Tür

Yeni dünyanın sancıları*

Coğrafyayı saran bütün bu gösterilerde yoksulluğun ön planda olduğu görülüyor. Neredeyse on yıllardır savaşlarla harap olan Orta Doğu halkları, bu savaşlara artık sabrının kalmadığını yeni bir dünya arayışını mücadele ederek oluşturma çabasında olduğunu gösteriyor. Bu çabaların sonuç verdiğini ise yıllardır…

Ortanın Solu ve Küçük Üretmenlerimiz

El Yazmaları’nın Notu: 11 Ekim 1971’de yaşamını yitiren Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın 48. ölüm yıl dönümü vesilesiyle hazırladığımız yazı dizisi çerçevesinde kendisinin 1970 yılında Sosyalist Gazetesi’nde kaleme aldığı “Ortanın Solu ve Küçük Üretmenlerimiz” başlıklı yazısını ilginize sunuyoruz. Kıvılcımlı’nın dönemin yükselen hareketi…

Hikmet Kıvılcımlı ve Osmanlı Devlet Sınıfları

El Yazmaları’nın Notu: 11 Ekim 1971’de yaşamını yitiren Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın 48. ölüm yıl dönümü vesilesiyle sitemizin yazarlarından Caner Malatya’nın 2018 Karaburun Bilim Kongresi’nde sunduğu ‘Hikmet Kıvılcımlı ve Osmanlı Devlet Sınıfları’ başlıklı bildiriyi siz değerli okuyucularımıza sunuyoruz. Giriş Hikmet Kıvılcımlı,…

İklim Krizi ve Ekolojik Yıkım: Yeryüzü Kardeşliği İçin Eko-Sosyalizm

Yeni yapılan araştırmalarda yarım yüz yıllık bir projeksiyondan sonra yeryüzü ortalama sıcaklığının 4 derece artabileceği bildirildi. Böylesine bir gelişme bugünkü yeryüzü eko sisteminin bütünüyle farklılaşması anlamına gelmektedir. Metamorfoza uğramış ekosistem üzerine düşünmek bile korkunçtur. Kapitalizmin yapısal krizi, kriz senkronları biçiminde…

Demokratik Cumhuriyet Olasıdır

Zenginlik ve çeşitlilik sonucu açığa çıkan özneler birbirleriyle daimi bir şekilde karşılıklı olarak özümseme eğiliminde oluyorlar ve bunun pratik sonuçları açığa çıkıyor. Bu gelişim zenginliğinin ilk büyük patlaması Gezi isyanında oldu. Ardından 7 Haziran momenti bir diğer sıçrama noktası oldu.…

Mısır’daki Darbeci Diktatöre Karşı İlk Çatlaklar

Şu unutulmamalı ki, Cuma günü başlayan ve hâlâ devam eden protestolar 2011’de Mübarek’e karşı yapılan protestolardan çok farklı. Çünkü 2011’de Mübarek’e karşı protestolar daha çok “orta sınıfın” yaptığı ve siyasi zeminli protestolardı. Protestocuların ana talepleri de “özgürlük, adalet, demokrasi”ydi. Bugünkü…

Devrimin Güncelliği ve Sosyalist Solun Krizi

1917 devriminin o fırtınalı yol ayrımı günlerinde, Lenin Bolşeviklere “iktidarı şimdi ele geçirmezsek tarih bizi affetmez”  demişti… İşte şimdi tam da Lenin’in hatırlattığı üzere tarihle ve onun çağrısıyla bütünleşmeli, ideolojik ve pratik pozisyon alışlarımızı Türkiye devriminin güncel imkanlarına, saatlerimizi devrime göre ayarlamalıyız… Maksim…

İdlib’de olmak tercih değil “zorunluluk”

