Tür

Nalan Yazgan: Lübnan Halkı Eylemlerini Sürdürecektir

El Yazmaları’nın notu: Lübnan’da Ekim ayından beri süren ve ülkenin her tarafına yayılan isyan, yeni hükümetin kurulmasıyla da dinmedi. Lübnan halkı meydanları doldurmaya devam ediyor ve özellikle ekonomik taleplerinin karşılanması konusunda ısrarcı görünüyor. Ülkedeki son gelişmeleri ve protestoların seyrini, Beyrut’ta…

Koalisyonun Bir Geleceği Var mı?

Devlet krizi koşullarında “farklı iktidar alanlarına dağılma” eğiliminde olan egemenlerin farklı fraksiyonları arasında yaşanan ve hepsi de halk düşmanı olan sefilce didişmelere karşı, elbette bu durumdan ortaya çıkan fırsatları da gözeten ama esas olarak kendisinde yoğunlaşan, kendisini kendi hareketiyle fiilen…

Kıvılcımlı, İslam ve Marksizm – 2

El Yazmaları’nın Notu: El Yazmaları yazarı Caner Malatya Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın İslâmiyete yönelik yaklaşımı hakkında hazırladığı yüksek lisans tezini El Yazmaları için revize etti. Daha önce yayımladığımız birinci bölümde Hikmet Kıvılcımlı’nın tarih tezinde ileri sürdüğü görüşlere yer verilmişti.  Hikmet Kıvılcımlı’nın dinleri ele…

Faşist Hizmetkârlar Yeniden İşbaşında!

El Yazmaları’nın notu: Almanya’nın Thüringen eyaletinde yapılan seçimlerin ardından geçtiğimiz hafta bir hükümet kurulmuştu. Seçimlerde en çok  oy alan Sol Parti’yi devre dışı bırakmak adına muhafazakâr CDU ve sağ-popülist AFD partileri,  çok az oy alan liberal FDP’den Thomas Kemmerich’i eyalet…

Bizim “Kahverengi Gömleklilerimiz” Bekçiler mi?

Bekçilere verilmesi planlanan geniş yetkiler inşa halindeki faşizm ile şüphesiz ki ilişkilendirilebilir. Ama paramiliter unsur ile militer unsuru karıştırmamakta da yarar var. İlki, iktidarın etrafında, bizzat iktidar tarafından örgütlenen bilindik baskı aygıtlarının dışındaki baskı aygıtlarını ifade ediyor, ikincisi ise resmi,…

Cehennemin Kapıları (Zaten) Açık

İran molla rejiminin, gücünün farkında olarak, saldırılarına yan kuvvetleri katarak ABD ve İsrail’in gücünü dengeleme arayışından olacağı bu açık. Bundan dolayı da rejim, Orta Doğu halklarının (Irak’taki ABD karşıtı yürüyüşte görüldüğü üzere) ABD ve İsrail karşıtlığını istismar ederek “anti-emperyalist” bir…

İrfan Kaygısız: Solun İşçi Sınıfıyla Olan İlişkisi Bir “Temenni İlişkisi” Olmaktan Öteye Gitmeli

Başta sınıfın amiral gemisi Metal sektöründe TİS sürecinde yaşanan hareketlilik olmak üzere, derinleşen krizle birlikte işçi sınıfının irili ufaklı birçok eyleme imza attığına tanık oluyoruz. Öte yandan dünyanın farklı coğrafyalarına yayılan ve önemli bir çoğunluğunu işçi sınıfının oluşturduğu isyan dalgalarının…

