Tür

Yerel seçimlere giderken: Belediyeler bizimdir

Ülkedeki siyasal/toplumsal gidişat üzerine yapılan değerlendirmeler çoğu zaman şu vurgularla başlıyor: Olağanüstü dönemlerde yaşıyoruz, böylesi hiç yaşanmadı. Ülke tarihi içerisindeki kurulagelen toplumsal-siyasal dengeler gerçekten de zorlanıyor. Ve bu dengesizlik halinin tekrar eskisi gibi bir denge durumuna oturması çok zor görünüyor. Yaklaşan yerel seçimlere de bu olağanüstü atmosferde gidiyoruz ve yerel seçimler hiç de “yerel” bir havada gerçekleşmiyor. İktidardaki bloklar tarafından seçimler birer ölüm kalım meselesi olarak görülüyor. Onlar için gerçekten öyle. Burada alabilecekleri bir yenilgi, onlar için ağır bir darbe olacak. Bu yüzden toplumu gerçek bir yerel seçim gündemi ile değil, “beka” gündemi ile kutuplaştırmaya çalışıyorlar. Yüksek siyasetten yerele Gündem yerel seçimlerse, yerel yönetimler ile halk arasındaki ilişkiyi es geçmemek ve halkın gündelik yakıcı sorunlarını tartışmaya açmak başka baharlara bırakılmamalı. Yüksek siyaset arenasında olan bitene sırtımızı dönmeden, yerel seçimler gündeminin de bu yüksek siyasetin yerellerdeki halkın sorunlarıyla doğrudan bağlantısını kurmak açmazlarımızdan kurtulabilmemiz için bir fırsat sunuyor bizlere. Yüksek siyasetin üzerine oturduğu zemin gücünü bir bakıma yereldeki yerleşik iktidar biçimlerinden alıyor. Bu noktayı pas geçmek, statükoya bilinçli ya da bilinçsiz teslim olmak anlamına geliyor. Belediye ve muhtarlık kurumlarına yakın plandan baktığımızda, onların hâkim iktidar biçimlerini üreten birer kurum olduklarını görürüz. Bu iktidar biçimleri sermaye ve devlet yöneticilerinin yukarılarda saltanatlarını sürdürmelerinin yerel garantileridir. Bu yüzden onlar açısından önemlidir. Ancak halk güçleri açısından bakacaksak, bu kurumların günümüzdekinden çok farklı tarihsel anlamları var. Belediyeler şirket değil, müşterektir Belediyelerin bir geçmişi var. Onlar birden ortaya çıkan yönetim biçimleri değildir. En eski yönetim biçim olan halk meclisinin, özellikle orta çağda merkeziyetçi krallık/imparatorluk otoritesine karşı yerelde iktidarlaşmasının ürünü olarak ortaya çıktılar. Onlar halkın kurumsallaşmış yönetim biçimiydiler. Zamanla egemen sınıfların eline geçerek, elimizden alındılar. 1980’lerle birlikte tüm kamusal kurumların dünya çapında dönüşmesiyle, belediyeler, halka hizmet üreten kurumlar olmaktan çıkmaya başladılar. Onlar artık hizmetleri “kâr” elde etmek için “tüketicilere” aktaran birer şirket haline geldiler. Öyle ki, bütçelerinden çalışanlara daha […]

Özgürlüğe doğru kopuş

Sanırım herkes şaşırıyordur; bir dönem komünist siyasal mücadelede bulunmuş hatta ağır bedeller ödemiş bazı insanların, şu ya da bu sebeple siyasal mücadeleyi bıraktıktan sonra hızla sistemle bütünleşmesi ve mücadele içindeyken edindiği neredeyse bütün kazanımlarını terk ederek sistemin sıradan bireylerinden birisine dönüşüvermesi, gerçekten de şaşırtıcı değil mi? Aslında, oldukça basit ama aşılması olağanüstü zor bir sorunla yüzleşmek gerekiyor. Sorun, aktif siyasal mücadele döneminde nedense “ihmal” edilen bir gerçeklikten kaynaklanıyor. Militan, mücadelesini sürdürürken, bizzat kendisinin de bir mücadele alanı olduğunu sanki hiç görmüyor. Dolayısıyla, aktif mücadelenin “gölgelediği” sistem kişiliği, mücadelenin parıltısı ortadan kalkınca çırılçıplak ortaya çıkıveriyor. O, mücadele içindeyken, içinde yetiştiği ama şimdi yıkmaya çalıştığı sistemin toplumu hücrelerine dek sarıp sarmalayarak kendisine uygun bir yapıya soktuğunu ve elbette o toplumun bireylerine/ o arada militanın kendisine de nasıl en ince ayrıntılara dek dağılan “yüklemeler” yaptığını düşünüp çözümlemiyor. Yıkılmaya çalışılan sistem sanki “dışsal” bir “kötülük”, ama devlet denen bir sopa sayesinde halkı korkutarak kendi hükmünü sürdürebiliyor. Dolayısıyla, bir biçimde devlet zorlanıp yıkılırsa bütün sorunlar çözülecek, her yer cennete dönüşecektir! Evet, devletin yıkılması epey zor da, keşke her şey o kadar “kolay” olsaydı! Asıl sorun ondan sonra başlıyor! Tarihin güncelliği Toplum bir Tarihin içinden çıkıp gelir ve yüzeysel bir bakışla sanılacağı gibi Tarih sadece geçip giden bir şey değil, ama aynı zamanda şimdi ve burada da hareket halinde olarak iş gören bir güncel gerçeklik, aktüel bir öznedir. Hem on binlerce yıllık “avcılık-toplayıcılık” döneminden hem de sonrasındaki “medeniyet” döneminden kalma “komünal” ve “medeni” gelenekler sürüp gelerek günümüzde de hükmünü yürütüyor. Güncellik ve Tarih her an/her dönem çarpışır, o çarpışma kırılmalar yaratarak Tarih’i geleceğe doğru fırlatır. Tarih gelecekte de sürüp gider, ama “aynen” değil, yaşadığı “çarpışmanın” kendisine verdiği ivmelerin özgün etkileriyle açılıp saçılarak ve değişip dönüşerek! Tarihin son 500-600 senesinde ortaya çıkıp egemen olan kapitalist egemenlik sistemi, merkezinde olan sermayenin somut-tarihsel hareketinin çıkarları yönünde oluşturduğu toplumsal ve […]

Kriz öğrencileri teğet geçmiyor

Dünyada ve Türkiye´de kendini gösteren ekonomik kriz derinleşerek varlığını sürdürüyor. AKP hükümeti kendi içinde birçok kriz barındırıyor. Bunların en sarsıcı olanı ise ekonomik kriz… Krizin getirisi olan işsizlik ve pahalılığın faturası ise emekçilere, yoksullara ve öğrenci gençliğe kesiliyor. Şirketleşmiş üniversiteler Neoliberal politikalar üniversiteler boyutunda kendinden sıkça bahsettiriyor. Eğitim, hak olmaktan öte sermayedarlar için yeni bir pazar olarak görülüyor. Yemekhaneden kantine, ulaşımdan barınmaya kadar eğitim için her şeyin para demek olduğu bir süreçten geçiyoruz. Yemekhane ve kantin ihalelerinin özel şirketlere verilmesi, üniversitelerin sermayeye nasıl peşkeş çekildiğini gösteriyor. Öte yandan ücretsiz verildiği iddia edilen eğitim artık satın alınabilir durumda. Harçların kaldırıldığı söylense de ikinci öğretim, ek dönem, yaz okulları, formasyon programları adı altında öğrencilerden ücret alınmaya devam ediliyor. Üniversiteler bilim ve akademinin icra edilmesi gereken yerlerken sistemin ve sermayenin çıkarına çalışan birer şirket olarak karşımıza çıkıyor. Sermaye ile iç içe giren ve sıkı bağlar kuran rektörler ise üniversiteyi bir rant alanı olarak kullanıyor. Dört yıl biter mi? Atılan her adımın maddi bir karşılığının olduğu üniversitelerde harçtan barınmaya dek birçok problem olduğu açık. Sosyal devlet tarafından bir hak olarak öğrencilere verilmesi gereken eğitim desteği ise bir ayrıcalığa ve lütfa dönüştürülmüş durumda. Üniversiteliler okulu bitirmeye çalışırken bir yandan da nasıl yaşayabileceğini düşünmek zorunda. Evlerde yaşamını sürdürmek zorunda kalan öğrenciler devlet kredisi/bursu ile kira masraflarını bile karşılayamıyor. Mezun olsa dahi kendi okuduğu bölüm dışında birçok işi yapmak zorunda kalacağını bilen üniversiteliler çözümü iş hayatına atılmakta buluyor. Gelinen aşamada son 5 yıl içerisinde geçim problemi nedeniyle okulu ve işi aynı anda sürdüremeyip okulu bırakmak zorunda kalan öğrenci sayısı 1 milyon 155 bine ulaştı. AKP eğitim politikalarıyla öğrencileri geleceksizliğe sürüklüyor. İş hayatına atılan öğrencilerin problemi burada bitmiyor. Üniversiteliler çalışmaya başladıkları yerlerde güvencesiz koşullarda ucuz iş gücü olarak kullanılıyor. Birçok öğrenci iş güvenliği bulunmayan ortamlarda çalışmak zorunda kalarak iş cinayetine kurban gidiyor. Krizin bedelini kim ödeyecek? AKP/ Erdoğan […]

