Tür

Felaket Kapitalizminin Adı: Kanal İstanbul

Geçtiğimiz bir hafta içerisinde Kanal İstanbul, yerli araba ve Libya gündemleri, ülke siyasetinin en sıcak gündemleri arasındaydı. Bu olayların hepsi ortak bir soru içeriyor; neden şimdi ve peş peşe? Ekolojik ve ekonomik krizin derinleştiği kritik bir dönemde Kanal İstanbul Projesi…

Corbyn’den Sonra: İrtica ve Seçimciliğin Sınırları – The Lever Editöryal Grubu

Jeremy Corbyn önderliğindeki İşçi Partisi’nin seçimlerde uğradığı yenilginin nedenleri ve olası sonuçları üzerine bir dizi yazı çevirmeyi uygun bulduk. Bu yazılardan ilk ikisini yayımlamıştık. Yazı dizimizin üçüncüsünde The Lever’ın editörlerinin ortak metnini Max Zirngast ve Hasan Durkal’ın çevirisiyle ilginize sunuyoruz. 12 Aralık genel…

İlksel Birikim Sürecinde Kadınlar ve Cadı Avı

Cadı avları hâkim tarih yazımında, Ortaçağ karanlığının bir ürünü, olmuş bitmiş bir cehalet dönemi olarak verilir, hatta mitleştirilerek anlatılır. Cadı avlarının nedeni sorgulanmaz, hangi tarihsel süreçte yaşandıkları ve hangi özel koşullarda mümkün olduğuna değinilmez ve sonuçları ele alınmaz.   “Üst…

Neoliberalizmin Modern Cadı Avları

Dünyanın birçok yerinde devletlerin örtük veya açık desteği ile yükseltilen erkek egemenliğinin yarattığı kadın cinayetleri; sistematik bir kadın kırımına dönüşmüş durumda. Neoliberal sistemin öngördüğü kar oranlarını garanti altına alabilmek için her açıdan önü açılan kadın cinayetleri, artarak devam eden ve…

Ben Ağlıyorum, Siz Ağlıyorsunuz. Ama Bizim Günümüz Gelecek. – David Broder

El Yazmaları’nın Notu: 12 Aralık’ta gerçekleşen Britanya seçimlerinde, Jeremy Corbyn önderliğindeki İşçi Partisi’nin seçimlerde uğradığı yenilginin nedenleri ve olası sonuçları üzerine bir dizi yazı çevirmeyi uygun bulduk. Bu yazılardan ilkini dün yayımlamıştık. Yazı dizimizin ikincisinde Jacobinmag.com’da yayımlanan David Broder imzalı yazıyı…

Özgür Dünyayı Özgür Müzikle Tahayyül Etmek-Dylan Delgiudice

“Burası Dünya gibi değil, burada müzik farklı, titreşimler farklı. Dünya’da silahlar, öfke, hayal kırıklığı yankılanıyor. Orada beni anlayabilecek kimse yok. Burada siyahilere bir koloni kuruyoruz, beyazların olmadığı bir gezegende yalnız başlarına ne yapabileceklerini görmek için. Bu gezegenin güzelliğinin tadını doyasıya…