Kadın sığınakları

Kadın sığınma evi ilk olarak 1990 yılında 19 sığınak ile Sosyal Hizmet Çocuk Esirgeme Kurumu(SHÇEK) tarafından “Kadın Konukevi” adıyla açılmıştı. Kadınların evlerini terk etmeleri, boşanmak istemeleri, güçlenip, tahakküm altına alındıkları çarktan çıkıp kendi hayatlarını yeniden kurmak istemesi erkek egemenliğine, bununla beslenen erkek devlet sistemine ters, yanlış! E bu nedenle iktidar da kadınları konuk evinde ‘konuk’ edip yeniden ‘eve’ göndermenin niyetinde. Bu nedenle devletin konukevi diyerek niyetini açık ettiği ve şiddeti görünmez kıldığı yere kadın hareketi “sığınak” demeye devam ediyor. Erkek egemen bu anlayış 2019 yılında 474 kadının öldürülmesiyle sonuçlandı. Bu cinayetlerin birçoğu kadınların boşandığı ya da boşanmak istediği eşleri tarafından işlendi. Kadınlar için kalıcı çözümlere ihtiyaç var Aile Bakanı Selçuk, hizmetlerinin ne kadar iyi olduğunu anlatırken Şiddet Önleme ve İzleme Merkezlerine/ŞÖNİM’e gelen 153 bin kadın ve çocuk olduğunu söylüyor! Övgüyle anlatılan “şu kadar kişiye hizmet verdik” açıklamaları bulunduğumuz şiddet ve tehdit ortamının sadece görünen yüzü. Şiddet hızla tırmanırken verilen “hizmet” rakamlardan fazlası! Kadın mücadelesi sonucu 2013’te 125 olan kadın sığınakları 2019’da 145’e çıktı. Bütün bir ülkeden bu kadar sığınma evi. Şiddet oranları, sığınma evi rakamları, artan kadın cinayetleri bize kapasitenin yetersizliğini gösteriyor aslında. Peki var olan kadın sığınakları nasıl işliyor? 22. Kadın Sığınağı Kurultayı sonucunda yayınlanan rapor ŞÖNİM ve sığınağa dair perspektif de sunuyor. Bu raporda da görülüyor ki sığınakta bir süre kadınlar eve, şiddete geri dönüyor. Dönmek zorunda bırakılıyor. Devletin konuk evleri, şiddet gören kadınların, evine geri gitmesi için ara bir istasyon işlevi görüyor. Kadınlar güçlendirilmeli Kreş, maddi destek, konut desteği, sosyal ve psikolojik gelişimi sağlayacak ara formlar ve destek mekanizmaları kurulmadığı sürece sığınaklar misafirhane olmaktan, acil durum serumu vermekten öteye gitmiyor. Yetersiz olan sığınaklarda yetersiz personelle gün kurtarılıyor. 15 milyon nüfuslu İstanbul’da bir tane ŞÖNİM ile ‘hizmet’ veriliyor. Kadınların güçlenmesi anlayışından uzak, hak temelli yaklaşımın dışında ‘sosyal yardım’ acizliğine iten, itaat etmeye teşvik eden, şiddet döngüsü içinde kadının […]

Toplumsal nesneye karşı, politik sanat

Kapitalizm iktisadi ve siyasal hegemonyasını inşa ederken, kültürü önemli bir araç olarak kullanıyor. Toplumların neyi izleyip neyi okuyacağına, nasıl yaşayacağına kadar tüm yönelimlerini konsolide eden, bu süreci her gün her saat yeniden üreten bir yapıdan bahsediyoruz. Herhangi bir olguyu veya olayı geniş kitleleri etkileyecek ve yönlendirecek boyutta üreterek, özneleşme sürecini zorlaştırarak bireyleri nesneleştiriyor. Adorno’nun kavramsallaştırmasıyla kapitalist sistemin bireyi “toplumsal nesne” haline getirmekte kullandığı biçim “kültür endüstrisi” olarak tanımlanıyor. Dünya çapında süren üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkilerine göre bu ideolojik aygıt şeklini alıyor. Alternatif kültür-sanat Sanat üretimi ve kültür birikimi/paylaşımı sürecinin bireyin yaratıcılığını açığa çıkaran özelliklere sahip olması gerekir. Kültür sanat faaliyetleri sırasında bireylerin yan yana gelmesiyle yapılan üretimin sonucunda alternatif, yeni bir yaşama doğru adımlar atmak mümkün. Anti-kapitalist anlayışı merkezine koyan bu bakış, yeni bir toplumun nüvelerini yaratacak güce sahip. Öyle ki arayışında olduğumuz paylaşım eşitliğinin sağlandığı komünist toplumun önemli besin kaynaklarından biri kültür sanat faaliyetlerinin üretimi sonucu açığa çıkacak ürünlerdir. Sanatın tarihsel gücü Sistem karşıtı mücadelelerin tarihine baktığımızda sanatın ne kadar büyük etkiye sahip olduğunu gözlemleriz. Bu enerji kimi zaman müzikle, kimi zaman resimle, sinemayla açığa çıkar. Tüm bu enerjinin ve ortaya çıkan eserlerin, içinde yaşanılan süreçten bağımsız olmadığını, etkileşim halinde olduğunu görmeliyiz. Yaşanan büyük savaş ve yıkımların içerisinden daima bir ışık sızar günlük hayatın akışına. Halkların zorbalığa karşı direnişini ve mücadelesini anlatan şiirleri, şarkıları dinler kulaklarımız. Öyle ki tarih boyunca zulmedenlerin adı utanç sayfalarına yazılırken, halkların mücadele dolu anıları, sanat sayesinde nesiller boyunca aktarılabilmiştir. Dolayısıyla birikmekte olan kültür ve sanat üretimi, geçmişten bugüne ışık tutmaktadır. Nasıl bir örgütlenme Günlük hayatın kuşatmasını kıracak öz örgütlenmeleri kültür sanat mücadelesinde yaratmak mümkün. Kapitalizmin bireyi yalnızlaştıran tüm kuşatmasına rağmen, dayanışma ve kolektif üretim yoluyla yan yana gelebileceğimizi biliyoruz. En geniş halk kitlesine ulaşabilecek bu kültür sanat anlayışının kapsayıcı, özgürlükçü ve güçlendiren bir yapıya sahip olması gerekiyor. Kurduğumuz ağlar, bireyin toplum içerisinde nesneleşme […]

