkan binler, günlerce sokaklarda referandum sonuçlarını tanımadığını dilen getiren eylemlilikler yaptı. 8 Mart gece yürüyüşüyle tekrar açığa çıkan, 16 Nisan sonrası “Hayır” eylemlilikleri ve 1 Mayıs ile devam eden toplumsal güçlerin hareket halinde oluşu sürüyor. Bununla beraber bu hareketlenmenin öncülük boşluğu ve görevi de önümüzde duruyor. Emek- yoğun çalışma tarzı Emek-yoğun çalışma; kolay sonuç beklemeden, her ayrıntıyı hesaplayan, zihinsel, fiziksel ve ruhsal olarak tam bir yoğunlaşma halinde hareket edebilmektir. Bu hareket edişte fiziksel yorgunluk, en basit, başa çıkılması en kolay sorundur. Görev ve sorumlulukların, her aşamada artması ve karmaşık sorunların çözümünü talep etmesi karşısında müthiş bir gerginlik-kaygı hali ortaya çıkar ve devrimci kadroyu zorlar. Bu zorlanmayla başa çıkmanın yolu, uyanık ve tetikte olan bir ruh haline sahip olmaktır. Devrimci kadro, savaş sahtında olduğunu bilen yerden, reflekslerinde hassasiyet kazanmak, sezme gücünü arttırmak ve çözüm gücü olmak mecburiyetindedir. Kadrolar, ezilenlerin kurtuluşu, toplumun özgürleşmesi mücadelesinde “partinin işçisi-hamalı” olmaktan şikayetlenmeden, daha fazlasını yapmayı hedefleyebilmelidir. Güçlü duruş Güç, bir işi yapabilme, zorluklarla başa çıkabilme kabiliyetidir. Kendi gücünün sınırlarında gezinmeyen kişilikler, savaşı başından kaybeder. Devrimci kadrolar açısından, zayıf olma hali kabul edilemez. Kadrolar, devrimci bir savaşçı-eylemci olduğunun farkında olarak bilincini ve iradesini inşa eder. Muhalif bir kişiliğin ötesine geçip ihtilalci-kopuşçu bir kişilik kazanır. Bunu yaptığı oranda da güçlenir. Nesnel veya öznel yetmezlikler karşısında yakınmayan, kırılıp kıvrılmayan, yetmezlikleri aşmayı başka tarihe havale etmeyen kadrolar, kendi içinde-kişiliğinde güç odakları oluşturur. Güç odakları arttıkça devrimci kadroların, iç motivasyonu yükselir ve kendine güveni artar. İktidarı kurma perspektifinden doğru iddia sahibi olur. Kendine alan açar ve “görevin sahibi”olur. Kendini adayışta sınırsızlık “Kendini adama” kendinden vazgeçiş değil, yaşanılan kültür-çevre, sistem tarafından belirlenmiş kendiliğinden kopma […]

