Kusursuz Kadınlar1 kitabının yazarı Barbara Pym, kulağıma “kadın yazını açısından çok önemli olmasına rağmen kadri bilinmemiş bir yazar” olarak gelmişti. İsmini biraz aratınca gerçekten de Türkiye’de zaten çok çok az tanınmasının yanı sıra yazarın kendi memleketi İngiltere’de de benzer bir şekilde “kadri bilinmemiş, hiciv ustası kadın bir yazar” olarak anıldığını gördüm.
Kitabı okuyup düşündüğüm günlerde Masumiyet Müzesi dizisi ile kitap ve yazarı Orhan Pamuk yeniden hepimizin gündemine girmişti. Romanın baş erkek karakteri Kemal ile toksik erkekliğin farklı yüzleri konuşuluyor, hatta Kemal’in bazı davranışlarından çevremdeki bazı kadınların tetiklendiklerini duyuyordum. Sevsin sevmesin herkesin birdenbire yazar ve kitap hakkında konuşmaya başlamasını çok ilginç buluyordum. Hafif lince varacakken yazarın severleri “Hoop bi dakka!” çekiyordu. Herhalde Pamuk’un kitapları, sansürlenmediği hâlde ancak sansürlenen bir eserin yarattığı güçlü popülariteyi yaratma şerefine nail olan nadir eserlerden. Beğenmek, beğenmemek, iyi edebiyat, vasat edebiyat başka yazıların konusu. Bizi neşelendirecek olanın, keyfimizi kaçıranlar kadar geniş kitlelere ulaşamadığı zamanın insanı olmak benim canımı sıkan. Kusursuz Kadınlar hakkında yazma motivasyonunu yüklenmem de neşeli olandan yana güçlü bir rüzgar estiremeyeceksem de biraz ferahlık vermek. O yüzden biz Barbara’ya bakacağız. Çünkü yeterince iyi bakmayınca kadın yazarlar ta ki Nobel alana kadar gözümüzden kaçmaya hâlâ meyilli!2
O zaman başlayalım…
“Kusursuz Kadınlar” romanı, kilise çevresinden birbirini tanıyan, muhafazakâr çevrelerce kusursuz olmaları beklenen bir grup kadının ama aslında daha çok ana kahraman Mildred’in hikâyesini anlatıyor. Roman bir taşınma sahnesiyle, Mildred’in üst katına antropolog bir kadın ve deniz subayı kocasının taşınmasıyla başlıyor. Zaten öyle olmaz mı? Her şey kasabaya bir yabancının gelişiyle başlamaz mı? Rahiplerin, kilise çalışanlarının, subayların, antropologların çeşit çeşit karakterlerin yollarının kesişmesini; birbirlerinde arkadaşlık, dostluk, aşk, tutku duygularını tattıklarını okuyoruz. Zaman zaman da Mildred’in zihninden geçirdiklerine tanık oluyoruz bilinç akışı tekniğiyle yazılan pasajlardan.
Mildred, bir rahibin kızıdır ve kilise için hayır işleri yaparak hayatını geçirir. Hiç evlenmemiştir, kiliselerin çevresindeki kadınlar için bu durum olağan olsa da ilginç olan şey Mildred’in evliliğe hiç merakının olmayışıdır. Hatta kendini bir kız kurusu olarak gördüğünü de şöyle anlatır:
“Ben uyku tulumlarında yatmaktan ve plastik tabaklarda yemek yemekten hoşlanan Dora’nın (eski ev arkadaşı) canlılığına sahip değilim. Kendimi pimpirikli ve vesveseli bir kız kurusu gibi görebiliyorum. Muhtaç kadınlara yardım eden bir organizasyonda yarım gün çalışıyorum, bu iş bana çok uygun geliyor, çünkü günün birinde benim de onlardan biri olacağımı düşünüyorum. Şık pantolonları ve antropolojisi ile Mrs. Napier (üst kat komşusu) için ise böyle bir olasılık söz konusu değil.”
Mildred, kendi hakkında sık sık düşünür. Genel olarak kendinden, halinden memnun bir karakter olarak çizilse de kendini zaman zaman başkalarıyla kıyaslar. Ve bunu yaparken de çoğunlukla kendini hep biraz aşağı çeker, hep biraz yetersiz görür. Yazarın bunu neden yaptığını tam bilemesem de rahibelerin, kilise çevresindeki muhazafakâr kadınların kendinden emin, ne yaptığını bilen profiline zıt bir karakter oluşturduğu kesin.