Millet Bahçeleri ve Millet Kıraathaneleri

Hukuk devleti normlarının, yargının bağımsızlığının, erkler ayrılığının tamamen yok edildiği, başta kadın ve çocuk hakları olmak üzere demokratik kazanımların tırpanlandığı, haklar ve özgürlüklerin kayıtsızca ihlal edildiği, sivil toplum, medya, akademi, sanat-kültürün sindirildiği veya ele geçirildiği, muhaliflerin en hafifinden hizaya çekildiği ya da neyle suçlandıklarını bilmeden aylarca içeride tutuldukları bir siyasi sistemde kamusal alanın çöküşüyle karşı karşıyayız.   Önce parlamenter sisteme ve demokratik kazanımlara el atan otokrasi, şimdi kendi yasaları, yasakları ve düzenlemeleri vasıtasıyla kurduğu yeni rejimde kamusal alanı denetimi altına alıp farklı görüş ve yaşam tarzlarına kapatmakta. Buna karşın, kendi ideolojik kamusal alanını kurmakta; böylece, hem hegemonyasını tahkim etmekte hem de toplum mühendisliği  yoluyla kendi makbul vatandaşlarını inşa etmekte. Cumhuriyet’ten rövanş alacağım derken bizzat Kemalizm’in toplum mühendisliğinden esinlenmesi ise paradoksu ve açmazı. Yeni Türkiye-Hedef 2023 sloganıyla ifade edilen ve Cumhuriyet’in 100. Yılı olan 2023 senesine denk getirilerek Cumhuriyet’ten rövanş alınması programlanan İslamcı-Osmanlıcı tek tipçi yeni bir Türkiye’nin ve yeni bir ulusun inşa süreci içindeyiz. Gidişatı kentsel kamusal alanlar ve gündelik yaşam üzerinden de okumak mümkün.[1]   Betonlaşmış kent projeleri   Kentsel kamusal alanlardaki her türlü etkinlik ve eylemin yasaklandığı; olmadı, şiddet ve baskı kullanılarak engellendiği; ya da, kentsel kamusal alanların ticarileştirilerek / AVMleştirilerek/ camileştirilerek yok edildiği veya Cumartesi Anneleri’ne kapatılan Galatasaray Meydanı’nda olduğu üzere bariyerlerle çitlenip, kolluk güçleri vasıtasıyla askerileştirilerek elimizden alındığı bir düzlemde, farklı, aykırı ya da muhalif olanların kentsel mekandan seslerini duyurabilmeleri artık oldukça zor. Demokrasinin sesine kapatılan kentsel ve kamusal alanlar, şimdilerde iktidarın makbul vatandaşlarını yaratacak sosyal mühendislik projeleriyle yeniden dizayn edilmekte. Yerimiz dar olduğundan bu bağlamda sadece Millet Bahçeleri ve Millet Kıraathaneleri projeleri üzerinden bir okuma yapacağız.   Betonlaşmış kentlerde birer nefes alanı, halkın ailece vakit geçirebileceği birer rekreasyon alanı olarak sunulan Millet Bahçeleri, aslında merkezlerinde yer alan camiler etrafında örülmüş kontrollü ve güdümlü sosyalleşme mekanları olup bunları gerçek anlamda kentsel kamusal alanlar olarak tanımlayabilmek zor. […]

Normalleştirilmeye çalışılan anomali: Toplumsal çürüme

Az buz değil, son beş altı yılda, belki de yüzyılda bir yaşanabilecek denli kritik ve hayati olaylara tanıklık ettik. Fırtınalı bir zaman diliminin coğrafyasında, kimi zaman dört nala hızlanan kimi zaman durup tekrar atağa geçen nabız atışları içerisinde, şok zirveleri ve bilinç yarılmaları eşliğinde, isyanlar, katliamlar, darbeler, krizlerle hemhal olduk. Ve daha nicesi. Ülkeyi adeta zaman eşiğinden atlatan, toplumun tüm nüvelerini sarsarak, olduğu yerden kaldıran, tarihin çağrısına doğru harekete geçiren, o Haziran ikliminin isyan günlerinden belliydi; taşlar artık yerinden oynamıştı ve öyle ya da böyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ne iktidar ne toplum ne de birey aynı yerde kalmayacak, kalamayacaktı. Öyle de oldu. Olağanüstü günler birbirini kovaladı ve olağanüstü olan olağanlaştı. Bir duvar yazısının, öylesine söylenen bir iç sesin, atılan bir twitin, kısık sesle de olsa söyleniveren bir sloganın devleştiği, tahayyül edilenin artık pek de ırak olmadığı, böyle gelmiş böyle gider denilen her bir şeyin değiştirme-dönüştürme isteğiyle ondan ona bulaşabildiği kitlesel bir farkına varma, müdahil olma anı boy vermiş, toplum ve birey olmanın temelleri kolektif bellek ve değerlerle yeniden buluşmuştu. Çıkış planı: Kutuplaştırma O tarihsel zaman çizelgesi üzerinde seyreden siyasal gelişmeler, iktidar güçleri tarafından panikle masaya yatırılmış, tarihsel olarak da iktidarların emniyet sibobu işlevini görmüş olan çatışma, şiddet, korku üzerine kurulu şok politikaları, yönetenler katında bir çıkış planı olarak karar altına alınıp, devreye sokulmuştu. Mütemadiyen pompalanan nefret, ötekileştirme, kutuplaştırma siyaseti ile de adım adım işletildi. Ve hala istikrarla sürdürülüyor. Çoğu zaman kanla, katliamlarla, savaşla, istismarlar, yolsuzluklar, yalanlarla vuku bulan, bölerek, parçalayarak, ayrıştırarak yönetme hali, kitlelerde açığa çıkan farkına varma, kendini bulma, özgürlüğü arama ahvalini dört koldan baltalayarak, tasfiye etmeye, soğurmaya çabalıyor, kurulmaya çalışılan yeni rejimin yeni toplumu bu saiklerle yeniden inşa edilmeye çalışılıyordu. Adeta milli bir seferberlik hali ilan edilerek, devletin verdiği imkanlar ve medyanın ağır propagandası ile, eğitimden hukuka, istihdam alanlarından kent, doğa, mekan, aile yapılaşmasına, gündelik yaşama, insana […]