Şirketleşen sendikalar ve patronları

Sendikalar ilk olarak 19. yüzyılda işçilerin birleşik mücadele örgütleri olarak ortaya çıktılar. Bu ortaya çıkış sürecinde birlikte hareket etme, ortak çıkarları savunma, dayanışma ve kardeşlik temel sloganlar oldu. İşçilerin mücadele ederek sermaye sınıfına zorla kabul ettirdiği sendikalar bugün de işçilerin en önemli araçlarından birisi.  İşçileri sermaye sınıfının saldırılarından korumak, işçilerin haklarını genişletmek ve bu hakların anayasal güvence altına alınmasını sağlamak sendikaların temel işlevidir. Ancak sermaye her şeyin içini boşalttığı gibi sendikaların da içini boşaltarak kendi güdümüne sokmayı beceriyor. Buna çanak tutan sendikacılar da günden güne artıyor. Patron sendikacılığından sendika “patron”luğuna Son zamanlarda sendikacıların işbirlikçiliğin de ötesinde davranışlarını daha yakından görür olduk. Sendikacılar mücadeleleri ile değil maaşlarıyla ve lüks harcamalarıyla anılıyor. İşbirlikçi, gangster ve sarı sendikacılıkta ulaşılan seviye sendika patronluğuna vardı. Memur-Sen Konfederasyonu Başkanvekili ve Sağlık Sendikası Genel Başkanı Semih Durmuş 17 bin 340 lira olan maaşını 26 bin 94 liraya yükseltti. Ayrıca kendisine 800 bin liraya Audi A6 makam aracı da aldı.  Ayrıca 6 yönetim kurulu üyesine 230 bin liraya 6 adet Passat marka araç satın alındı. Hak-İş Genel Başkan Yardımcısı ve Özçelik-İş Sendikası Başkanı Yunus Değirmenci ise 1,8 milyon lira değerinde süper lüks makam aracı aldı. Maaşının ise adeta bir şirketin CEO’su gibi 30 ile 50 bin lira arasında olduğu belirtiliyor. Başka sendikalarda da durumun bundan farklı olmadığını biliyoruz. Patronlardan farksız, yüksek kazanç, lüks ve şatafat içinde yaşayan bir sendikacılar güruhu oluşmuş durumda. Patronlarla oturup kalktıkça ve kaynaştıkça işçiliklerini unutarak kendileri de patronlaştılar. Patronlar işyerlerinde işçileri sömürürken bu sendikacılar güruhu da sendikalarda işçilerin kanını emiyor. Devletin fideliğinde sendikacılık Bu durumun siyasal anlamı ise sermaye iktidarının devlet aygıtı üzerinden sendikalara müdahalesi ile anlaşılabilir. Bu müdahale özellikle devlet eliyle üye sayıları semirtilen, şişirilen HAK-İŞ, TÜRK-İŞ ile doğrudan yapılmakta. Üye sayısı demek aidat almak ve şirketlerde olduğu gibi kazanç demek. Bu durum sadece dışarıdan müdahale ile açıklanamaz. İşçi mücadelesinin ufkunun ekonomik temelde […]

İktidarın Çıkış Parolası: Krizi Millileştirmek

Türkiye kapitalizminin lümpen karakteri, ana akım muhalefetteki despotik devlet geleneği doğrultusunda politika yapma genetiği restorasyon güçlerini iktidarın arkasına diziveriyor. Öbür taraftan soldaki inisiyatifsizlik ve boşluk hali de iktidarın işine yarıyor ve alabildiğine daralan manevra alanının genişlemesine fırsat veriyor. Devlet krizi…

CHP’nin refleksleri: Siyasi hata mı, karakter mi?

Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Osmanlı’dan devralınan despotik devlet geleneği, sermaye fraksiyonları ve devlet sınıflarının çatışmalı koalisyonu şeklinde biçimlenen bir iktidar oluşturdu.  Her ne kadar birbirlerine karşıymış gibi görünseler de AKP ve CHP bu iktidarın farklı fraksiyonlarını temsil ediyor ve aralarındaki gerilim, daha çok hangi fraksiyonun egemenlik kuracağı üzerinden ilerliyor.  Kuruluşundan beri, Osmanlıdan devralınan despotik devlet geleneğinin öz evladı olan CHP’nin siyasi reflekslerini, bu tarihsellikten ayrı düşünmemek gerekiyor. CHP tarihsel rolünü oynuyor Yakın zamanda CHP’nin savaşa olan desteği, bu tarihsel reflekslerin en net örneğiydi. CHP’nin savaş sürecindeki bu tutumunun, İstanbul seçimleriyle birlikte CHP’nin HDP seçmeninden aldığı desteği oldukça olumsuz etkilediği ve seçimlerde CHP’ye destek vermiş halk güçlerinin güvenini sarstığı bir gerçek. Ayrıca savaş, siyasi dengelerin AKP lehine değişmesi demek. Tüm bunlara rağmen, söz konusu olan sermaye fraksiyonlarının çıkarı olunca CHP’nin savaşa kolayca uyum sağlayabildiğini görüyoruz. Ayrıca CHP’nin AKP’ye muhalefetinin, söz konusu despotik devlet geleneğinin hücrelerine kadar sinmiş Kürt düşmanlığı olunca, savaş destekçiliğine nasıl da kolayca dönüşüverdiği hepimizin malumu. Ancak, söz konusu, iktidarda hangi sermaye fraksiyonunun sözünün geçeceği olunca, iç politikada işler kızışıyor. Özellikle İstanbul yenilgisiyle aldığı darbeyi unutmayan iktidar, kendi zeminini sağlamlaştırmak için yoğun bir asabiyet içerisinde. Buna bir de İmamoğlu’nun 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olma ihtimalinin eklenmesi ipleri iyice geriyor. İktidar, İstanbul’da inisiyatifi İmamoğlu’na kaptırmak istemiyor. İstanbul Belediye Meclisi’nin çoğunluğunu elinde bulunduran ve KHK çıkarma yetkisi ile iktidarın tüm olanaklarına sahip olan Erdoğan, bu gücünü İstanbul’un yönetimini fiili olarak İmamoğlu’ndan geri almak için kullanıyor. Bu durum, özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin milyon dolarlık ihaleleri söz konusu olduğunda oldukça sertleşiyor. CHP’yi etkisizleştirme hamleleri Sermaye ise, bir yandan kendi çıkarına uygun olan savaşı desteklerken, öte yandan kendi politikalarıyla daha uyumlu bir iktidar arayışı içinde görünüyor. AKP’nin aşırılıklarından arındırılmış, sermaye çıkarlarına birebir uyumlu yeni bir başkanlık sistemi öngören sermaye, şimdilik bunu içinde CHP’nin olduğu bir restorasyon süreciyle götürme alternatifini masada tutuyor. Güç kaybettikçe CHP’nin sermaye […]