Doğaya başkanlık darbesi

  Başkanlık hızlı başladı. Başkanlık sisteminin bir “tek adam” rejimi olmadığını, onun açık bir sermaye diktatörlüğü olduğunu en iyi anlayanlar doğa savunucuları oldu. Sermaye ve devlet şimdi daha sıkı bir ittifakla saldırıyor. Henüz ortada bir başkan yok. Yeni anayasa da uygulanmıyor. Ama hileli başkanlığın moral gücünü arkasına alan sermaye güçleri, doğaya karşı saldırılarını dört bir yandan hızlandırdılar. Karadeniz’deki Loç Vadisinde daha önce yapımı durdurulan HES’ler yeniden gündeme gelirken, Çanakkale, Mersin, İskenderun, Adana, Trakya çok yoğun termik santral saldırısı altında. Alakır’ın bitmeyen derdi On yılı aşkın bir süredir süren mücadelede mahkeme yeni bir skandala imza attı. Hatırlanacağı gibi, Alakır Nehri üzerinde inşa etmeyi planlanan Alakır 2 HES projesi için Antalya Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nce ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararı verilmişti. 2010 yılında iptal davası açıldı. Karacaören Doğa Kültür ve Turizm Derneği ile bölgede yaşayan Tuğba Pınar Günal ve çok sayıda doğaseverin Antalya Valiliği aleyhine açtığı davada, Antalya 2. İdare Mahkemesi, ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararını iptal etti. Karar şu anlama geliyor: İnşaat halindeki HES’in ÇED gerekliliği iptal ediliyor. Alakır gibi benzersiz bir doğal alana ÇED raporu almadan HES yapılabilecek. Sürmene yangını ve villalar Ocak ayında meydana gelen yangında Sürmene Çamburnu bölgesindeki şüpheli orman yangınında yaklaşık 20 hektarlık alan yanmıştı. Hükümet bölgenin imara açılacağı iddialarını yalanlamıştı. Yanan bölgenin başka bir maksatla kullandırılmasının söz konusu olamayacağı söylenmiş, bölgenin en kısa sürede ağaçlandırılacağı söylenmişti. Bölgeden gelen haberlere göre yanan alanda hâlihazırda devam eden 15 villa inşaatı var. CHP Trabzon Milletvekili Haluk Pekşen’in aktardığına göre inşaatların üç ortağından biri Sürmene Belediye Başkanı. Trakya’nın yeni belası: kaya gazı Trakya bölgesinde yaşayan tüm varlıklar yıllardır büyük tehdit altında. Ergene havzasındaki sermaye kuruluşlarının yarattığı büyük yıkımın ardından bölgede onlarca termik santral projesi hayata geçirilmeye başlandı. Bu büyük saldırıların ardından Trakya’nın doğasına ve yaşamına bir darbe daha indirilmek isteniyor. Şimdi de kaya gazı çıkarma girişimlerine başlanıyor. Kaya gazı temin […]

Referandum ve sosyalistlerin Hayır’ı

Türkiye yeni bir yol ayrımında. 7 Haziran’dan 1 Kasım’a evrilen süreç, faşist bir diktatörlük anayasası oylaması gündemi ile son derece kritik ve hayati bir tarihsel momente sıçrıyor. Politik gündem tümüyle 16 Nisan’da gerçekleşecek olan Başkanlık/Referandum gündemine endekslenmiş durumda. Zira Başkanlık Referandumu basit ya da herhangi bir sandık oylamasından ibaret değil. Kriz derinleşiyor Kaotik ortamın giderek derinleştiği, ekonominin krize doğru hızla ilerlediği, rejimin kendi iç dengelerinin sarsıldığı ve devlet katmanlarındaki çatlamalarda yeni gedikler açıldığı olağanüstü bir dönemeçte gerçekleşecek olan halk oylaması hem Erdoğan bloku hem de halk güçleri için hayati bir takvim. Öyle ki yalnızca Erdoğan’ın gücünü mutlaklaştıracak şekilde yapılandırılmış ya da sözde kuvvetler ayrılığını tümüyle tasfiye edecek bir anayasa oylamasından öte Erdoğan/AKP iktidarının kaderini belirleyecek bir şeçim bu, keza toplumsal güçler için de böyle… KHK iktidarı Ülke iktidar tarafından değil, OHAL ve KHK hükümeti tarafından yönetiliyor. Erdoğanizm hamleleri ile baskı, terör, sansür, ihraç, operasyonlar yükseltilerek, tek seslilik ve toplumsal kutuplaştırma ortamı keskinleştirilerek, Hayır kampanyasını etkisizleştirme propagandaları ile ilerletiliyor referandum kampanyası. Medyanın her gün daha da keskin bir şekilde yeniden ürettiği “Güçlü Erdoğan” propagandasının aksine, iktidar yarattığı ve içinde debelendiği kriz sarmalının faturası ile burun buruna ve panik içinde. AKP-MHP tabanı kopuşta Kamuoyu yoklamaları ve AKP-MHP tabanından ardı ardına yükselen “Hayır” sesleri, panik iklimini giderek artırıyor. Anket sonuçları Hayır’ı işaret ediyor, daha da “vahimi” AKP’nin kök saldığı tabanın %22’si, MHP’ye oy veren milliyetçi-muhafazakar kesimin %63’ü Hayır diyor… Tabanda kopuş ve huzursuzluk emareleri boy veriyor. İktidar bloku içerisinde bir süredir devam eden çatlama eğilimi başkanlık süreci ilerledikçe daha da derinleşiyor, çatlaklarda yeni gedikler oluşuyor. Erdoğan, Başkanlık koşusunda zafer kazanabilmek için tehlikeli bir kumar oynuyor. Kutuplaştırma siyaseti ile Türkiye’de yaşayan farklı halkları ve inançları, toplumsal kesimleri kışkırttıp hassasiyet alanlarını kaşıyarak, linç ve pogrom kültürünü çeteler aracılığıyla devreye sokuyor, ülkeyi “evetçiler ve hayırcılar” olarak bölüp parçalıyor. Ancak, planlı-programlı yürütülen psikolojik savaşa rağmen, elleri darda. […]