Alevi hareketinde beşikler ve eşikler

Dünyada ve Türkiye’de birçok kriz dinamiği birlikte hareket ediyor. Kapitalist sistemin yarattığı bu çoklu kriz sarmalında bireyler ve/veya topluluklar ise çoklu mücadele yöntemi geliştirme sürecini inşa ediyor. Sözgelimi bir kadın olarak yaşama dair bir duruş sergilenirken artık bu yetmez hale geliyor, bunun yanına genç, işçi, Kürt, Alevi vs. kimliklerimiz ekleniyor ve kendimizi birden fazla duruşla bu hayattaki mücadele dinamiklerinin arasında buluyoruz. Bu karmaşık ve belirsiz süreçte haklarımızı talep ettiğimizde ise hem Türkiye’deki mücadele süreci ve atmosferi hem de içinde bulunduğumuz özgün kimliklerimizin belli sınırlılıkları ve sorunları gündemimize giriyor. Bu özgün kimliklerden birine sahip olan Aleviler ise uzun zamandır verdikleri varlık-yokluk mücadelesiyle hem tarihine hem inancına hem de kültürüne dair toplumsal-siyasal bir örgütlenme oluşturuyorlar. Bunun yanında uzun zamandır yarattıkları mevcut örgütlenme sürecinin yetmezliklerine dair bir dizi tartışma yürütüyorlar. Bu tartışmalar bir taraftan sistemin ve devletin Alevilere yönelik asimilasyon politikalarıyla ilgiliyken diğer taraftan Alevilerin mevcut örgütlenmedeki yol ve yöntemlerine dair yürütülüyor. Asimilasyon devam ediyor Türkiye’de diğer inançlara ve etnik kimliklere dair işletilen sürecin en önemli modeli asimilasyon. Özellikle de Alevilere yönelik asimilasyon, önceden inancı ortadan kaldırmaya yönelikken şimdi olanı kendine benzetme ya da kendi Alevisini yaratma şeklinde oluyor. Alevilerin mücadelesinde önemli bir gündem olan asimilasyonun, Alevi hareketinde yeterli düzeyde tartışılmadığına dair bir hava oluşmakta. Ağızlara pelesenk olmuş bu kavram, Alevilerin zorlanma noktalarında biri. Çünkü “Kim, niye ve nasıl asimile ediyor” sorularını sormaya başladığınızda sadece cevap vermeniz değil, buna karşı nasıl mücadele edeceğinizi de tartışmanız gerekir. Bu durumda ‘’Doğan Demir nasıl bir adammış, yola hizmet yerine yolu kendine hizmet etmiş” gibi bir tartışmanın içine girmezsiniz. “1995’te Cem Vakfı’nı kurduran ve İzzettin Doğan’ı burada konumlandıran zihniyet ile Doğan Demir’in Gelecek Partisi’nin kurucu heyetinde olmasını ilmek ilmek işleyen süreç neden ve nasıl oluştu” sorularını sormaya başlarsınız. İşte o zaman da sadece asimilasyon değil, ona karşı nasıl mücadele edeceğiz de demeye başlarsınız. Bu durumda sorunun muhatabı […]

Yoksulluk, yıkım ve intiharlar: Dayanışma üzerine düşünmeliyiz!