Deprem öldürmez kapitalizm öldürür

Tarih sahnesine, insanları şehirlerde kitleler hâlinde yaşamaya başlatarak çıkan medeniyet; bazen düşe kalka bazen sıçraya sıçraya İ.S. 2019 yılına kadar gelebildi. Afetler ve özellikle depremler, bu zamana kadar şehirleri sayısız kere test etti, yeniden inşa edilmesini sağladı. Kapitalizm ise medeniyete hâkim olduğu kabaca son 200 yılda depremi bir tür yeniden-ilkel birikim fırsatı olarak değerlendiriyor. Proletaryanın birikmiş emeğiyle yükselen kentleri, inşaatçılar ve devlet sınıfları normal zamanlarda olduğu gibi, depremlerle de yıkıp yeniden inşa etmek için fırsat kolluyor. Sermaye ve kentler Neoliberal çağda kentleri kabaca, sanayisizleştirilmiş toplu konut ve finans alanları olarak tanımlayabiliriz. Sanayi işçileri her gün servislerle kent dışındaki organize sanayi bölgelerine alınır, kentten soyut bir alanda emek güçleri sömürülür ve bir sonraki güne dinlenmek üzere geri bırakılır. Kentler, büyük bir inşaat, finans ve hizmet mekânı olarak tasarlanır. Bu mekânda yaşamaya çalışan proletaryanın en büyük gider kalemlerinden biri ödediği kira ya da ev kredisidir. Evi kendisine ait olan işçiler sınıf içinde şanslı bir grubu oluşturur. İnşaat burjuvazisi açısından ise konut talebini sürekli tutmak hayati önem arz eder. Zira konut talebinin nüfus artış hızından çok daha yüksek olması gerekir ki kâr oranları düşmesin. Sermaye açısından bu noktada iki sorun vardır: Barınma ihtiyacı, örneğin gıda ihtiyacı gibi sürekli satın alınmaz. İhtiyaç, bir kere giderildi mi uzun süre için yeterlidir. Mekân, sonsuz değildir. Burjuvazi, bu iki sorunu, talep arttırma çalışmalarının yanında mekân arttırarak (enine ve dikine) çözmeye çalışmakta. Şehirler m² hesabıyla yayılırken, m³ hesabıyla da büyümekte. Ama tabi ki bunun da bir sınırı var ve biz bu sınırı çoktan aştık. Ekolojik kriz, kent hakkı sorunları gibi tartışmalar başka yazıların konusu. Allah’ın lütfu: Deprem Depremler, savaşlar gibi şehirleri yıkar. Çok sayıda hasarlı bina da kullanılamaz hâle gelir. Yani üzerine enine ve dikine inşaat yapılacak alanlar açılır. Bu alanlarda konutların yanında yollar, okullar, hastaneler yeniden yapılır. Yıllarca sürecek bu inşaatlar için halktan vergiler toplanır, para birkaç […]