Referanduma doğru

Erdoğan, korumakla yükümlü olduğu anayasayı ve ondan güç alan hukuk sistemini delip geçerek kuralsızlığı normalleştiriyor. O, hukuk yerine çıplak güç ilişkileri üzerinden yol alıyor ve bir biçimde kendi kontrolüne aldığı devlet gücünü kullanıp kendisini dayatarak yarattığı fiili durumlar üzerinden iktidar oluyor. Aslına bakarsak, bu biçimde iktidar oluşun altındaki yapısal diktatörlük (sermayenin egemenliği), kapitalist sistemin içindeki bütün rejimlerin ortaklaştığı bir tutum. Ancak, burjuva demokrasisinin geçerli olduğu ülkelerde sermayenin yapısal egemenliği kendisini bu biçimde göstermiyor, daha doğrusu gösteremiyor. Kapitalizmin inşası sürecinde feodal egemenler, sermaye güçleri ve halk güçleri arasında yaşanan çatışmalar sonucunda ortaya çıkan toplumsal ve politik güç dengeleriyle, sermayenin egemen olma tarzını belirlemiş, onu sınırlayan ve mümkün olduğunca gizleyip göstermemeye zorlayan demokratik dengeleri oluşturmuştur. Bu çatışmaların sonucunda inşa edilen politik egemenlik biçiminde/burjuva demokrasilerinde, burjuva politikacıları, ilk olarak, demokratik dengelerin içinden yol almak zorundadır ve öyle her istediklerini yapamazlar; ikincisi, onların ustalığı, Erdoğan gibi esip gürleyerek kimi nasıl ezdiğini gösterme değil, gizleyip göstermeme üzerinden ölçülür. Kapitalizmin inşasının feodal zincirlerin parçalandığı bağlamında açığa çıkan halkın zoru; halkın kendi gücüyle kurup koruduğu bazı toplumsal ve siyasal kazanımlar elde etmesini sağlar. Bu kazanımlar, sermayenin egemenliğinde kurulan yeni sisteme kendisini dayatan demokratik haklardır ve üstünde hareket edenleri sakınımlı davranmaya zorlar. Halkın gücü, şayet burjuva demokratik devrimin önünü açabilecek bir seviyeye ulaşabilmişse, söz konusu kazanımlar (demokratik haklar) yayılıp derinleşir ve kalıcı (anayasal) bir statü kazanır. Kendi doğal eğilimi sömürüsünü sınırsızca artırabileceği bir diktatörlük olan sermayenin sonsuz istekleri anayasal sınırlar içine alınmış, halkın zoru tarafından sınırlanmıştır. Sermaye güçleri, egemenliklerini bütünüyle kaybedebilecekleri korkusuyla, anayasal koruma altına alınmış demokratik dengelerin baskısı altında hareket etmek zorunda kalmıştır. İşte, demokrasi, her ne kadar ona benzese de bir gül değil, halkın onlara karşı mücadele edip kazanarak egemenlere dayattığı toplumsal dengeler ve o dengelere dayanan yasalar ve kurumlardır. O dengeler, egemenlere, iktidarlarını ancak belli kurallara uyarak yürütebileceklerini dayatır. Demokrasi, anayasalar ve ona bağlı hukuk […]

Ne geçmişi unuturuz ne gelecekten vazgeçeriz!