Suriye’deki savaşın sonuna doğru gelinirken Türkiye’nin neo-Osmanlıcı hayallerinin son külleri de atmosferin engin genişliğinde kaybolmak üzere. Fakat iktidar bu hayallerinden uyanıp gerçeklerin dünyasına dönmemekte ısrarcı. Elindeki “kozlara” sıkı sıkı sarılarak tekrardan parlamayı murat ediyor. Kapıdaki “tehlike” İktidarın elindeki en önemli “kozlardan” birisi İdlib’deki durum. Büyük kısmı El-Kaide’nin Suriye kolu Heyet Tahrir el Şam’ın (HTŞ) kontrolü altında olan İdlib bölgesi, Türkiye’nin gözlem noktalarının kuşatmasında. Fakat diğer yandan bu kuşatma özellikle cihatçı gruplar için kalkan niteliği de taşımakta. Nitekim geçtiğimiz ay Suriye ordusunun Han Şeyhun’a kadar ilerlemesinden Türkiye’yi sorumlu tutan bu gruplar sınıra yürümüş ve Reyhanlı’yı “almakla” tehdit ederek “kalkanlık” durumunu “sorgulamışlardı.” Bu “sorgulama” Türkiye’ye duyulan güveni göstermenin yanı sıra prangalarına da işaret ediyor. Esad’ı devirme ve Şam’daki Emevî Camii’nde namaz kılma hayalleriyle çıkılan yolda elde kalan son “koz” bu cihatçı gruplar. Ki bu gruplar HTŞ’ye karşı varlık bile gösterememiş, kendilerini tamamen Türkiye’ye teslim etmişlerdi. Dolayısıyla Türkiye bu grupları “korurken” ister istemez HTŞ’yi de kolları altına almış oldu. Yani İdlib’in bu gruplardan temizlenmesi demek, bunlardan arta kalanların Türkiye’yi bir cihatçı yuvası haline getirmesi demek. Ve bu durum gerçekleştiği taktirde zaten kırılgan olan Türkiye siyasal ortamının kaotik bir hal alması işten bile olmayacaktır. “Tehlike” kapımızda ve kapımızı daha sık çalmaya başlıyor. Sahada bulunma tutkusu Ankara’nın gözlem noktalarına, ki Morek’tekinin kuşatma altında kalmasını göze aldı, sıkı sıkıya bağlanmasının nedeni de “sahada bulunma” tutkusu. “Sahada olmayan masada da olamaz” düsturuyla davranan iktidar, ne pahasına olursa olsun sahada kalmaya devam ediyor/edecek. Sahada kalıp elde edilmek istenen sonuçlar öncelikle Fırat’ın doğusunun “temizlenmesi” ve böylece Türkiye’deki mültecilerin buraya “gönderilmesi”. Bu başarıldığı taktirde tekrardan Esad’ı devirme ve neo-Osmanlıcılığı diriltme hedefi güdülüyor. Bu nedenle Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı operasyonları ile İdlib’deki gözlem noktalarının arka planında bu hedefleri gerçekleştirme arzusu yatmakta. Bu hedeflerin bir diğer ayağı ise inşaat tutkusu yani “ekonomi”. Astana Platformu’nun son Ankara zirvesinde de açıkça söylendiği gibi […]

Erdoğan’ın 2023 Retoriği ile Bu Gemi Yürür Mü?

Antik Yunan’da diyaloglar üzerinden yapılan retorik tartışmalarına, zamanın şimdisinden, yirmi birinci yüzyıl siyasetinden bakınca olaylar ve olgular ne kadar da tanıdık öyle değil mi? Gerçekte olup bitenlerin parçalanıp çözüldüğü, iktidar ve sermayenin çıkarlarına uygun bir makyajlamayla sunuma hazır bir paket…

İstanbul Sözleşmesi erkek şiddetinin önlenmesinin ön koşulu!

