Sürecin Üç Hattı

Türkiye, uzun yıllardır devam eden “Kürt sorunu” ve silahlı çatışmanın ardından yeni bir siyasal döneme giriyor. Abdullah Öcalan önderliğindeki Kürt Özgürlük Hareketi’nin silahlı mücadeleyi sona erdirme yönündeki adımları, devlet ile Kürt hareketi arasında yeniden şekillenen ilişkiler ve Ortadoğu’daki özellikle Suriye’deki gelişmeler, Türkiye’nin siyasal geleceğini yakından ilgilendiren yeni bir süreci ortaya çıkardı. Böylesi bir dönemde siyasal tartışmanın yoğunlaşması kaçınılmaz. 

Ancak bugün yürütülen tartışmalar büyük ölçüde üç farklı tutum arasında sıkışmış durumda. ​Bir tarafta, yaşanan gelişmeleri geçmişte söylenmiş birkaç cümlenin doğrulanması olarak gören “biz demiştik” siyaseti var. “KÖH zaten Marksist değildi”, “Rojava zaten sosyalist değildi”, “ABD zaten Kürt hareketini kullanıyordu” gibi tespitler bu yaklaşımın temel söylemlerini oluşturuyor.

Diğer tarafta ise sürece karşı yeterince eleştirel bir tutum geliştirmeyenler bulunuyor. Özellikle Emek ve Özgürlük İttifakı içerisinde yer alan sosyalistler açısından temel mesele, Kürt hareketiyle kurulan siyasal ilişkinin varlığı değil; bu ilişkinin eleştirel düşünmeyi ve bağımsız bir siyasal değerlendirme yapabilmeyi ne ölçüde koruduğudur. Hiçbir ittifak ilişkisi, yürütülen sürecin yöntemlerinin ve ortaya çıkardığı siyasal sonuçların sorgulanmasının önüne geçmemelidir.

​Üçüncü tutum ise barış ve çözüm sürecine verilen desteği, sürecin bütün aktörlerine ve adımlarına yönelik koşulsuz bir onaya dönüştürüyor. Barışı savunmanın süreci eleştirmemeyi, silahların bırakılmasını desteklemenin KÖH’ün bütün politikalarını sorgulamamayı gerektirdiği ileri sürülüyor.

​Oysa bu üç yaklaşımın dışında bağımsız ve eleştirel bir siyasal hat mümkündür ve gereklidir. Barıştan yana olmak, Kürt sorununun demokratik çözümünü savunmak ve silahların bırakılmasını olumlu karşılamak; sürecin aktörlerini, yöntemlerini ve sonuçlarını eleştirmekle çelişmez. Bu nedenle amacım herhangi bir siyasal aktörü bütünüyle aklamak ya da mahkûm etmek değil; yaşanan gelişmeleri koşullar, siyasal iradeler ve sınıfsal ilişkiler içerisinde bir bütün olarak değerlendirebilmektir.

“Biz Demiştik” Siyaseti

​Yeni çözüm süreci ilerledikçe belirginleşen siyasal reflekslerden biri “biz demiştik” siyaseti oldu. Sürecin başında yaptıkları bazı değerlendirmelerin bugün yaşanan gelişmelerle örtüştüğünü düşünen çevreler, ortaya çıkan tabloyu kendi geçmiş öngörülerinin doğrulanması olarak sunuyor. “Zaten Kürt hareketi Marksist değildi” veya “Rojava devrimi sosyalist değildi” diyerek, bir sonucu önceden tahmin etmiş olmak, ortaya sonucun, başarısızlık olarak görülen durumun nedenlerini açıklamaya yetmez.

Tarih, geçmişte kurulmuş cümlelerin gerçekleşmesinden ibaret değildir. Koşullar ve aktörler değişir. Bugünü geçmişteki bir öngörünün sonucu gibi görmek, geçmişi bugünden bakarak yeniden yazmaktır.