Piyasacı ve gerici eğitim karşısında liseli gençlik

Liselerdeki dönüşüm, rejimin dönüşümüne paralel olarak ilerliyor. Türkiye’de yaşanan laiklik sorunu ile müfredat ve eğitim programları doğru orantılı dinselleşiyor. Eğitim, neo-liberalizmin yansımaları ile piyasalaşıyor ve ticarileşiyor. Eğitim, rejim ile düzenin, gericilik ve sermayenin kesişim kümesini oluşturuyor; sömürü buradan temelleniyor, rejimin ekonomi politiği buraya yaslanıyor, hegemonyası buradan kuruluyor. Kamusal eğitim adım adım tasfiye ediliyor, özel okullara kamu okullarından daha fazla kaynak aktarılıyor, aileler çocuklarını özel okullara göndermeleri için teşvik ediliyor. Yoksul ailelere ise çocuklarını imam-hatiplere ya da “ara eleman” yetiştiren meslek okullarına göndermekten başka seçenek bırakılmıyor. Organize Sanayi Bölgeleri’nin yakınlarında özel meslek liseleri kuruluyor, böylece sermayeye ihtiyacı olan ucuz işgücü yetiştirilmesi hedefleniyor; üniversite kapıları emekçi çocuklarına kapatılmak, bir tür kast sistemi kurulmak isteniyor. Gericileşme ve metalaşma 1949 yılında açılan ilk imam hatip kurslarından bugüne Türkiye’nin uyguladığı siyasal İslam politikasının son zamanlarda derinleştiği açıktır. Bu durumun yansıması gerici politikaların liselerimizde vücut bulduğudur. Kimi liselerde değişen formalarda eteğin bulunmaması ve mescitsiz okul kalmayacak söylemleri ile örneklendirilebilir. Elbette eğitimin gericileşmesi, metalaşmadan bağımsız değil. Eğitimin metalaşması neo-liberal politikalar dolayında dünyanın pek çok ülkesinde benzer süreçlerden geçmekte. Kamu hizmeti olarak eğitim sunumunun piyasa modeli içinde ele alınması, bütçeden eğitime daha az kaynak ayrılmasıyla sonuçlanmakta. Fransa’daki deneyim ve liseler Paris’te sokakları dolduran birçok lise ve üniversite öğrencisi, üniversiteye girişte ve lise müfredatında değişiklik öngören yasa tasarısını protesto etmek amacıyla yürüyüş düzenledi. Sarı yelekliler eylemlerinde önemli bir etkiye neden olan liseliler, polis tarafından işkenceye maruz bırakıldı. Bununla birlikte öfke daha çok büyüdü ve binlerce liseli tekrardan sokakları doldurdu. Fransa’da açığa çıkan arayış, burada da kendisini zaman zaman hissettiriyor. Toplumsal muhalefet içerisinde önemli bir yer kaplayan liseli gençlik, özgürleşeceği alanlar inşa etmek istiyor. Okul idaresinde, eğitim politikalarında, merkezi ve yerel düzeyde söz sahibi olmak, geleceğini kendisi inşa etmek istiyor. Böylesi demokratik, özgürlükçü bir eğitim modelini hayata geçirmek hayal değil. Halkçı demokratik program Liselerde laiklik mücadelesini sömürü düzenine karşı mücadeleyle […]

Bireyin özgürlüğü ve devrimcilik

“Çelişkiyi gören, çözümü de gücü de görendir.” Der; Lenin Toplumsal olayları doğa ve birey gerçekliğini çelişki içinde değerlendiremediğimiz ölçüde karanlığa kurşun sıkarız. Gerçekliğe erişemeyiz. Gerçeğin gücünü benliğimizde hissedip eylemlerimize dökemeyiz. Çelişki, diyalektiğin özüdür. Ancak zordur, çelişkinin yükünü taşımak. Bilincimizi aydınlatıp çözüm gücü olduğu kadar gerilim de yükler insana. Gülü seven dikenine katlanır derler. Evet, ama o diken yırtıcı ve buhranlayıcıdır. Güç olmak istemek olaylardaki çelişkiyi görmekte yatar ama bireyin dengesini de sarsar. Bu tespiti, güzel bir metaforla en etkili şekilde anlatan filozof Nietzsche’dir sanırım. “Yıldızlar doğurmak istiyorsan, kaosu içinde taşımalısın.” Devrimci birey olmak böyle bir şeydir. Gerçekliğin çelişkisini, içinde taşır,  kaosu politik duyarlılıkla benimser ve ona göre de davasını sürdürür. Kapitalizm ve birey Kapitalizmin insanlığa kazandırdığı en büyük değer birey olma özgürlüğüdür. Eşitlik özgürlük sloganıyla feodal toplumsallığa bireysellik getirmiştir. Birey, psikolojisiyle, düşünce ve istekleriyle, “ birey olma” özgürlüğüne erişmiştir. Kapitalist birey Goethe’nin Faust(1) tipolojisinde yansıtılır. Yeni bilim olan Freud un sistematiğini oluşturduğu birey en ince ve derin psikolojisine psikanaliz yöntemiyle inilir. Kapitalizmin doğuş koşullarında kapalı toplum içinde özgürleşip, “birey olurken”  oysa şimdi parçalanmış, benlik bütünlüğü kaybolmuş, karakteri bozulmuş bireylerle karşı karşıyayız. kapitalizm yarattığı özgür bireyle burjuva sermaye düzenini inşa etmiş, şimdide bireyi kendi psikolojisine hapsederek köleleştirmektedir. Devrimcilik ve birey Devrimci birey, kendi psikolojisine teslim olan değil, kendini aşandır. Burjuva birey iradesiz ve kendiliğindendir. Onun bireysel varoluşu bencilliktir. Eğlencenin, tüketimin, hazzın, popüler kültürün cenderesinde benliği parçalanmıştır. Devrimci birey, atak ve iradelidir. Nesnelliğe hapsolmaz, kendinde değiştirme gücü görür. Onda “Faustien” pazarlıkçı kişilik barınmaz. Burjuva değerlerin karakter aşındırıcı nesnelliğiyle mücadele eder. Her an kendini yeniden üretir, yaratır. Devrimci kişilikte bireysellik, birey olma vardır ama bencil değildir. Toplumla ilişkisi ve çelişkisi içerisinde birey olur. Kapitalizm bireyi toplumdan kopararak bencilleştirirken devrimci kişilik birey-toplum diyalektiği içerisinde kendi bireyselliğini oluşturur. Psikolojik derinliğe ulaşmak Sonuç olarak, çelişkiyi görmek olayları bağlantılı olgular şeklinde görmeyi beraberinde getirir. Çünkü gerçeklik ilişkili, […]

Batan Gemi OPEC

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) ile ilgili yaşanan gelişmeler Aralık ayında dünya kamuoyunun oldukça dikkatini çekti. Bir yandan Viyana’da toplanan OPEC iki aydır serbest düşüşte olan ham petrol fiyatlarını stabilize etmek için bir araya gelip yaşanan krize çözüm üretmeye çalışırken diğer yandan Katar bu fırsatı değerlendirerek sene sonunda OPEC’den çekileceğini ilan etti. Suudi Arabistan müzakerelere öncülük yaptı ve Rusya gibi petrol üreticisi olan fakat OPEC’e dahil olmayan ülkelerle “OPEC+” ittifakını kurup bir karar çıkarabildiler. Bu karara göre OPEC+ ittifakı, Ocak 2019 itibariyle petrol üretimini azaltarak fiyatların yeniden yükselmesini sağlayacak. Dünya çapında 82 milyon varil/gün olan petrol üretimini 1.2 milyon varil az üretmekten bahsediyorlar. Genelde böyle durumlarda anında tepki veren piyasalar şimdiye kadar suskun, hatta tam aksine fiyatlar düşmeye devam ediyor. Katar’ın bu kararı ise -ambargo bağlamında- siyasi ve ekonomik bağımsızlığını vurguluyor. Peki kriz esnasında OPEC’ten ayrılmasını “batan gemiyi terk eden fareler”e benzetmemek mümkün mü? Özellikle de OPEC krizinin hayati bir kriz olduğu düşünüldüğünde… OPEC’in aslî günahı 1960’da, yani soğuk savaş sürecinde OPEC, emperyalist düzenin tekelci petrol sömürüsünü alt etmek için üretici ülkeler tarafından oluşturulmuştu. Bu hamle, yani çevre ülkelerin büyük petrol şirketlerinin mirasına konması, emperyalist merkezler ve çevreler arasındaki güç dengesini ciddi boyutta değiştirmişti. Merkezler, kapitalizm için hayati olan enerji sorununda bundan sonra çevrelere muhtaçtı. 1973 Petrol Krizinde ise; merkezler muhtaç olmanın ne anlama geldiğini daha yakıcı bir şekilde hissettiler. Kaya petrolü ve imparatorun dönüşü Bu kritik durumun merkezlerde gerilim ve tepki yaratacağı kesindi. 1977’de ABD’nin ilk hamlesi “Enerji Bağımsızlığı Programını” başlatıp, Enerji Bakanlığını ve Sentetik Yakıt Kurumunu kurmak olmuştu. Ondan beri hükümetler milyonlarca dolar harcayarak yeni teknolojiler üretip bu sorunu çözmeye çalıştı. Çalışmaların odak noktası ise varlığı bilinen, fakat henüz değerlendirilemeyen kaya petrolüydü. Kaya petrolü ile ilgili gelişmelerin yavaş ilerlemesinden ötürü bağımsızlığa doğru atılan başka adımlar da oldu. En önemlisi petrolün finansallaşmasıydı: 90’lardan itibaren ham petrol bir finans […]

