Rubikon Geçilirken*

30 Mayıs’ta Ankara’da CHP açısından tarihsel bir gün yaşandı.

Kılıçdaroğlu’nun, CHP Genel Merkez Binası’nın önünde konuşma yapacağı saatte, adeta “Hodri Meydan!” diyerek Özgür Özel de CHP Ankara İl Binası’nın bulunduğu Güven Park’ta toplu bir “bayramlaşma” yapacağını açıklamıştı.

Taraflar dediklerini yaptılar. Gazeteci Murat Yetkin yapay zekâya havadan görüntüler üzerinden ne kadar kalabalık toplandığını sormuş, gelen cevap Kılıçdaroğlu’nun 3500, Özel’in ise 30 bin civarında kalabalık topladığı olmuş. Buluşmayla yetinmeyerek topluluğu Anıtkabir’e yürüyüşe davet eden Özel tarafının yürüyüş boyunca çok daha büyük bir kalabalığa ulaştığı tahmin ediliyor.

Aradaki farkı yorumlamaya gerek yok!

Özel’in tarafındaki yeni durum, mutlak butlan ilanından sonra net bir tavır koymayan Mansur Yavaş’ın hem mitinge hem de Anıtkabir yürüyüşüne katılması oldu. Bu gelişme sadece Özel’in gücünü artırmıyor, aynı zamanda Kılıçdaroğlu ve MHP açısından olumsuz bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

Yavaş’ın “tarafsız” kalması Özel’in konumunu zayıflatır ve böylesi bir zayıflama Kılıçdaroğlu’nun kimi ikircikli CHP üyelerini kendi tarafına çekmesini kolaylaştırırdı.

MHP ise, ilk bakışta pek öyle gözükmese de daha dikkatli bakılınca Sinan Ateş cinayeti, İzzet Ulvi Yönter’in esrarengiz tasfiyesi ve mafya güçleriyle açıkça sergilenen yoğun ilişkileri üzerinden “ciddiyet” ve “ağırlık” kaybediyor. Bahçeli’nin sonuç alamayan fevri ve üstenci çıkışlarının sadece Erdoğan’ın önünü açmaya yaradığının zaman içinde gittikçe netleşmesi de kaybı güçlendiriyor. Parti siyasal içeriğinin gittikçe zayıfladığı bir çeteleşme sürecinin içinde sürüklenerek hareket ediyor.

MHP, sanki sadece Erdoğan’a yönelik tepkileri pasifize etmeye yarayan bir “narkoz” görevlisi. ABD ve devletle “derin bağları” üzerinden ve mafya ile iç içe geçerek kazandığı gücü hiç unutmamak lazım. Ama bu alanlar “kolay satış” alanlarıdır; destekleri “hesaplıdır”, sadece arkasında durdukları siyasal alanın etkisinin gücüne ya da zayıflığına bağlı olarak sürdürülür ya da sürdürülmeyebilir. Yavaş’ın net tavrı sadece Özel odaklı alanın değil, ZP ve İYİP’in de MHP kitlesi açısından seçenek olmalarının önünü açıyor.

Polis şiddetiyle yapılan baskınla yolu açılarak CHP binasına girebilen Kılıçdaroğlu ise “AKP’den çok AKP’ci” bir tavır alarak adeta Akın Gürlek ağzıyla konuştu. Konuşmasında Özel-İmamoğlu eksenini “Yolsuzluğa bulaşmış”, “FETÖ bağlantılı” ve “casus” olmakla itham etti. Bunlardan “arındıktan sonra” kurultaya gidilecekmiş. Bu kadarı henüz iktidar kanadı tarafından bile söylenmemişti. Kılıçdaroğlu’nun biriktirdiği hınç ve hasetin yoğunluğunun olağanüstü güçlü olduğu anlaşılıyor.

Sonuç olarak, 30 Mayıs’ta Ankara’da yaşananlar, tarafların CHP’de bir arada durma olasılığını oldukça zayıflattı, hatta yok etti diyebiliriz. Özel-İmamoğlu-Yavaş üçlüsünün yeni bir partileşme sürecini başlatması kaçınılmaz gözüküyor.

Ek olarak, iktidarın Özel’e yönelik “FETÖCÜ” suçlamasıyla soruşturma başlatmasının önü Kılıçdaroğlu eliyle açılmış oldu.

Öte yandan, zaten Kılıçdaroğlu’nun Akın Gürlek benzeri söylemi biraz deşelenirse, pek de sürpriz olmayan başka olasılıklar güç kazanıyor.