İşçi sınıfının ve yoksulların krize karşı öfkesi şimdilik topyekün düzenin kendisine yönelmiyor. Bunun yerine öfke, özyıkım şekline bürünüyor ve intihar olarak karşımıza çıkıyor. Belki intihar olayı bin yıllardır vardı, ama günümüz kapitalist dünyasında, özelikle kriz dönemlerinde artış gösteriyor. Günümüz neoliberal dünyasında insanlar, artık egemenliğin kurucu unsuru, kamu üyesi ya da hak sahibi değiller. Neoliberal uygarlığın insanlara bakışı şöyle: İnsanlar, birer insan sermayesi olarak ekonomik büyümeye ya katkıda bulunacak ya da köstek olacaklar, sermayenin birikimi için nasıl bir potansiyel taşıdıklarına bağlı olarak, bu yurttaşlara ya yatırım yapılacak ya da yapılan yatırım geri çekilecek. Yoksulluk ve yoksunluk üzerine Durmadan yoksulluk üreten düzen, sürekli daha büyük miktarda bir nüfusu ekonomik alanın dışına itiyor, yoksullaştırıyor. Yoksul yoksun olandır, belirsiz bir geleceğe kadar kronik bir yoksunluk içinde yaşar. Dışlanmıştır, yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacak kapasitede olmadığına ve kişisel yetersizliğinden dolayı yoksul olduğuna inandırılmıştır. Düzenin ideologlarına göre vasıfsızdır, girişimci ruha sahip olmadığı için “hak” etmemiştir. Bu yüzden depresif, umutsuz ve çökkündür. Evet, yoksullar dışlanıyor. Çünkü onların toplumsal bir işlevi yok, olsa olsa tüketiciler. Ama bu tüketicilik de düzen açısından niteliksiz. Çünkü alım güçleri düşük. Dayanışmanın parçalanması Ama yoksulların yoksunluk duydukları şey yalnızca temel maddi ihtiyaçlar değil. Neoliberal dünyanın parçalayıcı etkisi toplulukların alışılagelmiş dayanışmacı geleneklerini de parçaladı. İnsanlar artık nasıl dayanışacaklarını bilmiyorlar. Yoksulluğun en yıkıcı etkisi bu. Bir bireyin geçimlik ekonomisinin olmamasının yanı sıra, kendisini koruyucu, sahiplenici ya da destekleyici bir ağa sahip olmaması belki de yoksulluğun en yıkıcı sonucu. Binlerce yıllık dayanışma ve geçim bilgisi neoliberal dünya tarafından parçalandı. Yoksullaşan ve yoksunlaşan insanlar, ekonomik çarkların dönmemeye başlamasıyla birlikte, birden ekonomik alanın dışına itilebiliyorlar. Başta iyimser bir şekilde tekrar bu çarklara dâhil olma niyetinde hareket ediyorlar. Bekliyorlar, iş arıyorlar, sabrediyorlar. Ama sonunda bir çıkış yolu bulamayınca ya intihar ediyorlar ya da ruhsal açıdan çökkün yaşayan birer ölüye dönüşüyorlar. Dayanışmanın kuruculuğu Bu noktada solun önünde kurucu bir eylem tarzı keşfetme […]