Gezi üzerinden cadı avı

Sürekli kandırıldığını çekinmeden ifade eden AKP İktidarının haklarını arayan kitlelere kandırılmış ve kışkırtılmış yaftası yapıştırması ‘bunlar aklımızla dalga geçiyor’ tepkisini doğuruyor.     Epey yazıldı çizildi Gezi Direnişi hakkında, sayısız analiz yapıldı. O dönemi yeniden hatırlamak, anlamak ve devletin rövanşist/intikamcı yaklaşımının nedenlerini kavramak şu anda bir o kadar önemli. Toplumsal bellek açısından bir katkı olsun diye başından sonuna Gezi’de, ardından Yoğurtçu Parkı Forumu’nda, Yeldeğirmeni Dayanışması’nda ve İşgal Evi’nde çalışmış bir arkadaşınız olarak naçizane gözlemlerimizi gecikmeli olarak karalamaya çalışalım… Gezi’nin iç ve dış mihrakları Kimdir bu mihraklar, neden iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılırlar, ne yer ne içerler, devletler neden her sıkıştığında bu argümanı devreye sokar? Bir fabrikada grev veya direniş başlar; patronlar, sarı sendikacılar, kolluk güçleri derhal bir mihrak vurgusu yapar. Ya işçilerin içine sızmayı başarmış iç mihraklar (gomonisler-anarşikler) ya da dışarıdan kışkırtıcılık yapan provokatörler aslında iyi niyetli işçilerin kanına giriyordur. Dikkat edilirse işbu argümanın hareket noktası kandırılan iyi niyetli kitlelere kötü niyetli başı bozukların içeriden ve dışarıdan ‘bükme’ müdahalesidir. Devlet açısından muazzam işlevli olan bu kara propaganda yöntemi aynı zamanda zor kullanmanın meşru zeminini yaratma gayesi de taşıyor. Hatırlarsak Gezi Direnişinin ilk günlerinde önce aşağılamak için ‘Birkaç Çapulcu’ denildiğinde kolektif ve yaratıcı zeka bu saldırıyı göğsünde yumuşatarak ‘Hepimiz Çapulcuyuz’ ve ‘Tayyip baksana, kaç kişiyiz saysana!’ diye voleyi vurmuştu. Bu karşılama şeklinin bir örneği Onur Yürüyüşlerinde ‘Velev ki İbneyiz!’ diyerek karşımıza çıkıyor. Tarihte bilinen en eski örneği ise; proleterleri yeryüzünün değil öteki tarafın nimetlerine ikna etmek, burada kıymetli değil Tanrı’nın nimetlerinden yasaklı melunları aşağılamak isteyen kiliselere karşı Komünist Enternasyonal’in ‘Yeryüzünün lanetlenmişleri, ayağa kalkın! Açlığa mahkum edilenler, ayağa kalkın!’ diyerek sahiplenmesi olabilir. Açtığımız parantezden tekrar yazının iç ve dış odağına dönelim… Yukarıda bahsedilen değersizleştirme ve karalamanın ardından iç-dış mihrak kara propagandası geliyordu. Sürekli kandırıldığını çekinmeden ifade eden AKP İktidarının haklarını arayan kitlelere kandırılmış ve kışkırtılmış yaftası yapıştırması ‘bunlar aklımızla dalga […]

Tarihten gelen isyan: Sarı Yelekliler ve Fransa’da sınıf savaşımları

Fransa’da yaklaşık bir aydır ortalığı kasıp kavuran ve herkesin bir biçimde takip ettiği bir hareket tartışılıyor: Sarı Yelekliler (Gilet Jaunes) Fransa gibi, dünya tarihinin akışına yön veren çapta isyancı ve direnişçi geçmişe sahip bir ülke söz konusu olunca, toplumsal-siyasi belleğimizi etkileyen tarih sayfaları da peşi sıra açılıveriyor. 1789 devrimine, 1848 isyanlarına, köylü ayaklanmalarına, barikat savaşlarına, 1871 Paris Komünü’ne, kadın mücadelelerine, LGBTİ aktivizmine, hak mücadelelerine, sınıf savaşımının bütün biçimlerine sahne olmuş koca bir tarihe sahip Fransa’da bugünlerde, kendilerine “Gilet Jaunes” (Sarı Yelekliler) diyen bir hareket ülkenin çeşitli bölgelerinde ve kent merkezlerinde sokakları tutuyor, barikatlar kuruyor, blokajlar gerçekleştiriyor. Kim bu Sarı Yelekliler? Peki, medyanın yıkım ve şiddet gösterileri ile sunduğu, hükümetin vandalizm olarak yaftaladığı, soldan gelen eleştirilerde “ırkçı, homofobik, aşırı sağcı” tanımlamalarının yapıldığı Sarı Yelekliler kim? Arkalarında herhangi bir siyasal ya da sendikal örgütlülük, liderler ya da temsilciler grubu olmadan, sosyal medya üzerinden yapılan, “17 Kasım’da akaryakıt zammına karşı milli blokaj” çağrısıyla, öncelikle taşrada, kent periferisinde (hatta aşırı sağcı Le Pen’in yoğun oy aldığı bölgelerde) sokağa çıkan Sarı Yelekliler, ismini de ülkede her Fransız vatandaşının aracında bulunması yasal zorunluluk olan fosforlu sarı güvenlik yeleklerinden alıyor. Fransız Hükümeti’nin verdiği rakamlara göre, eylemin ilk dalgası olan 17 Kasım’da ülke genelinde yapılan eylemlere 289.710 kişi katılmış ve 2034 noktada blokajlar gerçekleşmiş. Sarı Yelekliler, 17 Kasım’dan beri hareket halinde, ancak özellikle özel çağrılar yapılan ve yoğun katılımlarla gerçekleşen Cumartesi günlerini eylem dalgası olarak nitelendiriyorlar. Her Cumartesi günü katılımın biraz daha artış gösterdiği Sarı Yelekliler hareketinde şimdi de 8 Aralık’ta eylemin dördüncü dalgası için çağrılar yapılıyor. Cumartesi eylemlerinde, çatışmalar, yol kapatmalar, mekân işgalleri artış gösteriyor. Üstelik Fransız ana akım medyasında şiddet gösterilerinin paket halinde servis edilmesine rağmen, çeşitli anket şirketlerinin gerçekleştirdiği kamuoyu yoklamalarında, Fransız halkı yüzde 72-76 oranında Sarı Yelekliler hareketini destekliyor. Macron iktidarı geri adım atıyor Bu süre içerisinde, Sarı Yelekliler hareketine burun kıvıran Macron hükümeti […]

Necla Akgökçe ile Röportaj: “Sarı yelekliler değil ama mor örgü yeleklilerin sabrını taşırdılar”