Türkiye bir rejim krizini yaşıyor. İktidar bloku içerisinde bulunduğu çoklu krizlere yön verebilmek için dört bir koldan saldırıyor. Saldırdıkça faşizmin kurumsallaşması daha da hızlanıyor. Devrimci, demokrat, halkçı, toplumsal dinamiklere başta da kadın hareketi ve kadınların her türlü kazanılmış haklarına savaş açıyor. Kadın hareketi ise; kürtaj eylemlilikleriyle başlayan süreci, iktidarın herhangi bir saldırısının karşısında güçlü konum alışı ile sürdürüyor. Türkiye’de var olan toplumsal dinamikler içinde en önde ve görünür olmaya da devam ediyor. Bir kişi daha, hayır! Sadece 19 ayda 652 kadın erkekler tarafından öldürüldü, binlerce kadın erkek şiddetine maruz kaldı. 18 Ağustos’ta boşandığı erkek tarafından çocuğu önünde hunharca katledilen Emine Bulut toplumda büyük bir infiale yol açtı. Emine Bulut’un son sözü “Ölmek İstemiyorum” idi. Tıpkı öldürülen tüm kadınlar gibi. Kadın hareketinin en önemli kazanımlarından olan ve doğrudan şiddeti önleyici yasal dayanak olan İstanbul Sözleşmesi’ne uzunca süredir Erdoğan iktidarı tarafından göz dikilmiş durumda. Sadece iktidar partisi değil, parlementer başka diğer parti ve temsilcilerinden, Yenişafak ve Akit gazeteleri başta olmak üzere, medyaya değin, “ailenin bütünlüğünü bozduğu” iddiasıyla İstanbul Sözleşmesi’nin uygulatılmaması için ellerinden geleni yapıyorlar. İstanbul Sözleşmesi nedir? İstanbul Sözleşmesi; 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılmış, 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe girmiş “Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” ve kadına yönelik şiddet konusunda bağlayıcılığa sahip ilk uluslararası sözleşme. İstanbul Sözleşmesi, her türlü şiddet biçimini içeren ev içi şiddet, aynı evde yaşıyor olsun olmasın mevcut ya da eski eş/partner herhangi bir erkek tarafından şiddeti önleyici maddeler içeriyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nın Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ni yönetmelikten çıkardığı şu günlerde; İstanbul Sözleşmesi’nin hükümleri arasında toplumsal cinsiyet eşitliğinin uygulanması maddesi de yer alıyor. Sözleşme kapsamında devlet, kolluk kuvvetleri ve yargı İstanbul Sözleşmesi’nin gereklerini yerine getirmekle yükümlü. Devlet ise İstanbul Sözleşmesi, 6284 gibi şiddeti önleyici yasal düzenlemeleri uygulamak şöyle dursun her gün bir söylem ya da pratikle kadınların yasal haklarına saldırıyor. […]

Çocuklar birey midir?

Son yıllarda, toplumsal çürüme öyle derinleşti ki her yeni güne daha kötü haberlerle uyanır olduk. Özellikle çocuklarla ilgili olanlar, bütün bir toplumda derin yaralar bıraktı, bırakıyor. Çünkü toplum olarak çocuklar konusunda oldukça hassas ve duyarlıyız. Peki, ama travmatik zamanlar dışında, toplum olarak çocuklara nasıl bakıyor, onları nasıl görüyoruz? Çocuk haklarını ne kadar biliyor, onlara ne kadar söz hakkı tanıyor ya da onları nasıl insanlar olarak yetiştiriyoruz? Çocuk yetiştirme işini yalnızca “annelere” yükleyerek bunlardan sıyrılamayız. Bir çocuk, toplumsal yaşamın içine doğar ve orada şekillenir. Çocuğun bütün yaşamı toplum tarafından çevrelenmiştir. Bu alanın içerisinde onun karakteri oluşur, geleceği şekillenir. Çocuklar ne değildir? Çocuklar konusunda yapılan en büyük hata, onları kendi uzantılarımız olarak görmektir. Bu bakış açısı, bebeklik döneminde başlar. En tipik hali konuşmalara yansır. Mesela şu cümleleri çok duyarız: “Bugün banyomuzu yaparken hiç ağlamadık.” Bebeklik dönemi için kısmen kabul edilebilecek bu konuşma biçimi yaş ilerledikçe sorunlu bir ilişkiye yol açar. Çocuk, ne kadar aileye bağlı olsa da doğduğu andan itibaren bireydir, bizim uzantımız değil. Ve “biz” ifadesi, çocuğun benlik algısına zarar verir, çocuk ile yetişkinler arasındaki farkı ortadan kaldırır. Ona, “sen kendi başına bir şey yapamazsın” demekle aynı şeydir bu. Bu kullanım, çocuğun özgüvenine zarar verirken kendi kararlarını vermelerine engel olur. Otobüslerde çocuklara yer vermeme alışkanlığımızın da temelinde bu yatar. Zaten çocuklar, yanlarındaki yetişkine neredeyse yapışık olarak hareket ederler. Bu nedenle otururken de onların kucağına oturtulurlar. Oysa bu hem çocuğun benliğinin oluşmasına zarar verir hem de bedeninin sınırlarının oluşmasını engeller. Aynı bakışın devamında ise çocuğun beğeni ve tercihlerine müdahale etmektir. Onu, sürekli yönlendirmeye, eğitilmeye muhtaç birisi olarak gördüğümüz için kendi seçimlerini yapmasına müsaade etmeyiz. Kendi beğenilerimizi ona yansıtır ve bu yönde karar vermesini sağlarız. Bir diğer yaklaşımsa çocukları hayallerimizi gerçekleştirme fırsatımız olarak görmemizdir. Yaşamımız boyunca yapmayı isteyip de yapamadığımız şeyleri çocuklarımıza birer hedef olarak aşılamaya çalışırız. Oysa, bütün insanların hayalleri, mutlulukları ve […]

