Sermaye sınıfı, işçi sınıfı üzerinde muazzam bir baskı, abluka oluşturmaya çalışıyor. Örgütlülük, sınıf için oldukça yakıcı bir ihtiyaç. Sendikal mücadele de işçi sınıfının önemli kalelerinden.
Sendikaların işçi sınıfı için rolünü, kadınların sendikal faaliyetler içerisindeki yerini İzmir’de, Bornova Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğünde işçi olarak çalışan Hüsniye Seçkin ile konuştum. Hüsniye son iki dönemdir sendikanın iş yeri temsilciliğini de yapan sosyalist ve feminist yaşam perspektifine sahip olduğunu bildiğim bir işçi. Röportajda da bu sosyalist-feminist hat üzerinden sendikalara ve işçi sınıfının sendikalardaki durumuna dair sordum. İşçi sınıfının sendikal ihtiyaçlarını, işçilerin sendikaların bürokratik zincirini nasıl kıracağını, işçi kadınların sendika içerisinde hem kapitalizmle hem de patriyarkayla nasıl mücadele edebileceğine dair cevaplar aldım.
Merhaba Hüsniye. Öncelikle bize sosyalist ve feminist bir işçi olarak nasıl bir sendikacılık anlayışın olduğundan bahseder misin?
Öncelikle sendikaların işçi sınıfının sermaye karşısındaki en temel mücadele araçlarından biri olduğunu vurgulamak isterim. Bu alanı güçlendirmenin yolu ise sınıfın kolektif gücünü açığa çıkaracak mücadele hattını olgunlaştırmaktan geçiyor. Bugün kapitalizmin sistemsel krizleri derinleşirken işçi sınıfını derin bir yoksulluk, güvencesizlik, örgütsüzlük ve kültürel yıkım bekliyor.
Değersizlik duygusu çok yoğun bir şekilde herkesin yaşadığı bir duygu. Bunun, yoksunluk ve yoksullukla iç içe geçerek bireyselliğe, itibarsızlaşmaya, öz değer ve öz saygı kaybına neden olduğunu konuşmak gerekiyor. Bugün işçi sınıfının karşısında duran tek sorun düşük ücretler değil; aynı zamanda yok edilen gelecek, yitirilen dayanışma duygusu ve gerçeklikten koparılan bir bilinç hali var.
Bu nedenle sınıfın örgütlenme dinamiklerinin ve mücadele taleplerinin oldukça çeşitli olması gerektiği gibi sendikal mücadele de aynı zamanda sermaye düzenine karşı ideolojik bir karşı duruş yaratmak zorunda.
Bunun yanı sıra sınıfın duygusal alanını tekrardan onarabilecek politik ve ideolojik dayanaklara da ihtiyacı var. Kolektif hafızanın ve dayanışmanın güçlendirildiği, toplumsal taleplerin görünür kılındığı bir zeminin gerekliliğinden söz ediyorum.
Elbette sendikaların ve sınıf hareketinin bu coğrafyada biriktirdiği mücadele deneyimlerine, tarihsel hafızasına ve görkemli direnişlerine yaslanarak ayağa kalkmak zorundayız. Ancak bugün geldiğimiz noktada, taban inisiyatifinin güçlü bir karşı koyuşla kendini yeniden inşa etmesi tarihsel bir ihtiyaç. Bunun yolu bürokratik sendikacılığı ve tabandan kopuk anlayışı aşmaktan, mücadeleyi ücret pazarlığına sıkıştırmayan politik bir zemin kurmaktan ve toplumsal sorunlarla ilgilenmekten geçiyor.
Bugün yeni bir sendikal tanıma, yeni bir mücadele rotasına ihtiyaç var. Demokratik, toplumcu ve katılımcı bir sendikacılığı yeniden tartışmak zorundayız. İşçi sınıfının toplumsal muhalefeti güçlendirmedeki tarihsel rolünü göz ardı edersek demokratik ve toplumcu bir sendikal hattı da kuramayız. Bu nedenle her işçinin özneleştiği, söz ve karar süreçlerine katıldığı bir sınıf hareketi güncel ve yakıcı bir ihtiyaçtır.
Mevcut, yaygın sendikal anlayış aslında sistemle oldukça uyumlu çalışıyor. Buna karşı duran sendikacıların mücadele yürütebilmesi için nasıl bir yaklaşım gerekiyor?
Sendikaların ve sınıf hareketinin geldiği nokta, toplumsal muhalefetin yaşadığı krizden bağımsız değil. Bunlar birbirini etkileyen dinamikler. Bu nedenle bütün faturayı yalnızca sendikalara kesmeyi doğru bulmuyorum. Muhalefet geriledikçe sınıf hareketi de geriliyor. Çünkü öncü işçilerin sınıfı örgütleme ve harekete geçirme iddiası zayıfladığında ortaya örgütsüz, dağınık ve sermayeyle uyumlulaştırılmış bir işçi sınıfı gerçekliği çıkıyor.
Oysa sendikalar sermaye sınıfıyla denge kuran yapılar değil; itirazın, karşı koyuşun ve kolektif mücadelenin örgütlenme alanlarıdır. Sendikalar işçi sınıfının kolektif iradesini örgütleyen yapılar olmak zorunda. İşçilerin kendi adına konuşacak kişilere değil; kendi sözünü söyleyebileceği, kendi kararlarını alabileceği ve kendi mücadelesini kurabileceği bir zemine ihtiyacı var.
Bu zemini esas alarak nasıl hareket etmeliyiz?
Örneğin DGD-Sen ile Tez Koop-İş’in Migros depo işçileri sürecindeki pratiklerini karşılaştırmak gerekiyor. Bir tarafta işçinin öz gücüne dayanan bir direniş hattı kurulurken, diğer tarafta işçiden kopmuş bürokratik bir sendikal anlayış görüyoruz. Bu tekil bir örnek değil. Bu, aynı zamanda nasıl bir sendikacılığa ihtiyaç duyduğumuzu da gösteriyor.