Bu yaklaşımın temel sorunu, çok boyutlu bir süreci yalnızca sınıf siyaseti üzerinden açıklamaya çalışmasıdır. Kürt hareketinin dönüşümünü büyük ölçüde sınıf siyasetinin geri çekilmesiyle açıklamak; ulusal sorunun özgünlüğünü, devlet politikalarının etkisini, savaş deneyiminin yarattığı dönüşümleri ve bölgesel gelişmelerin belirleyiciliğini ikinci plana iter. Elbette çözüm süreci sınıf mücadelesinden bağımsız değerlendirilemez. Ancak sınıf mücadelesine yapılan vurgu, tek başına somut bir siyasal hat oluşturmaz. İşyerlerinde, sendikalarda, mahallelerde ve güvencesiz çalışma alanlarında karşılığı olan bir örgütlenme pratiği ortaya konulmadığı sürece, sınıf siyaseti soyut bir ilkeye dönüşme riski taşır.

Aynı sorun dış aktörlere ilişkin açıklamalarda da görülüyor. “ABD istedi, oldu” veya “Sermaye istedi, oldu” gibi yaklaşımlar bazı gerçekliklere işaret etse de büyük bir siyasal hareketin dönüşümünü tek bir dış aktörün iradesine bağlamak, o hareketin kendi siyasal iradesini ve yıllara yayılan mücadelesini yok saymaktır. KÖH, on yıllar boyunca farklı stratejiler geliştirmiş, yenilgiler ve kazanımlar yaşamış bir harekettir. Ancak hareketin kendi iç dönüşümünü görmek de tek başına yeterli değil. Türkiye’deki devlet politikalarını, Suriye’deki gelişmeleri ve uluslararası aktörlerin müdahalelerini de bu sürecin parçası olarak değerlendirmek gerekir. Bu iki boyutu birlikte ele almadığımızda, analizlerimizi ya pasif bir aktör okumasına ya da tüm kararların dışarıdan belirlendiği mistifikasyonuna mahkûm ederiz.

Rojava’yı sosyalist devrim olarak değerlendirmek de ABD ile kurduğu ilişki nedeniyle bütünüyle emperyalizmin projesi olarak görmek de aynı ölçüde indirgemeci yaklaşımlardır. Savaş koşullarında merkezi devlet otoritesinin zayıfladığı bir ortamda ortaya çıkan yerel meclisler, komünler ve kadın örgütlenmeleri gibi özgün yapılar; bir sosyalist devrim olmasa da önemsiz şeyler değildir. Elbette emperyalist bir aktörle, hangi koşullarda yapılmak zorunda olunduğunu dikkate alınarak, yapılan askeri işbirliği sorgulanmalıdır; ancak Rojava’nın kendi koşulları, toplumsal tabanı ve örgütlenmelerini de göz ardı edemeyiz.

Hareketin izlediği siyasal çizgide ve örgüt kültüründe eleştirel aklın nasıl işletildiği bir diğer önemli başlıktır. Bu bağlamda, aynı eleştirel ölçüyü “kişi kültü” tartışmasına da uygulamak gerekir. Abdullah Öcalan’ın hareket içerisindeki konumu ve liderlik biçimi ciddi biçimde tartışılmalıdır. Fakat bu durumu yalnızca KÖH’e özgü bir sorun gibi ele almak yetersizdir. Türkiye solunun tarihi de liderlik, örgütsel gelenek ve isimler etrafında yaşanan sert ayrışmalarla doludur. Başkasının örgütsel zaafını teşhis etmek, soldaki örgütsel zaafları ortadan kaldırmaz. Marksist bir eleştiri, karşı tarafın çelişkilerini gösterdiği kadar kendi siyasal geleneğine de aynı ölçüyü uygulayabilmelidir.