Alman Emperyalizminin Gönüllü Tayfası: Yeşiller

Gelir düzeyi ortalamanın üzerinde, belirli bir egoist çevrecilik yaklaşımında olan, “küreselleşme” kazananı seçmen gruplarının temsilcisi, ama aynı zamanda da ABD emperyalizmi ile işbirliğini savunan bir “Lobiciler Derneğinden” ibaret olan Yeşillerin, neoliberal ekonomi politikalarına ve emperyalist yayılmacılığa kozmetik rötuşlarla toplumsal rıza…

Amazon Yangınları: Sızdırılan Belgeye Göre Bolsonaro Yağmur Ormanlarını Aktif Bir Şekilde Mahvetmeye Çalışıyor – Zamira Rahim, Chris Baynes

Brezilya hükümeti dünyanın en büyük yağmur ormanlarının korunmasına yönelik “Uluslararası baskıyı defederek” ormanda köprüler, otoyolları ve hidroelektrik santral inşa etme niyetinde. Politik web sitesi openDemocracy’e sızdırılan planlar, Amazonlar’da yıkıcı şiddette yangınlar olarak ortaya çıktı. Sızdırılan belge, Jair Bolsonaro’nun Amazonlar’daki koruma…

İdlib’te Hesaplar ve Şiddetlenen Çan Sesleri

Türkiye’nin desteği olmadan cihatçı güçleri yenmenin zor ve yüksek bedelli olacağı da anlaşıldı. Nitekim Türkiye’ye hatırlatılan ödevde cihatçıların silahsızlandırılmış bölgeden uzaklaştırılması ve ağır silahlarının alınması şıkkı özellikle vurgulandı. Fakat bunun 24 saatlik ateşkeste yapılabilmesi elbette imkânsızdı. Ki bu da Rusya…

Sudanlı Komünistler: Komünist Hareket İçin Elverişli Bir Atmosfer Var

[vc_row][vc_column][vc_column_text] *Click to read in English Sudan devrimci bir krizden geçiyor. Sınıf mücadelesi keskinleşiyor, çizgiler sınıf çıkarlarının gelişimi ve çatışması doğrultusunda her gün yeniden çiziliyor. Yine de sahadaki kuvvetler dengesi, kitlesel ayaklanmanın nihai hedeflerine ulaşması için ilerlemesinden yana. Rejimin kurumlarını…

“Savaşa 10 dakika var” (1)

İran yönetimi ise bu baskının karşısında geri adım atmamaya dair oldukça kararlı görünüyor. Binlerce defa tekrarladıkları gibi yapılan her hamleye karşı eşdeğerde cevap vereceklerini belirttiler ve bunu şöyle gerçekleştirdiler: Yaptırımlara uymayan ülkelerle petrol ticaretini yürütüp yoğunlaştırma; askeri savunma güçlerini harekete…