Burada en önemli başlıklardan biri “iş yeri komiteleri”dir. İşçileri alınan kararlara doğrudan katacak mekanizmalar yaratmak gerekiyor. Yatay örgütlenmeler ve dayanışma ağları bu açıdan çok önemli. Örneğin bulunduğumuz birimde bir dayanışma ve takas ağı oluşturduk. İnsanlar fazla eşyalarını, kıyafetlerini, kitaplarını ücretsiz paylaşabiliyor. Küçük gibi görünen bu pratikler aslında birbirimizi görmeyi, paylaşmayı ve dayanışmayı yeniden kuruyor. Çünkü sendikal mücadele yalnızca hak almak değil; aynı zamanda yeni bir kolektif yaşam kültürü yaratmaktır.
Bizim ufkumuzun net, ısrarımızın da diri olması gerekiyor. Sınıf içerisinde yeniden bir canlanma ve mücadele atılımı yaratmak zorundayız.
Canlanma ve atılım diye tarif ettiğin çizgide kadınların sendikalı olmasının nasıl bir politik karşılığı var?
Örgütlenmek, itiraz etmek, inat ve ısrar göstermek başlı başına politik bir tutumdur. Kadınların sendikalarda örgütlenmesi ise mücadelenin sınıfsal sınırlarını genişletti ve sendikaları daha toplumsal bir mücadele alanına dönüştürdü.
Kadınlar yıllardır güvencesiz, düşük ücretli, kayıt dışı işlerde ve ağır bakım yükü altında çalışıyor. Feminist hareketin güçlenmesiyle birlikte işçi kadınların talepleri de daha görünür ve güçlü hale geldi. Eşit işe eşit ücret, kreş hakkı, doğum izni, regl izni, mobbing ve tacize karşı mekanizmalar gibi daha eşitleyici ve onarıcı politikalar kadınların mücadelesiyle gündem oldu.
Kadınların sendikalarda örgütlenmesi feminist mücadele açısından da kolektif bir güç yarattı. Kadınların hak arama deneyimi, söz söyleme cesareti ve dayanışma pratiği çok güçlü ve dönüştürücü bir zemin oluşturuyor. Sendikalar aynı zamanda işçi kadınların politik özneleşme alanlarıdır.
Fakat sendikalar içerisinde kadın temsiliyeti konusunda kalın bir duvar var.
Evet, bugün geldiğimiz noktada en önemli başlıklardan biri eşit temsiliyet sorunu. İş yerlerinde ve sendikalarda kadınların ne kadar temsil edildiğini tartışıyoruz. Kaç kadın şube başkanı var? Sendika yönetimlerinde kadınlar gerçekten karar süreçlerinde yer alabiliyor mu? Yalnızca sayısal temsil değil, gerçek bir eşitlikten söz edebiliyor muyuz? Sendikal yapıların içindeki kadınlar olarak bizler bunları tartışıyor ve bunun mücadelesini veriyoruz.
Çünkü sendikal alanın deneyimleri ve yönetim pratikleri uzun yıllar erkek işçilerin deneyimleri üzerinden şekillendi. Kadınlar yalnızca kapitalizmle değil, aynı zamanda eril zihniyetle de mücadele etmek zorunda kalıyor. Örneğin ped desteği istediği için erkek işçiler tarafından hedef gösterilen kadınlar olabiliyor.
Bu nedenle kadınların patriyarkal kapitalizme ve sömürüye karşı kolektif bir hafıza oluşturması gerekiyor. İlk dönemlerde kadınların sendikal talepleri daha çok eşit ücret ve kreş hakkı gibi başlıklarda yoğunlaşırken, bugün örgütlenme deneyimi kadınları eşit temsiliyet sorununu daha güçlü bir şekilde tartışmaya itiyor.
Ben de yüzde 98’i erkek olan bir müdürlükte sendika baş temsilcisiyim. Şunu da görüyorum: İşçilerin kendi alanında gerçek bir alternatif yaratması, kadınlara dair önyargıları boşa çıkarabilecek güçlü bir zemin oluşturuyor.
Bir işçi kadın ve iş yeri temsilcisi olarak sendikaların karar mekanizmalarında kadınların yer alması nasıl bir öneme sahip, kadınlar sendikaların niteliğini nasıl etkiliyor?
Sendikaların karar mekanizmalarında kadınların yer alması sendikal mücadelenin niteliğini güçlendiren ve dönüştüren çok önemli bir yerde duruyor. Kadınların dışlandığı bir yapı işçi sınıfının bütününü temsil edemez. İşçi kadınların kendisini sınıfının bir parçası olarak görebilmesi içinse sendikalar, çalışma yaşamındaki cinsiyet eşitsizliğine karşı da mücadele etmek zorunda. Sendikanın gücüyle cinsiyetçi dile, mobbing ve tacize karşı daha bağımsız ve adil mekanizmaların kurulmasını çok önemli buluyorum. Yeni bir sendikal hareketi ancak bu itici güçle kurabiliriz. Bu nedenle kadın komisyonları, kadın meclisleri ve eşit temsiliyeti sağlayacak mekanizmalar çok önemli. Karar mekanizmalarında yer almak yalnızca görünür olmak değil; söz ve karar sahibi olmak anlamına geliyor.
Bugün sendikaların nasıl bir mücadele hattı izleyeceği, nasıl bir örgütlenme modeli kuracağı da kadınların bu süreçlerdeki yerini belirleyecek. Kadınların vitrin değil özne olduğu bir sınıf hareketi sendikal mücadelenin kilidini açacaktır.