“Dünyayı bitimsiz bir kışlaya çeviren güçlülerin intihara varan egoizmine hayır derken, bize evrensel bir anlam katan, tüm o gardiyanlara rağmen bütün sınırlardan daha güçlü olan kardeşlik gücünü onaylayan insan dayanışmasına evet diyoruz. “ Eduardo Galeano Bir çatışma ya da savaş hali dışındaki anları normal karşılamadığımız; bir problem olmadığında bir terslik olduğunu düşündüğümüz ve tüm bu olumsuzlukları kendi rutin yaşamımıza yedirdiğimiz günler gelip geçiyor. Suruç’tan başlayıp 10 Ekim’de rengini iyice belli eden yeni rejimin kanlı yolu, bu günlerde somut hedefler peşinde. O somut hedefin ne olduğu hepimiz için aşikar aslında: Başkanlık sistemi, yeni rejimin garantiye alınması ve Erdoğan’ın istediği iktidarı ele geçirmesi. Aylardır devam eden OHAL ve KHK’lar süreci içerisinde; patlamalar, çatışmalar ve savaşın gölgesinde; gözaltılar, sansür ve medyanın susturulmasıyla işletilen korku politikası altında bir referanduma sürükleniyoruz. Bu somut hedefin yediği en büyük darbenin tarihini ise 15 Temmuz darbesi olarak söyleyebiliriz. Ancak daha önce Gezi’de bir darbe yiyerek sendeleyen AKP, 25 Aralık operasyonları ile artık iyice şamar oğlanına dönse de dersini ve acısını çıkarmayı da bilmiştir. “Başkanlığı verin geçmişi unutalım” 14 yıllık AKP iktidarının saymakla bitiremeyeceğimiz vukuatları bize çok çıplak bir gerçeği gösteriyor: Diktatörlük, adım adım faşizm, baskı ve giderek silikleşen özgürlük alanları. İktidarın referandumda kritik kitle olarak saptadığı üç önemli kesim bize her şeyi söylüyor: Kadınlar, gençler ve kararsızlar. Belirlenen bu toplamın neden kritik olduğunu yani neden ‘hayır’ diyebileceklerini görmek ve buralardan gelecek ‘hayır’ların anlamını kavramak için kıyım fotoğrafına daha detaylı bakmak gerek. Barış için imza atan akademisyenlere baskı sürecinden son KHK’lara kadar akademinin ağzını bantlamaya, kampüslerin sesini kısmaya yönelen iktidarı görmek mümkün. Darbecileri temizleme bahanesi ile akademiyi özgür ortamından, tartışma ve eleştirme zemininden; durgun, eleştiriden uzak, bilimselliğe kapalı ve farklılıkları kesinlikle kabul etmeyen bir zemine taşımaya çalışıyorlar. Baskıların ve yeni kararnamelerinde etkisiyle daha da içine kapanan kampüsler fiilen işlevsizleşmiş adeta “kapatılmış” durumda. Genç Kadınlar… Kritik katmanın belki de en […]