Öyle görünüyor ki Kılıçdaroğlu CHP’yi Erdoğan-Bahçeli-Trump üçlüsünden oluşan iktidar bloğunun yanına iliştirip dördüncü ortak olmaya çalışıyor. O sadece “hain” ya da “düşkün” değil, daha “derin” bir ilişkiler ağının içindeki bir güç alanının istekleri yönünde bilinçlice hareket ediyor.

Egemenlik alanındaki bir güç bloğunun Kılıçdaroğlu’nun önünü açtığını, hatta görevlendirdiğini saptayabiliriz. Ana muhalefet, moda deyimle “yerli ve milli” yapılmak isteniyor!


“Derin” olarak adlandırılan egemenlere ait iktidar alanı öyle çok da gizemli değil; devlet bürokrasisinin ve sermayenin zirvelerindeki ilişkiler alanıdır. İçinde yasal ya da gizli kurumlar ve bazen kişilerde yoğunlaşmış denge/düğüm noktaları olan ve aralarındaki dolayım kanalları üzerinden akan karşılıklı iletişimlerle içindeki her konumlanmanın birbirini etkilediği bir “alan”, başka kompleksleri kapsayarak kendisini yapılandıran bir kompleks bütünlüktür.

Öylesine bir başıboşlukla değil, sermayenin ihtiyaçlarının en güçlü ivmelendirici olduğu akışlar-ilişkiler söz konusudur. Sermayenin ihtiyaçlarının sınırsız talepleri işçi sınıfının merkezinde olduğu ve diğer anti-kapitalist güçlerin de kendisini ifade ettiği mücadelelerle dengelenir. Egemenlik alanı, bu dengenin her zaman sermayenin ihtiyaçlarının esas alınacağı bir yapısallık içinde kalmasını sağlamayı hedefler.

Geçmişte TÜSİAD/YİK-Genelkurmay arasındaki ilişkilerle yürürken nispeten daha elle tutulur olan bu yerel ilişkiler alanı, şimdi yerel kapitalizmin gelişip güçlenmesinin ortaya çıkardığı yeni gerçeklerin devreye girmesi, Ordunun zirvedeki “dokunulmaz” rolünün “eşit ortak” haline indirgenmesi ve Saray’ın varlığı koşullarında geçmiştekinden daha kompleks bir bütünlük arz ediyor.

Günümüzdeki “siber ağlar” egemenlik alanının üstünde konumlandığı toplumu izleme, saptama ve kontrol gücünü öylesine güçlendirmiştir ki; artık sadece “daha güçlü” deyimi yetmez, günümüze özgü “yeni” bir “durum” içindeyiz. Toplumun içinde hareket ederek varlığını sürdürdüğü mekân/mekânlar ve zaman/zamanlar siber ağlarla kuşatılmış durumdadır. Yapay zekâ dönemi, bu ağlara izleme, saptama ve kontrolün de ötesinde önceden görme ve nihayet yönlendirme kapasitesi de kazandırıyor. Geçerken hemen belirtelim ki, aynı siber ağlar sistem karşıtı direnişçi-devrimci toplumsal ve siyasal güçlerle de ilişkilenme, bilgi alışverişi, ortaklaşma, egemenleri her yönden kuşatma, anbean yıpratma ve kendi arzu ve ihtiyaçlarını egemenleştirme imkânını da verir.

Zirvede tek başına gözüken Erdoğan belki siyasal ve toplumsal yaşamın günlük akışında “keyfi” kararlar alıp uygulatabilir, ancak devletin temel yönelimleri alanındaki kararların bahsi geçen ilişkiler alanından onay alması gerekir.

Bu onay, hemen akla geleceği üzere bir toplantıda yapılan oylamayla değil, egemenlik alanındaki öznelerin farklı arzuları, ihtiyaçları ve aralarındaki güç ilişkilerinin oluşturduğu bileşkenin belirlenimiyle kendisini gösterir. O “belirlenim” elle tutulur ve somut bir biçime ancak çok ender hallerde bürünür, ama gözükmese de hep “oradadır”, kendi dışına çıkanı dışlar, kendisiyle uyum sağlayanın önünü açar, güçlendirir.