Kısacası siyaset bir kehanet yarışması değildir. “Ben söylemiştim” demek yerine, yaşanan dönüşümün nedenlerini, çelişkilerini ve sınırlarını açıklayabilmek gerekir.

Sessiz Kalanlar: İttifak ve Eleştiri Sorunu

​İkinci tutum, doğrudan sessizlikten çok eleştirinin sınırlandırılmasıdır. Kürt hareketiyle ittifak halinde bulunan bazı sol ve sosyalist çevreler, devletin süreci yürütüş biçimine (kayyumlar, hukuki düzenlemeler, antidemokratik uygulamalar) güçlü eleştiriler yöneltiyor. Ancak aynı açıklık, Kürt hareketinin sürece ilişkin stratejisi, sürecin şeffaf olmayışı veya ittifak ilişkisinin yarattığı sorunlar söz konusu olduğunda benzer bir güçlü sesle dile getirilmiyor. 

​Sorun ittifakın kendisi değil; sorun, ittifak ilişkisinin eleştirel siyasal bağımsızlığın sınırlarını daraltmasıdır. Ortak bir mücadele alanında yan yana gelmek ile siyasal olarak aynılaşmak birbirinden farklıdır. İttifakın zarar görmemesi için eleştirilerin ertelenmesi veya çelişkilerin görmezden gelinmesi, zamanla siyasal bağımlılık yaratır. Oysa bir ittifakı korumanın yolu, eleştiriyi ortadan kaldırmaktan değil, ittifakın doğal bir parçası haline getirmekten geçer.

​Türkiye solu Kürt hareketiyle ortak mücadele yürütebilir, barış sürecini destekleyebilir. Fakat bunları yaparken kendi siyasal programını oluşturmaktan ve savunmaktan vazgeçmemelidir. Siyaset yalnızca kiminle yan yana durduğumuzla değil, yan yana durduğumuz aktörlerden ne ölçüde bağımsız siyaset yürütülebildiğiyle de ilgilidir.

Koşulsuz Destek İsteyenler

Üçüncü tutum ise süreci destekleyenlerin çok büyük bir kısmı, sürecin aktörlerini eleştirmemesi gerektiğini savunuyor. “Kürt hareketini eleştiriyorsan barış karşıtısın” yaklaşımı, barış talebi ile siyasal eleştiriyi birbirinin karşıtı haline getiriyor. Oysa silahların bırakılmasını desteklemek, sürecin her aşamasını ve bu süreçte izlenen politikaları eleştirmemeyi gerektirmez.

KÖH’ün silah bırakma yönündeki dönüşümünü desteklemek de geçmişteki bütün politikalarını eleştirmemek anlamına gelmez. Bir örgütün silah bırakması ona siyasal dokunulmazlık sağlamaz. Aksine, geçmiş deneyimin, bu süreçte ortaya çıkan toplumsal bedellerin ve hareketin neden bir stratejik dönüşüme ihtiyaç duyduğunun daha açık biçimde değerlendirilmesini gerektirir.

Bu çerçevede KÖH’ün politikalarını eleştirmek Kürt sorununu inkâr etmek, DEM Parti’nin belirli bir tutumuna itiraz etmek de Kürt halkının eşit yurttaşlık taleplerini reddetmek değildir. Bu ayrımlar ortadan kaldırıldığında tartışma “ya bütünüyle destekleyeceksin ya da karşısında olacaksın” ikiliğine sıkışır. Oysa demokratiklik iddiasındaki bir çözüm süreci, farklı siyasal görüşlerin kendilerini özgürce ifade edebildiği ve hiçbir aktörün eleştiri dışında tutulmadığı bir siyasal zemini gerektirir.

Bağımsız ve Eleştirel Bir Siyasal Hat

Bu üç tutumdan uzak durmak, kendiliğinden doğru bir siyasal çizgi yaratmaz. Çözüm, bunların yerine nasıl bir siyasal yaklaşım konulacağındadır.