Ekonomik kriz seferberliği

15 Temmuz sonrası ülkeyi giderek daha fazla etkisi altına alan iç siyasetteki yüksek gerilim ve dış politika adımlarındaki büyük savrulmalar ekonomiyi etkilemeye devam ediyor. Bunun yanında 2008 konut piyasası krizi sonrası parasal genişleme tabanlı bir politikadan normalleşme bazlı bir politikaya yönelen Amerikan Merkez Bankası (FED)’nın attığı adımlar, Türkiye’deki ekonomik değişkenleri yeni denge noktalarına itmeye devam ediyor. Dolar/TL kuru kamuoyu tarafından oldukça yakından takip edilen bir ekonomik gösterge. Çünkü kur, tüketilen birçok ürünün fiyatının yadsınmaz bir belirleyicisi. Öte yandan önemli bir yatırım enstrümanı olarak tercih ediliyor ve reel sektörün ülke dışından bulduğu kaynaklar dolara tabi. Ekonomik gösterge TL’nin Amerikan Doları karşısındaki değeri Türkiyeli hane halkı için ekonomiye olan güvenin bir göstergesi olarak algılandığı için büyük bir önem taşıyor. Hal böyle iken AKP ve ekonomi kurmayları için Dolar/TL kurunda yaşanan savrulmaları iyi yönetmek önemli bir husus haline geliyor. Gezi Direnişi günlerinde FED’in 19 Haziran’daki toplantısı sonrası yaptığı faiz artırım takvimi duyurusu beklentileri ile Dolar/TL kuru yükselmişti. Bu durum sadece protestolar ile ilişkilendirilerek direnişe olan geniş toplumsal destekte kırılma yaratılmak istenmişti. Bu amaçla yapılan girişimlerin yeni bir örneğini Aralık ayında yaşadık. Aralık ayının ilk haftalarında 3,60 düzeyi ile yeni bir rekor kıran Dolar/TL kuruna karşı seferberlik ilan eden Erdoğan, herkesi Dolarlarını satıp TL ya da altına geçmeye davet etti. 26 Aralık’ta TC Merkez Bankası’nca açıklanan verilere göre, Erdoğan’ın “Dolarını sat” çağrısını yaptığı 2 Aralık’tan bu yana 1,5 milyar Dolar üzerinde bir Dolar mevduatı azalışına işaret etti. Buna paralel olarak aynı dönemde Dolar/TL kurunun 3,35 düzeyine kadar gevşediği gözlemlendi. Seferberlik ruhu Medya organlarının eşanlı olarak yaptıkları yayınlara rağmen Dolar cinsinden döviz mevduat hesaplarında gerçekleşmiş bu düşüşün Türkiye üzerinden akan finansal para akımlarının büyüklüğüne göre oldukça mütevazı. Ancak bu hareketle Doların ateşinin düşmeyeceğini herkes gibi Erdoğan da biliyordu. Söylemek gerekir ki Erdoğan’ın kitleleri mobilize etmek amaçlı çağırısının 3,60 gibi bir kur düzeyinden karını realize etmek […]

Hiçbir derde deva olmayan ‘Başkanlık Sistemi’!

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında hızla küreselleşen dünyada “modern ulus-devlet” yapısı bildiğimiz halinden çözülmeye başlamıştı. Sosyal devlet anlayışının giderek yok olması, neo-liberal politikalar yüzünden artan yoksullaşma, sosyal hakların hızla geriye gitmesi; Müslüman ülkelerde “batılılaşmaya ve modernizme” karşı geliştirilen “Siyasal İslam” düşüncesinin örgütlenmesinin önünü açtı. Cumhuriyet tarihinde Siyasal İslam düşüncesinin Türkiye’de yeniden güç kazandığı dönem Demokrat Parti dönemi olsa da, esas itibariyle 80 darbesi sonrası palazlanmıştır. 12 Eylül’de Türk-İslam sentezli bir darbenin yapılması, cemaat örgütlenmelerinin hızla gelişip meşrulaşması sonucunu doğurdu. Maddi ve manevi olarak giderek yoksullaşan ve şok etkileriyle korkutulan halklar, hızla Siyasal İslam etrafında örgütlenen cemaatlere katılmaya başladı. Siyasal İslam’ın Türkiye’deki gelişim tarihine bakarak yapmak istediğim, bugün yaşanan rejim krizinin esasının dayandığı dinamikleri irdelemektir. Rejim krizi “Başkanlıkla” çözülebilir mi? AKP’nin kurmak istediği ama hala anayasal bir statü kazandıramadığı Siyasal İslam rejiminin, bir faşist diktatörlükle kurulmaya çalışıldığı günlerin içerisindeyiz. Köprüden önce son bir çıkış umudumuz hala mevcut elbette… Peki, AKP “Siyasal İslam” ideolojisinin nasıl bir temsilcisi ve/veya bu ideolojiyle ilişkilenme biçimi nasıl? Erdoğan öncülüğünde AKP kurucu üyelerinin Erbakan ve onun Siyasal İslam ideolojisinden “yenilikçilik” eleştirisi ile ayrıştığını hatırlayalım. Bu yenilikçilik, Siyasal İslam düşüncesinin çıkış noktası olan “Batılılaşma ve modernizm” karşıtlığına bir eleştiri olarak kendini göstermişti. Nitekim de öyle oldu. Bugün herhangi bir kimse, Erdoğan’ın “Ortadoğu’nun emperyalizme karşı savaş açmış lideri” gibi görünen teatral çıkışlarını dikkate alarak, batının hegemonyasında ilerleyen (kültürel, ekonomik, siyasal vd.) sisteme karşı politika izlediğini iddia edebilir mi? Hadi diyelim hayal ettikleri ve yapmak istedikleri Türkiye’de Siyasal İslam ideolojisinin tüm değerlerine ve öğretilerine uygun bir rejim inşa etmek olsun! Peki, neo-liberal politikaların sınırlarının şimdiki boyutlara ulaştığı bir dünyada konumlanan Türkiye’de hareket eden sermaye ekonomik ve siyasal açıdan Batının egemen güçlerine bu kadar bağımlıyken, bu ne kadar mümkün? Çok zor olduğunu vurgulayalım. “Eğer yeterince büyük bir yalan söyler ve bunu tekrarlamaya devam ederseniz insanlar sonunda buna inanmaya başlarlar” düşüncesiyle yola çıkarak; […]