Kayyımlar ve Türkiye’de yerel yönetimler

2016’nın Eylül ayında çıkarılan KHK ile birlikte Belediye Kanunu’nda düzenleme yapıldı. Bu düzenleme; “terör örgütü propagandası-üyeliği-yardım ve yataklığı” yapan belediye yöneticilerini görevden uzaklaştırmayı ve yerlerine 15 gün içerisinde yeni görevlendirmelerin yapılmasını ön görüyordu. Yeni görevlendirmelerden kasıt, belediye meclisinin toplanması bile doğrudan ona bağlı olan kayyımların ta kendisiydi. 2016 yılında 95 belediyeye kayyım atandı, 31 Mart 2019 yerel seçimlerine kadar bu kayyımlar görevlerine devam ettiler. Ve bizler 31 Mart yerel seçimleri sonrası, halkın oylarıyla seçilen belediye başkanlarının teşhir ettiği kayyım gerçeğiyle yüzleştik. Kayyımlar bu iki buçuk yıl içerisinde milyarlarca lira borç bırakmakla kalmamış, halk çıkarlarını, yerel hassasiyetleri gözeten bütün çalışmaları, projeleri iptal etmiş ve yenilerini de desteklememişlerdi. Özellikle kadın çalışanları işten çıkarıp, kadın merkezlerini kapatmışlardı.   Yine, yeniden Şimdi aynı resme bir kez daha bakıyoruz. Seçimlerden hemen sonra belediyenin tasarrufunda bulunan ve yapması gereken projelerin tamamı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda ilgili bir müdürlüğe bağlandı. Müdürlüğün onayı olmadan, belediyelerin kendi içinde bağımsız, halkla birlikte ve özerk proje uygulama yetkileri elinden alındı. 31 Mart’tan sonra yerel seçimlerde büyük yenilgi yaşayan AKP/MHP iktidarı her şeyi yasal kılıfına uydurup, yerel yönetimlerin halihazırda var olan azıcık özerkliğini de elinden almış oldu. Yetmedi, halkın kendi oylarıyla seçtiği belediye yöneticilerini bir bir görevden alıp tutuklatmaya ve yerlerine kaymakam ve valileri atmaya başladı bile. Şimdiye kadar, en son İpekyolu Belediyesine de atanan kayyımla birlikte 16 belediyeye; Şırnak, Van, Hakkari, Diyarbakır, Mardin belediyelerine kayyım atandı. Biz bu yazıyı yazarken başka bir kayyım ataması haberi almamız ise oldukça olası bir durum. HDP’li belediyeler üzerinden gerçekleşen bu sürecin HDP ve onun etrafında şekillenen muhalefeti zayıflatmak, halihazırda Suriye’de yürütülen savaşla birlikte Türkiye’de de yaratılan Kürt düşmanlığını derinleştirmek, devlet ve Kürtler arasında süregiden savaşta psikolojik bir üstünlük kazanmak gibi amaçları var elbette.   Fakat oldukça önemli bir diğer yönüyle de, demokrasinin kilit unsurlarından biri olarak yerel yönetim anlayışı ve kurumları ilga edilmek isteniyor.  Bu ne anlama gelir? […]

Arthur’un Trajedisinden Joker’in Komedisine

Yoksulluğun, toplumsal çürümenin ve en önemlisi de ötekileştirmenin yarattığı alt sınıf handikaplarını en derinine kadar yaşayan bir Joker’le karşı karşıyayız. *Yazarın notu: Bu yazıyı okuyacak okurlarımızın yazıyı okumadan önce Joker filmini izlemelerini tavsiye ederiz. Geçtiğimiz ay Joker filmi Türkiye’de ve…

Grevler ve Kolektif Öznenin Görünürlüğü

Grev eyleminin tercih edilmesinin bilinçli bir politik yönelim olması, bu politik yönelimin kendiliğinden değil tanımlanan ve hedef alınan egemenlik biçimine göre oluşması bizi, ilki kolektif öznenin ortaya çıkışıyken, ikinci önemli açının da karşısındaki iktidar alanının tariflenmesi olgusuna götürüyor.   Kadın*grevleri…