Çünkü diğer yandan Mildred üzerinden romanın tamamına hakim olan -bugünün kadın yazarlarında maalesef pek rastlayamadığımız- bir neşe var hikâyede, “kız neşesi” dediğimiz türden. Kilise çevresindeki kadınların yaşamlarının hiç de tekdüze olmadığını, sadece dinin emirlerine göre yaşadığı düşünülen bu kadınların günlük hayatında, günah da olsa kendi duygularını anlamaya ve yaşamaya çalışan kadınlar olduklarını anlatıyor. Barbara Pym, feminist metodolojinin gümbür gümbür geleceğini “Kusursuz Kadınlar” romanı ile bildiriyor aslında. Yani tek bir kadınlık hâli üzerinden kadınların tanımlanamayacağının, kelimenin her manasıyla kitabını yazıyor. Kilisede gönüllü çalışan bir kadının hayatında ne olabilir ki? Sıkıcı, tekdüze, birbirinin aynısı günler ve işlerden oluşan bir hayat biçilir bu kadınlara. Halbuki Jane Eyre’ye de göz kırpan Mildred, neler neler yaşar!
Roman, Mildred’in çok komik bir karakter oluşuyla biraz daha kıvam buluyor aslında. Mildred, aynı zamanda bağımsızlığına da çok düşkün, “yasak” arzuları olan bekâr bir kadın. Kitaptan örneklerle biraz açayım ne demek istediğimi.
Aslında çoğu orta yaşa yaklaşan kadının yaşadığı, çocukların “teyze” diye seslenme şokunun bir benzerini şöyle anlatıyor: “Bana ‘Canım’ diye hitap edilmesinden rahatsız olmuştum, aslında ‘madam’ diye hitap edilmesinden iyiydi çünkü böylece daha madam denilecek yaşta olmadığınızı da hissedebilirdiniz.”
Bir rahip için “Çünkü hem meraklı hem de romantikti ve kırk yaşının altında birisinin bekâr kalmasına dayanamıyordu.” diye düşünüyor.
Kendisi hakkında “Mildred’in yanlış veya aptalca bir şey yapmayacağını bilirsin.” cümlesini duyunca “Biraz hüzünlendim ve… bunun doğru olduğunu düşündüm, başkalarına karşı bu kadar güvenilir görünmemeyi tercih ederdim. Erdem çok güzel bir özellik ve hepimiz erdemli olmak için çaba gösteriyoruz, ama yine de bazen insanı bunaltabiliyor.” diyerek çok insani bir yerden kendisinin de zaman zaman “yasak” şeyleri yapabileceğini hissettiriyor.
Antika eşyaları biriktirdiğini söyleyen komşusuna muzipçe “Benim biriktirmeme gerek kalmamıştı. Eski evim bir rahip evi olduğu için zaten bunlarla doluydu. Hangisini saklayıp hangisini satacağıma karar vermek hayli zordu.” şeklinde cevap veriyor.
Bağımsızlığı konusunda, aslında aynı evi bir başkasıyla paylaşmaya duyduğu rahatsızlıkla ilgili hatrı sayılır derecede vurgu var. Bazıları şöyle:
“…bir kez daha yalnız yaşamanın ne kadar güzel olduğunu düşündüm.”
“…bağımsızlığıma çok düşkünüm.”
Son olarak da aslında kendine bile itiraf etmekte zorlandığı yasak aşkı, evli bir erkek olan üst kat komşusu hakkında şöyle geçiriyor aklından: “…ilkbaharın ya da restoranın sıcak etkisiyle olacak, kendimi Rocky Napier’ın aslında tam da aradığım erkek olduğunu mırıldanırken bulunca dehşete kapıldım.”

Yazarak Özgürleşmek
Bu bölüm biraz sürprizbozan (spoiler) içerebilir ama yazmasam olmaz. 1940’lar sonu, 50’ler başı İngiltere’sinde geçen Kusursuz Kadınlar’ın fonunda, savaştan yeni çıkıldığı kısıtlı da olsa resmediliyor. Savaş sonrası muhafazakârlık ortamında kadınların sıkışmışlığının devası da -yazarın bu romanda yapmaya çalıştığı gibi- savaşla kaybedilmiş neşeyi geri çağırmak ve elbette kadınları kendi hikâyelerini yazmaya cesaretlendirmek. Belki bu yüzden yazar, Mildred’i romanın sonunda bir yazma işiyle buluşturur. Bir tür sekreterlik, kâtiplik gibi bir iş. Bu işi yaparsa hayatındaki değişimi “dolu dolu bir hayat” ifadesiyle betimler. Belki Barbara Pym de antropologluğun yanında yürüttüğü üretken yazarlığını aynı motivasyonla yapmıştır.
Roman Türkçeye ilk kez 1998’de çevrilmiş ve o günden bugüne de ilgimize daha fazla mazhar olmayı bekliyor. Savaşlar, soykırımlar, bombalar derken nefes alacak alanlarımızın daraldığını hissettiğimiz bugünlerde yaşamın güzelliklerini bize hatırlatacak her şeye çok ihtiyacımız var. Tıpkı Barbara Pym’in Kusursuz Kadınlar kitabı gibi. Aslında bu güzellikler orada öylece duruyor, çekip gün yüzüne çıkarmamız ve içtenlikle başkalarıyla buluşturmamız lazım.