Devlet krizi derinleşirken

  Devlet dediğimiz varlık biçimi, klasik bakışla dış görünüşte bir “egemen sınıfların zor aygıtı”ndan başka bir şey değildir. Yakından bakıldığında bu baskı aygıtının, egemen sınıfın tek bir fraksiyonu tarafından yönetildiği r burjuva devleti bulmak zordur. Çelişkinin doğası gereği yönetici sınıf da kendi içerisinde farklı kanatlara ayrılır. Ya da devlet farklı çıkar grupları tarafından bölüşülür. Sömürü düzeninin ve baskı aygıtının zarar görmemesi için burjuvazinin fraksiyonları arasında genellikle uyumlu bir çalışma arzulanır. Devletin içerisindeki çeşitli kanatlar arasındaki dengenin iç çatışmalar sonucunda bozulmasına devlet krizi diyoruz. Türkiye tarihinin en büyük devlet krizini yaşamaktadır. Bu kriz burjuvazinin farklı bölüntüleri arasındaki “tüm kurumları ele geçirme” kavgasından kaynaklanmaktadır. Krizin tarihçesi 7 Şubat 2012’de Cemaate bağlı savcıların MİT müsteşarı Hakan Fidan’ı ifade vermeye çağırmaları krizin ilk sinyallerini verdi. Daha önce futboldaki şike davasında arkasından hançerlenen cemaat, açıkça Erdoğan’a operasyon çekti. Hedef Erdoğan idi. Devletin savcısı devletin istihbarat biriminin başındaki ismi ve dolaylı olarak dönemin başbakanını hedef aldı. Ama bu girişimi sonuçsuz kaldı. Bu durum Erdoğan cephesinde güvenlik kaygısı yarattı ve itiş kakış alevlendi. Karşı hamlelerle cemaatin para ve insan kaynakları kesilmeye çalışıldı. Dershaneler kapatıldı. Polis ve bürokratların yerleri değiştirildi. Cemaatin buna cevabı hepimizin malumu 17-25 Aralık operasyonları oldu. Yine devlet içerisindeki bir fraksiyon, diğerine operasyon yapmaya kalktı. Hedefte yine Erdoğan vardı. Ama bu girişim de başarıya ulaşamadı. Darbe ve derinleşen kriz 15 Temmuz’da ise devlet krizinin zirvesini yaşadık. MİT tırları operasyonlarında çekilen ama patlamayan silahlar bu kez patladı. Devletin bir fraksiyonu diğerine ağır silahlarla, savaş uçaklarıyla, tanklarla saldırdı. Yasama organı uçaklarla bombalandı. Devletin kolluk kuvvetleri hepimizin gözü önünde birbirlerini vurdular. Görünen o ki kavga sonlanmadı. Erdoğan devletin kontrolünü tek başına kontrol etmek pahasına devleti baştan aşağı çeteleştiriyor. SADAT, Sedat Peker gibi çeteler devlet içerisinde konumlarını arttırırken, Ak Silahlanma gibi çağrılarla paramiliter güç odakları oluşturma politikaları hayata geçiriliyor. Bu hamleler Erdoğan’ı ne kadar ayakta tutabilecek? Krizin geleceği Cemaat […]