Yıllardır Feminist hareketin içerisinde yer alıyorsunuz. Kadın çalışmalarında Türkiye’ye özgü olanı araştırdığınız iki derleme kitabınız var. Kadın Araştırmalarında Yöntem ve Yerli bir Feminizme Doğru. Fakat son dönemlerde sizi daha çok, derinleşen ekonomik krizin kadın emeği üzerindeki etkileri üzerine yazdığınız yazılarla takip ediyoruz. Peki ekonomik kriz kadın emeğini nasıl etkiliyor?  Ekonomik krizle ilgilenmem biraz zaruretten biraz da son 14 yıldır sendikalarda ağırlıklı olarak kadın emeği üzerinde çalışıyor olmamdan ve alanda 2008- 2009 krizini gözlemlememden kaynaklandı. -Zamanında iktisat ve feminist iktisat okumamın faydaları da olmadı değil-  Kriz tahlillerini hep erkekler yapıyordu, kadın işgücü açısından feminist perspektifle bir şeyler söylemek gerekiyordu. Bir iki yerde laf ettim… Laf lafı açtı bir tür. Şu anda artık Yelda Yücel, Özge İzdeş, Melda Yaman Öztürk, Emel Memiş gibi feminist kadın iktisatçılar olaya el attılar. Herkes gibi ben de bu noktadan sonra krizi onlardan izlemeye çalışacağım artık… Tabii ki fabrika haberlerini taramayı, kadın işçi arkadaşlardan gelen geri bildirimleri unutmaksızın… Makro ekonomik düzeyde krizin kadınlar açısından tahlili elbette gerekli çünkü erkek iktisatçılar hala öznesiz tahliller yapıp esasında erkeklerin başına geleceklerin kadınların da başına geleceğini anlatıyorlar bize. Katrine Marçal’ın deyimiyle iktisadın “görünmeyen eli erkek” ve onların ne makro ne mikro düzeyde  denkleme kadınları dahil etmek gibi bir dertleri yok. Ekonomik krizler tüm iktisadi olaylar gibi toplumsal cinsiyet açısından nötr değildir. Kadın ve erkekler kriz sırasında ve sonrasında farklı deneyimler yaşıyorlar. Farklı deneyimler ise feminist politikanın gündemine dairdir. Bu da krizin nedenlerinden ziyade- o da önemli ama onu yapacak arkadaşlarımız var- kadın emeğine etkileri, sonuçları nelerdir, geçmişteki ekonomik krizlerde nerelerde, nasıl zorlanmışlar, krizle mücadelede ne tür dayanışma mekanizmalarını devreye sokmuşlar, üzerinde yoğunlaşmayı gerekli kılıyor. Sonuçları itibarıyla krizlere baktığımızda, kadınların ücretli emek dışında, ücretsiz emek alanında da yüklerinin iyice arttığını görüyoruz. Kriz ortamında bir başka şey daha oluyor: Kadına yönelik şiddet artıyor. Feministler çalışmalarıyla eviçlerinde şiddetin artığını gösterdiler bize… Batı sendikalarının kadın […]

Dağın ardındaki denizi görebilmek

Dünya çapında yükselen faşizan iktidarlar, kendi zeminlerini şatafat,baskı ve şiddet üzerinden güçlendiriyor. Toplumu bir arada tutan paylaşma,dayanışma ve güven gibi değerler giderek aşınıyor. Tarihsel ve toplumsal bellek hızla zayıflıyor. İçinde yaşadığımız dönem, aynı anda birbiriyle çelişen birçok gerçekliği barındırıyor. Bir tarafta toplumsal çözülme ve çürüme derinleşirken diğer tarafta ise parçalı ve kendiliğinden bir biçimde toplumsal güçlerin özellikle kadınların ve işçilerin hareketliliği devam ediyor. Siyaset ve koşullar 24 Haziran seçimlerinin ardından iktidar, yasal statü kazanmış olsa da zayıflayan toplumsal meşruiyetini, baskı ve zor ile toparlamaya çalışıyor. Türkiye’de faşizmin kurumsallaşma hamleleri, kırılgan bir zeminde ilerliyor. Varolan iktidarın, rıza üretme mekanizmaları, korku ve çaresizliğin hakim olduğu bir toplumsallık ve “bilinmeyen düşman güçlerin” varlığı üzerinden şekilleniyor. Toplumun en küçük itiraz etme ve müdahalede bulunma hakkı bile iktidar tarafından engellenmeye çalışılıyor. Korku ve düşmanlık duygusunun aynı anda devrede olduğu bir çözülme hali, devletin en tepesinden tutalım da toplumun birçok hücresine ve elbette bireylere kadar yayılıyor. Yaşamın günlük normal akışına panik ve güvensizlik duyguları hakim olmuş durumda. İşte, devrimci kadro bu koşullarda siyaset yapıyor. Sorumluluğu üstlenme Devrimci kadro, içinde bulunduğu toplumsal anı, sürekli değişen toplumsal ve bireysel ilişkileri sezer ve buna uygun çözümler üretir. O, toplumda şu an zayıf da olsa var olmaya devam eden “başka bir yaşam” eğilimini güçlendirme ve gerçekleştirme sorumluluğunu üstlenir. Karşısındaki düşmanın dövüş yöntemlerinin, gücünü ve çeşitliliğini gören ve üzerine düşen sorumluluğu almaktan korkmayan devrimci kadrolar, attıkları her hamlede güncel yaşamın içinde konumlanır. Atılan her adım, durağan olmaktan öte güncel politika içindeki toplumsal güçlere yeni bir konumlanış sağlar. Durmaksızın akan zamana, sürekli akış halindeki durumlara müdahale edip yön vermeye çalışan devrimci kadrolar, kimi zaman zaaflar yaşayabilir, hatalar da yapabilir.  İşte, aslında normal olan hatalarıyla yüzleşip aşmak yerine hatalarını dışsallaştıran ya da rasyonalize edenler, gelişme ve güçlenme temposunu kaybetmeye başlar. Çünkü artık hata kadronun kişiliğiyle bütünleşir ve onu sıkan bir prangaya dönüşerek hareket etme alanını kısıtlar. Hatasına sevdalanan devrimci kadro, yerinde […]

Devrimci yaşamda kendine odaklanma

Devrimci yaşam ve mücadelede bireyin en önemli değerlerindendir, kendine odaklanma. Bir bakış açısı ve bir yöntemdir aynı zamanda. Devrimci bireyin hayatın her anında, zorlukta kolaylıkta, iyilikte kötülükte olayları, yargılama biçimi, görerek anlam üretme sürecidir. Devrimci kadro en büyük gücü kendinden, kendine güvenden alır çünkü. Bu bencilce bir bireysellik değildir. “Her koyun kendi bacağından asılır” türünden bir burjuva felsefesi hiç değil. Kendine odaklanma; sorumluluk, toplumsallık ve örgütlülük bilinciyle pişen devrimci bireyin yürüyüşünde güç alma zeminidir. Odak sözcüğü Latince “Focus”  yani “ocak, ateş yeri” anlamındadır. Arapça ise” mihrak” sözcüğüne karşılık gelir ve “yakma aracı” kökünden türemiştir. Odaklanmanın kök anlamlarına baktığımızda devrimci kişilikte “kendine odaklanma” yöneliminin birçok metafor ve çağrışımını buluruz. Ama öncelikle “kendine odaklanma”nın devrimci yaşamdaki karşılığını tanımlamaya çalışalım. Ne ararsan kendinde ara Her şeyden önce yüksek ve derin bir sorumluluk bilincidir. Kendi tarihinde, örgütsel görevlerinde, günlük yaşamında, başarılarında, başarısızlıklarında sorumluluk sahibidir. Devrimci pratikte doğruda eğride, olanda olamayanda, her şeyi kendinden bilmesidir. Hacı Bektaş Veli’nin “Ne ararsan kendinde ara” deyişi gibi her şeyi kendinde aramaktır. Kendimize “tefekkür” edip içimizin derinliğinde bulmalıyız gücümüzü.Çünkü devrimcilik şövalyece atılganlık kadar dervişçe bir dinginlik ve iç bakış ister. Yolumuz uzun zorlu bir yoldur. Başımıza her şey gelebilir. Burjuvazi güçlüdür ve biz birçok hedefimizi gerçekleştiremeyebiliriz. İşte tamda burada belirir kendine odaklanmanın kerameti. Böyle zor zamanlarda ne sorunu nesnelleştirip “objektivizm”e saplanmalı ne de hatayı başkalarında(yoldaşlarımızda) aramalıyız. Kendimize odaklanmalıyız. Kritik sınav yeri Örgütlenme faaliyetlerimiz içinde eksiklerimiz, yetersizliklerimiz ortaya çıktığı ölçüde hatayı başkalarında arama eğilimi büyük bir zaaftır. Ya da “ben yapamıyorum ama kim başarılı ki?” bilinciyle zaafları “nesnelleştirme” hastalığına kapılabilmekteyiz. Bu zaaflar içinde “kişilere takılmalar” ki genellikle süreç içinde “parlayan ya da zaaflı” yoldaşlara takılmalar yaşanmaktadır. İşte tam da buralarda “kendine odaklanma” sorumluğu gösterebilmek bu hayati zaaflarımızda bizi kurtaracak olandır. Başkalarının eksiği üzerinden kendi bilincimizi kurmamalıyız. Daima “ben başardım mı?” diye sorup, bir eksiklik, başarısızlık varsa “ben başaracağım” deme cüretini […]