Emperyalistler arası çatışmanın zemini

ABD’yle doğrudan ve resmi olarak savaşta olmayıp, ABD’nin askeri üslerine resmi olarak füze saldırısı uygulayan bir devleti kimse hatırlar mı? Evet, yarım yüzyıldan fazla süren bu çatışma hakikatten yeni bir zirveye ulaşmış oldu. Uzun zamandır süren bu çatışmadan dolayı solun bazı kesimleri tarafından İran “anti-emperyalist” olarak nitelendiriliyor. Bu çatışmaya yakından baktığımızda ise durumun farklı olduğunu anlıyoruz. İran’ın anti-emperyalizmi Çatışmanın uzun vadeli süreçlerine baktığımızda tarihte asıl olarak yaşanan ilk krizin; 1951’de başlayan ve 1953’te ABD ve Britanya istihbaratörgütleri tarafından dönemin Başbakanı Musaddık’a karşı düzenlenendarbe yoluyla sona erdirilen “Petrol Krizi” olduğunu görüyoruz. Çatışma mantığının asıl yapısı burada en safhaliyle ortaya çıkmıştı: Bu has anti-emperyalist bir çatışmaydı. Malum, bu krizin ana sebebi İran halkının ve siyasi iradesininpetrol sahalarını kamulaştırarak özellikle Britanya’nın emperyalist yaderkliğinden kurtulmak ve kendi kaderini belirlemek idi. Kapitalist sistemin geçtiği “ulusal bağımsızlık” mücadele çağında şekillenen bu toplumsal ve siyasi irade, emperyalist güçler tarafından baltalandığı için kendisini gerçekleştiremedi. Onun yerine yerleştirilen Şah Rejimi 1979’a kadar çok daha bağımlı bir kapitalist gelişme sürecinden geçecekti. Bu süreçte Şah’ın ABD ve Britanya, sonra da İsrail’in yardımıyla kurduğu devlet, doğrudan batı emperyalizminin global stratejisinin bir ögesi olacaktı. ABD’nin başını çektiği Batı emperyalist bloğun bölgedeki kolonu olacaktı ve oldu da;ama halk için yaderklik sürecekti. İslam “devrimi” 1979 İran devriminin temelinde de işte bu mantık yatıyordu. Fakat bu sefer popüler iradeyi temsil eden İslamcılık olacaktı; ki bu durum Ortadoğu’da istisnai olmaktansa zamanın genel siyasi eğilimini temsil ediyordu. Devrilen Şah rejiminin arkasında bıraktığı devlet yapıları “devrimciler” tarafından imha edilmedi. Bilindiği gibi aksine bu devlet gittikçe büyütüldü. Karşı devrim girişimlerine karşı kendini savunabilen İslam Cumhuriyeti, 2000’lere doğru gittikçe bizzat kendisi “yayılmacılık” olarak tanıtılan alt-emperyalist politikalar uygulamaya başladı. Özellikle ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleri esnasında bu ülkelerde kurduğu ağlar ve yarattığı nüfuz oldukça arttı. Bakıldığında ironik olan, ABD’nin emperyalist stratejisinde 1950-80 arasında Şah için biçtiği alt-emperyalist rol, bugün İslam Cumhuriyeti tarafından […]

Rus Devrimi Üzerine – Rosa Luxemburg

El Yazmaları’nın Notu: 15 Ocak 1919’da karşı devrimci güçler tarafından Karl Liebknecht ile birlikte katledilen Rosa Luxemburg’un 101. ölüm yıldönümü vesilesiyle mini bir dosya içeriği hazırladık. Bu dosya içeriğinde Rosa Luxemburg’un devrimci teoriye yaptığı katkının yanı sıra, onun devrimci yaşantısı…

Rosa Luxemburg’un Saklı Doğası-Benan Kapucu

El yazmaları’nın Notu: 15 Ocak 1919’da karşı devrimci güçler tarafından Karl Liebknecht ile birlikte katledilen Rosa Luxemburg’un 101. ölüm yıldönümü vesilesiyle mini bir dosya içeriği hazırladık. Bu dosya içeriğinde Rosa Luxemburg’un devrimci teoriye yaptığı katkının yanı sıra, onun devrimci yaşantısı…

Rosa Luxemburg ve “Rus Devrimi Üzerine”

El yazmaları’nın Notu: 15 Ocak 1919’da karşı devrimci güçler tarafından Karl Liebknecht ile birlikte katledilen Rosa Luxemburg’un 101. ölüm yıldönümü vesilesiyle mini bir dosya içeriği hazırladık. Bu dosya içeriğinde Rosa Luxemburg’un devrimci teoriye yaptığı katkının yanı sıra, onun devrimci yaşantısı…

Kıvılcımlı, İslam ve Marksizm – 1

El Yazmaları’nın Notu: El Yazmaları yazarı Caner Malatya Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın İslâmiyete yönelik yaklaşımı hakkında hazırladığı yüksek lisans tezini El Yazmaları için revize etti. Yazıyı siz değerli okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz. Giriş Toplumsal gerçeklik, gerek üretim biçimi ve sınıf hareketlerinin içsel…

Anti-Siyaset ve İngiliz İşçiciliğinin Son Nefesi – Tad Tietze

Jeremy Corbyn önderliğindeki İşçi Partisi’nin seçimlerde uğradığı yenilginin nedenleri ve olası sonuçları üzerine bir dizi yazı çevirmeyi uygun bulduk. Bu yazılardan ilk üçünü yayımlamıştık. Yazı dizimizin dördüncüsünde Left Flank’tan Tad Tietze’nin yazısını Caner Malatya’nın çevirisiyle ilginize sunuyoruz. 1983’teki seçim felaketinden…