Böyle bir yaklaşım öncelikle barış ile eleştiriyi birbirinin karşısına koymamalıdır. Süreci ve Kürt hareketini eleştirmek mümkün olduğu gibi bu eleştiriyi Kürt sorununu yalnızca güvenlik ve kamu düzeni meselesine indirgeyen bir yaklaşıma dönüştürmemek de gerekir. Kürt sorununun siyasal, toplumsal ve tarihsel boyutlarını göz ardı etmeden eleştirel bir tutum geliştirmek önemlidir.

Aynı şekilde sınıf siyasetini yalnızca bir söylem düzeyinde bırakmamak gerekir. Barınma, güvencesiz çalışma, sendikal haklar, ücretler ve işsizlik gibi tüm emekçilerin yaşamına dokunan alanlarda, Kürtlerin karşı karşıya kaldığı eşitsizlikleri ve demokratik hak taleplerini de kapsayan somut bir sınıf siyaseti kurulmalıdır. Sınıf siyaseti ile Kürt sorununu birbirinin alternatifi olarak görmek yerine, bu iki alanın nerelerde kesiştiğini ve birbirini nasıl etkilediğini ortaya koymak gerekir.

Bununla birlikte sol, siyasetini yalnızca başkalarının belirlediği gündemlere tepki vererek kurmamalı. Kendi hedeflerini ve önceliklerini ortaya koymalıdır: Nasıl bir barış? Nasıl bir yurttaşlık anlayışı? Nasıl bir emek politikası? Nasıl bir demokratikleşme programı? 

Çünkü burada yalnızca teori yetmez. Her şeyi gelecekteki devrime bırakmak, bugünün sorunlarını siyasetin dışına itebilir. “Devrimden sonra çözeriz”, “iktidar olduğumuzda değiştiririz” ya da “önce doğru ideolojik çizgi kurulmalı” gibi yaklaşımların her birinde belli bir gerçeklik payı vardır. Ancak bunların bir araya gelmesi, siyasetin sürekli geleceğe ertelenmesine de yol açabilir. Oysa işçiler bugün işten atılıyor, Kürtler bugün siyasal baskıyla karşılaşıyor, kadınlar bugün şiddete maruz kalıyor, gençler bugün geleceksizlik yaşıyor, insanlar bugün barış talep ediyor. Dolayısıyla devrimci siyaset, bugünün sorunları ile geleceğin toplumsal dönüşümü arasında bağ kurmak zorundadır. Aksi halde bir tarafta günü kurtaran reformizme, diğer tarafta bugünün gerçekliğini yok sayan soyut bir devrimciliğe savrulma riski ortaya çıkar.

Son olarak, birçok sol yapı açıklamasını sosyal medya üzerinden paylaştı. Sonrasında da hızlı bir fikirler üretme maratonuna girdi. Ancak siyasal etkinliği yalnızca sosyal medya görünürlüğü üzerinden yaratmak, kalıcı bir örgütlenme anlayışı yaratmaz. Türkiye solunun ihtiyacı yalnızca doğru fikirler üretmek değil, bu fikirleri işyerlerinde, sendikalarda, mahallelerde ve üniversitelerde karşılık bulacak kalıcı örgütlenmelere dönüştürebilecek bir siyasal kapasite yaratmaktır. Bağımsız siyaset, yalnızca farklı aktörlerden mesafe almak değil; kendi programını, toplumsal güveni ve mücadele araçlarını oluşturabilmektir.

Geçmişi anlamak, bugüne müdahale etmek ve geleceği örgütlemek buradan başlar. Mesele, başkalarının ne yaptığı üzerine bitmek bilmeyen benzer tartışmalar yürütmek değil, kendi siyasal hedeflerini toplumsal bir güce dönüştürebilmektir.

Son söz niyetine: Ne “biz demiştik” kolaycılığı ne ittifak uğruna sessizlik ne de koşulsuz destek.