Krizden halkçı çıkış: meclisler

Döviz kurundaki dalgalanmayla kendini gösteren kapitalizmin krizi kapıları çalmaya başladı. Erdoğan, “manevra yeteneği” sayesinde döviz krizini, Rahip Brunson üzerinden “dış güçlerin ülkemize müdahalesi, emperyalizme karşı milli mücadele, düşman saldırısı” söylemleriyle gizledi. Krizin yaratacağı öfke iktidar tarafından şimdilik içerilmiş oldu. Tersine, bazı çevrelerde de, kapitalizmin kendi krizini aşarak toparlanma imkânı olmadığı iddiası ve ekonomik krizin derinleşmesiyle Erdoğan’ın iktidardan kendiliğinden düşeceği yanılsaması oluştu.  Emekçilere yoksulluk, patronlara kâr Kriz ilk etapta döviz kuru ve borç krizi üzerinden çıksa da, dış borç ve cari açık oldukça yüksek. Kriz, finans ve üretim alanlarına doğru genişliyor. AKP iktidarı döneminde ucuz kredi bolluğu üzerinden uygulanabilen büyüme stratejisi, finans ve inşaat sektörlerinde oluşturulan balonlarla kendini şekillendirdi. Neoliberal politikaların uygulanmasıyla da,  güvencesizleşme ve taşeronlaşma norm haline geldi. Enflasyon rakamının yüzde 20’ye ulaşmasıyla,   kriz halk arasında da hissedilmeye başlandı. Krizin etkileri öncelikle piyasalarda hissedilse de ithalata bağlı olarak temin edilen tüketim maddelerinin fiyatlarındaki artış cüzdanlara yansıdı. AKP iktidarı,  işçi sınıfının haklarının büyük oranda gasp edilmesini ve sadaka kültürünün toplumun büyük bir kesimine hâkim kılınmasını sağladı. Kriz, bu durumu derinleştirecektir. Sermaye birikimi ve şovenizm OHAL sürecinde, özel ve kamu mallarına el koyma üzerinden muazzam bir sermaye birikimi sağlandı. Öte yandan, düşük ücretler, yoksulluk, işsizlik ve pahallılık ile birlikte ancak borçla yaşayabilen ve banka kredilerine bağımlı bir toplum oluşturdu. AKP bürokratları ve AKP’nin etrafındaki bir vurguncu “çıkar şebekesi”, rant ve talanla durmaksızın semirtildi. Koç ve Sabancı gibi büyük sermaye grupları, muazzam kârlar elde etti. Sermaye, Türkiye’de ve küresel çapta içine girdiği krizin sonuçlarından, milliyetçilik ve din temalı gerici popülist politikalarla halkın tepkilerini sönümlendirerek kurtulmaya çalışıyor. 24 Haziran seçimleriyle yasal statü kazanan “Tek adam” rejimi,  emeğin sömürüsünü daha da yoğunlaştırma ve yeni vurgun fırsatları yaratma vaadiyle sermayeyle uzlaşmış durumda. Sermaye güçleri de, yaşanan krizi ve  “faşizme geçiş sürecini”  fırsata çevirmeye çalışıyor. Rejim garantide mi? “Aynı gemideyiz” palavrasıyla krizin faturası emekçilere ödetmeye çalışılırken, “Saray” […]

Stratejik kişilik ve hakiki duruş

Stratejik kişilikte ısrar eden devrimci, kendini kendi zamanında ve tarihselliğinde konumlandırır. Çünkü devrimciliği ancak, “hakikatte”, “hakiki duruş” gösterebilenler hak eder. Devrimci kadro, hakikatte kendi varlığını konumlandırarak kendini gerçekleştirir. Bu nedenledir ki “hakiki duruş” devrimciliğin en önemli özelliklerinden biridir. Gerçeğin içinde olmak Hakiki duruş, bireyin kendini gerçekliğin içinde konumlandırışıdır. Somut ve tarihsel olanın içinde, varlık koşulunu bulup geliştirmektir. Devrimci kadronun bilincinde; somut koşullar ve tarihsellik içinde, sınıflar savaşı “diyalektiğini çalıştırmasıdır”. Duyuş, duygulanım ve imgeleminde “Emek-Sermaye” çelişkisini özümseyerek içinin kıpırdanışıdır. İçindeki titreşen gerçekliğin, savaşçı melodisidir. Gerçek ve hakikat Hakiki duruş gösteren devrimci kişilik özelliğini “gerçeklik” ve “hakikatin” kavramsal anlamlarındaki farklılık ve bağlantı açıklanırsa konu daha iyi çözümlenebilir. Realitenin(gerçekliğin) insan beynine yansıyışı, algısı veritedir (hakikattir). Bizde genel olarak realite ve verite karıştırılır. Her ikisi aynı anlama gelmek üzere özdeş olarak kullanılır. Gerçekliğe de gerçekliğin yansıyışı, algılanışına da gerçek/gerçeklik denmektedir. Oysa gerçek ve gerçeklik nesnelliği belirtir, hakikat ise gerçeği ve gerçekliği algıyı/yansıyışı yani öznelliği belirtir. Hakikat, bilinçle, algı ve imgelemle bezenmiş gerçekliktir. İşte kavramsal anlamlarla yola çıkıldığında gerçekliğin insan bilincine hakikat olarak sirayet edişi bilgi ve eylem etkileşimiyle gerçekliğin yeniden üretilmesidir. Bu üretim içinde “hakiki duruş” kök salar ve gövdelenir. Kendine anlam yüklemek Bireyin verili zamandaki, tarihteki, coğrafya ve toplumsallıktaki gerçekliği görmesidir. Kendine “anlam” yüklemesidir. Gerçekliğin bireye yüklediği misyonu, tarihsel rolü duyumsayışıdır. Hakiki duruş; “gerçeğin gözünün içine bakma”tır. Bakıp, kendi tarihsel devrimci rolünü görmektir. Aslında hakiki duruşta bilinç ve duyumun iradi etkileşimi kadar pasif kendiliğindenlik yan da vardır. Çünkü hakiki duruş her şeyden önce kendini gerçekliğin içine bırakıştır. Devrimci bireyin güvencesi, inancı ve tutunduğu nokta, gerçekliğin içinde saklıdır. Devrimci kadro, gerçeklik ırmağının içinde yüzerek devrim denilen  “deryaya” ulaşacaktır. Söz konusu; savaşsa savaşçı, hapisse mahkûm, sanatsa sanatçı, sevgiliyse sevdalı olabilmektir. İkinci Dünya Savaşını anlatan filmlerin belki de en iyisi “ Sobibor’dan Kaçış” adlı filimdir. Orada geçen bir diyalog hakiki duruşu çok güzel anlatmaktadır. Nazilere esir […]

Yeni Dönem Parolası: “Emek-Güç-Beceri”

Türkiye, belirsizliklerin yoğunlaştığı ve sürekli hareket halinde olan bir sürecin içinden geçiyor. 24 Haziran seçimleriyle de AKP kendi iktidarını bir adım daha güçlendirdi. 24 Haziran’ın hemen ertesinde, “Muharrem İnce’nin de katkısıyla” toplumda bir umutsuzluk ve çaresizlik ruh hali yoğunlaştı. Seçimlerle iktidarın değişeceğini ve nefes alabileceğini düşünen milyonlar, seçim sürecinde ve gününde aktif görev aldı. İktidar tarafından yaratılan bütün baskı ve korku ortamına rağmen toplumsal güçler iktidar karşıtlığında ısrarcı oldu. Yeni dönemin ruhu 24 Haziran seçimleri, özellikle toplumsal güçlerin bir bölümüne artık AKP  karşıtlığının ve sadece seçimlere katılımın sonuç almaya yetmeyeceğini göstermesi açısından önemli bir kırılma yaratmıştır. Önümüzdeki dönem, bu kırılmayı bir siyasal bilince ve halkın iktidarını kurma hedefiyle örgütlenmesi gerekiyor. Faşizme yönelim hızlansa da, mücadelemizin çizgisi -toplumsal güçlerin kurucu iradesini açığa çıkarma- ve araçları da -yerel meclisler- netleşmiştir. Parti kadroları açısından, yeni dönemin ruhu “emek, güç ve beceriyi” yoğunlaşmış biçimde yeniden inşa etmek üzerinden şekillenecektir. Sürece uygun biçimde kadro kendi donanımını sağlarken, öte taraftan var olan parti mekanizmalarının yetkinleşmesi ve yerel meclislerin kuruluşu göreviyle karşı karşıyadır.  Güven Korku ve ahlaki çürümenin giderek toplumun tamamını kuşattığı bir zemin içinde hareket eden kadrolar, “kendine, yoldaşlara ve topluma” karşı ciddi bir yaklaşım içinde bulunmalıdır. Güven, kadroların bir işe atılma cesaretini göstermesini sağlar. Güven duymayı, altı boş bir söylem olmaktan çıkarma, ancak alınan sorumluluğun yerine getirilmesiyle mümkündür. Seçimlerden sonra  birtakım solcular tarafından dillendirilen “topluma güvensizlik duyma ve toplumu aşağılama”,  kendine güvensizliğin ve kendi üzerinden sorumluluğu atmanın sonucudur. İnşa edilen yeni toplumsallıkta, sistem, toplumsal değerleri aşındırıyor ve toplumu kapsama gücünü büyük oranda kaybediyor. Öte yandan, bir süreden beri toplumsal güçlerin “kendiliğinden hareketinin” siyasallaşmasının önü açılıyor. Toplumsal güçlerin siyasallaşması, “gücünü kontrol edebilen ve her aşamada arttıran bir özneleşmeyi” inşa etmekle mümkündür. Hem partiye hem de yerel meclislere katılan insanların olumlu özelliklerinin bir anda açığa çıkmayabileceğini gören yerden ilişki kurmak gerekir. Kadro, ilişki kurduğu bireye ve mekanizmaya […]

Seçimlerden sonra (2)

Kral çıplak! Yazının ilk bölümünde, açıklanan resmi sonuçlar üzerinden Erdoğan merkezli AKP-MHP iktidar ortaklığının durumunu anlamaya çalışmıştım. Ancak, seçimin “resmi” sonuçlarını yorumlarken, madalyonun bir yüzünde gezindiğimizin ve aynı madalyonun öteki yüzünde ise “Kral çıplak!”yazdığının bilincinde olmalıyız. A. Olgular ve belirtiler Anadolu Ajansı’nın seçimlerden kısa süre önce “yanlışlıkla” açıkladığı sonuçlar, nasıl olduysa üç aşağı beş yukarı “tuttu”; özellikle de Erdoğan’ın başkan seçildiği oran! Sadece bu mu? Artık hemen herkesin bildiği şeyler; OHAL koşullarında seçim yapılması, seçimin ilgili yasa maddelerinin koşullarına ters düşen “baskın” bir erken seçim halinde gerçekleşmesi, aynı evde yaşayanların farklı sandıklara yönlendirilmesi ve dolayısıyla kontrol imkanının kaldırılarak “hileli seçmen” yazılımının önünün açılması, Kürt illerindeki HDP’li seçmenlerin korucu köylerinde oy kullanmak zorunda bırakılmaları, seçimin hemen öncesinde “amiral gemi” Hürriyet ele geçirilerek medyanın tek ses halinde iktidar yanlısı yapılması, oy pusulalarının iki misli basılması, 3. parti olan HDP’nin her gün neredeyse 10’ar 20’şer üyesinin gözaltına alınarak ya da tutuklanarak seçim kampanyası yürütmesinin engellenmesi, devletin olanaklarının bütünüyle AKP ve MHP’ye sunulması gibi yaşanan gerçeklikler, henüz daha seçim başlamadan iktidarı güçlendirip muhalif güçleri zayıflatmaya hedefliyordu. Ek olarak, CHP’li Trabzon milletvekilinin açıkladığı rakama göre 2,5 milyon ölmüş kişinin ölmemiş gibi seçmen yazıldığı ve henüz “doğmamış” bazı seçmenlerin varlığı iddiası ise, şayet doğruysa %5-6 arasında bir oya denk düştüğüne göre, başkasını gerektirmeyen bir “ön hazırlık” sayılmaz mı? Seçim sırasında ise, özellikle İç Anadolu ve Kürt illerinde yaşanan baskılar kimi yerlerde silahlı baskın düzeyine dek sıçradı. Yine bir CHP milletvekilinin belirttiğine göre, seçmen sayısının %10’una denk düşen 20 bin sandıkta müşahit olmaması da, iktidar yanlısı partilere özellikle de MHP’ye kullanılan ve çekilen videolarla ispatlanan blok oyların nasıl gerçekleştirildiğiyle ilgili fikir veriyor. Çekilen videolarda görüldüğü üzere, herkes kedilerin trafolara AKP için gireceğini düşünürken onlar bu sefer çoğunlukla MHP’yi tercih ettiler! Seçim sonrasında ise, öncesindeki onca iddiaya rağmen, oy tutanaklarını takip etme hazırlıklarının nasıl olduğu “anlaşılamayan” biçimde çöküvermesi veya daha […]

Özgürlükçü Gençlik: KHK’nın Açılımı: Ülkede İktidara Karşı Çıkmak Yasak!

Samsun Özgürlükçü Gençlik Derneği’nin 701 sayılı KHK ile kapatılmasına dair Özgürlükçü Gençlik Dernekleri facebook sitesinden bir açıklama yayımladı: Türkiye uzun zamandır, KHK’lar ile yönetilen bir ülke. Erdoğan’ın iki dudağı arasından çıkan sözlerle alınan kararlar, ülkede yasa şeklinde uygulanıyor. Dün yine KHK’ya uyandık ve binlerce kişi işinden edildi. OHAL süreci boyunca uygulanan KHK’larla işlerinden atılanların yanına yenileri eklenmiş oldu. “Terörü engellemek” adı altında çıkarılan KHK’larda temel hedef muhalefeti susturmak. Yine son KHK’da bu amaç açıkça görüldü. Binlerce kişinin içerisinde barış imzacısı olan 18 öğretim üyesi de bulunuyor. AKP hükümeti, üniversiteleri kendisine karşı olanlardan arındırıp boşaltmaya çalışıyor. İhraçlar ve hukuksuz işlemlerle üniversiteleri ot bitmez çorak topraklara çeviren iktidar; kampüsleri kendi iktidar alanı haline getirme derdinde. Haksız, hukuksuz yolla kapatılan muhalif kanal ve gazetelere de yenileri eklendi. Öğrenci Derneklerine Saldırılar Daha önceki KHK’larda da, pek çok dernek ve vakıf kapatılmış, kapılarına mühür vurulmuştu. Son KHK ile Samsun’daki gençlik derneğimiz de kapatılmıştır. İktidarın birer müşteri olarak gördüğü, öğrenim süreci içerisinde işçileştirdiği üniversite öğrencilerinin derneği olarak inşa edilen ve eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitimi savunan; özgür demokratik halk üniversiteleri modeli için mücadelede eden; kampüslerin özgürleşmesini savunan biz devrimci gençler, iktidarın üzerimizdeki planlarına teslim olmayacağız. Doğanın talanına karşı ekoloji mücadelesini, üniversiteli genç kadınların özgürlük arayışını, ezilen halkların ve inançların örgütlülüğünü, kültür sanat faaliyetlerinin yozlaştırılmasına karşı alternatif bir sanat anlayışının inşasını, homofobi, transfobi ve bifobiye karşı LGBTİ+’ların mücadelesini büyütmeye devam edeceğiz. Korku sopası ile herkesin susturulduğu, ses çıkaranın haksız ve hukuksuzca gözden uzaklaştırıldığı ülkemizde; Özgürlükçü Gençlik olarak gerçeği haykırmaktan ve mücadele etmekten geri durmayacağız.

Sivas Katliamı’nın tarihsel derinliği

Sivas Katliamı’ndan sonra tam 25 yıl geçti. Unutulmadı, unutulmaz da. Aleviler var oldukça, bu katliamın acısı ve öfkesi her daim hafızalarda kalacaktır. Yaşar Kemal, katliamdan sonra en çarpıcı soruyu sormuş; “Ne kaldı utançtan başka?” diyerek, Alevilerin acısını, vicdani ve ahlaki olanı, dostun düşmanın yüzüne haykırmıştı. Ancak Sivas Katliamı bunlardan da öte bir derinliğe sahip. Dolayısıyla, “Neden Sivas katliamı?”sorusunu sormak, bizi politik, ekonomik ve tarihsel gerçekliğin derinliklerine götürecektir. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olayı “münferit” göstererek, Alevilerin kaderine razı olmasını istiyordu. Bu ifade bile, devlet binalarının ortasında bulunan Madımak Oteli’nde “göstere göstere” yapılan katliamın planlı olduğunu gösteriyor. “Münferit” devlet dilinde, kimi “özel” katliamlarla ilgili tarihsel-toplumsal gerçekleri örtme çabasının işaretidir. Neden Sivas Katliamı? Birincisi; 12 Eylül 1980 sonrası, “kentleşen Alevilik” ve “Alevilik Aydınlanması” gerçekliğinin üretip biriktirdiği öfkenin, 12 Eylül faşizminin“Türk-İslam Sentezi” doktrinine karşı bir Alevi isyanına dönüşmesini önlemekti. İnancını şehirlerde yaşamak, yaşatmak isteyen, ibadetini, cenazesini, cemevlerinde kendi yolu ve erkânına göre gerçekleştirmek isteyen Alevilerin, öfke dalgasını önemle tespit etmek gerekir. Öfkenin isyana, isyanında “harekete” dönüşmesini istemeyen egemen faşist güçlerin planlayarak yaptığı bir katliamdır Sivas. Buradan hareketle Sivas ’93 ü açıklarken salt “katledilen Aleviler” ya da “kaderi kara Aleviler” duygusal zemininde hareket edemeyiz. Aleviler, egemen güçlerin zulmü kadar isyanı ve direnişi de bağrında taşıyan bir inanç topluluğudur. Onlar, bu isyancı, direnişçi ve devrimci dinamiklerini, inançlarının özünde bulurlar. Aleviliğin, “tarihsel devrimci dinamiğinden” beslenirler. 12 Eylül ve Alevilerde kırılma dönemleri 12 Eylül 1980 faşist darbesi Alevilerin tarihinde önemli bir kırılma (Nejat Birdoğan’ın[1] tanımlamasıyla; aşılama) dönemi/evresidir. Sırasıyla 1. dönem, 1232-1239 (Seyitlik verilme ve Babai isyanı); 2. dönem, 1514-1526 (Yavuz Sultan Selim Katliamı ve Şah Kalender İsyanı); 3. dönem, 1826 Yeniçeriliğin kaldırılması ve Nakşibendi din insanlarının Alevi dergâhlarına atanması, dergâhlara camii yapılması); 4. dönem, 1921-1938 (Cumhuriyet sonrası-Dersim Katliamı); 5. dönem ise 12 Eylül darbesi sonrasını belirleyebiliriz. Şimdilerde bir kırılma/aşılama dönemi olarak da (yani 6. dönem) AKP “açılım politikası” ve Cami-Cemevi Projesi’yle hayat buldurulmaya […]

Seçimlerden sonra

Görünen o ki, 24 Haziran en çok tartışılan seçimlerden birisi olacak. Ne iktidar/Cumhur İttifakı ne de ana muhalefet/Millet İttifakı zafer kazandığını ya da yenildiğini içine sindirerek ilan edebiliyor; daha ziyade, sonucu isteksizce kabullenme yönündeki tutumlar gözlemleniyor. İktidarın büyük ortağı/AKP, elbette “havalı” ama yüzlerindeki ekşiliği görmemek imkansız. Seçimin en çok oy kaybeden partisi onlar; “tek adam” artık ancak “koltuk değneği” ile ayakta durabilirken, hem “tek adam” hem de partisi küçük ortağın/MHP’nin “denge ve denetimi” ile yüzleşiyor. Ayrıca, çok istenen HDP’nin baraj altına itilmesi de onca çabaya rağmen gerçekleştirilemedi. İlk önce Erdoğan tarafından dillendirilen ve seçim kampanyası süresince herkes tarafından da görülen “metal yorgunluğunun” ise, sinsi, ağır ve sert bir gerçeklik olarak sürüp gittiği anlaşılıyor. Kampanyadaki pratiği dikkate alınırsa, Erdoğan’ın bizzat kendisinin de aynı “yorgunluk” tarafından zorlandığını saptayabiliriz. İktidara yeniden yerleşmenin anlık keyfiyle şimdilik gölgeleniyor olsa da, “metal yorgunluğu” acaba Erdoğan dahil AKP’ye yapışmış-bütünleşmiş olabilir mi? Şayet böyleyse, önümüzdeki kısa dönemde yaşanacak yerel seçimlerde İstanbul, Ankara, Adana ve Mersin’i kaybetme gerilimini yükleneceklerdir. Üstelik, Erdoğan ekibinin ufka bakınca gördükleri pek de iç açıcı değil. Sürüp giden ve daha da ağırlaşması beklenen ekonomik kriz, bölgesel hatta küresel dengelere yerleşebilecek bir ağırlığa ulaşan Kürt sorunu, “güney”i temizleyen Suriye ordusunun beklenen İdlip seferi gibi bir dizi “tatsız” gerçek, AKP açısından “seçim zaferinin” tadını kaçırıyor olmalıdır. MHP sevinçli Küçük ortak ise, neredeyse kanatlanıp uçacak; öyle ya, onca alaya ve aşağılanmaya uğradıktan sonra, aldıkları oylarla herkesin ağzının payını verdiler ve “itilip-kakılan” bir ortaklıktan bir anda üste sıçrayarak ağırlık kazanıp şart dayatan “kıymetli” ortaklığa terfi ettiler. Gelin görün ki, seçim sonuçlarıyla ilgili tartışmalarının merkezinde MHP var; evet, “oy depoları” olan Adana, Mersin’de büyük oranda Osmaniye’de kısmen de olsa oy kaybederken, geçmişte neredeyse hiç oy alamadığı Kürt illerinde “oy patlaması” yaşaması pek de inandırıcı gelmiyor, değil mi? Kürt illerindeki sandıklarda oy vermenin “koşulları” hesaba katılınca ve ortada dolaşan videolardaki MHP’ye […]