ABD-AB ikilisinde somutlaşan emperyalist Batı ise, yerel egemen ilişkiler ağının, hem devletlerin açık ve gizli ilişkileri ve NATO’nun sunduğu açık ve gizli ortaklaşma zeminleri üzerinden hem de sermaye güçlerinin iç içe geçmişliği üzerinden ortaklaştığı ve güç ilişkilerinin soğuk yasalarıyla belirlendiği küresel ilişkiler alanıdır. Yani, Türkiye devleti her tarafından çepeçevre sarıldığı bir küresel ilişkiler alanının içinde kendisini var ediyor. Bu konumlanma hem bir güvencedir hem de bir sınırlanma, bağlanma ve belirlenmedir.

Hepsi kendisi de bir dizi ilişkiler alanını ve onların arasında akan dolayım kanallarını içinde barındıran kompleks bütünlükler olan bileşenler, ortaklaştıkları küresel konumlanma içinde daha güçlü bir kompleks bütünlüğü/Batı’yı oluştururlar. ABD bu gücün merkezinde durup belirleyici olabildiği oranda küresel hegemonya alanında iddia sahibi olabilir.

Biz “dışarıdan” bakanlar açısından ilk bakışta muazzam bir bütünlük olarak görülebilecek olan bu alan, şayet “içerden” bakılırsa, sanılacağı gibi bir uyum içinde değildir. Tam tersine, egemenlik alanı gerilim ve iç çelişkilerle, rekabet ve hatta yok etme düzeyindeki iç çatışmalarla doludur.

İç gerilimler ve çatışmaların ana sebepleri: İlkin, “rekabetçi” bir yapısallıkla damgalanmış olan sermayenin somut-tarihsel hareketi içinde yaşanan ve sermayenin başka bir yapısallığı olan “merkezileşme ve yoğunlaşma” eğiliminin ivmelendirdiği farklı sermaye güçleri arasındaki karşılıklı itiş-kakışlar ve nihayet birbirini yok etmeyi hedefleyen savaşlardır.

İkincisi, sistemin günümüzde zorlandığı ve çıkış bulamadığı çok yönlü krizlerin yarattığı-yaratacağı ağır toplumsal ve ekolojik yıkımların nasıl değerlendirileceği konusundaki farklılıklardır.

Üçüncüsü, toplumsal alanın içinde egemenlik alanına karşı yürütülen farklı yapılar ve biçimlerdeki mücadelelerin gücü ya da güçsüzlüğüdür.

Dördüncüsü, muhalif halk güçlerine karşı nasıl müdahale edileceği üzerinde sermaye güçleri arasında çıkan anlaşmazlıklardır.

İçinde bulunduğumuz dünya-tarihsel momentte egemenler arasında iç gerilimlerin çatışmalar düzeyine çıkma olasılığı güçlüdür. Onaylar ya da kararlaştırmalar çoğunlukla “bütünlüklü” olarak gerçekleşmez; her zaman farklı hatta zıt konumlanmalar vardır, ama özellikle kriz anları bu farklı ya da zıt konumlanmaların gerçekleşme ve birbirlerinden ayrışma olasılığına ivme verir. Kapitalizmin küresel çok yönlü krizleri ve yereldeki politik, ekonomik ve toplumsal gerilimler böylesi ayrışmaların hem yeryüzünün tümünde hem de ülkemizde çok daha açılıp saçılarak kendisini var ettiğini ve edeceğini belirliyor.

Bu son tespitten güncele bakarsak, Erdoğan’ın küresel ve yerel bütün egemenlerden onay aldığı ve Kılıçdaroğlu’nun da böylesi bir güç alanının kendisine verdiği görevi yerine getirdiği söylemi bir Saray palavrasıdır. Bir güç alanının bu yönde tavır belirlediği açıktır, başka bazı güç alanları da farklı tutum içindeler ve bazı sivri sözcülerinin açıklamalarıyla kendilerini ifade ettikleri soğukkanlı bir bakışla çok rahat görülebiliyor. Ve aslına bakılırsa, böylesi kriz anlarında sermaye güçlerinden tutarlı ve bütünlüklü tavır beklemek saflıktır; aynı anda birbirinden farklı tutumları savunabilir, olayların akışına göre hızla konum değiştirebilirler.

Ve elbette siyasal ve toplumsal alanda sadece egemenler yok; gösterilerle sokakları dolduran farklı toplumsal güçlerden on binlerce insana ya da grev ve direnişlerdeki emekçilere bakılırsa, başka kimlerin de olduğu görülecektir. Biz halkız, her yerdeyiz; onlar çok küçük bir azınlık, her adımda dikkatli olmak zorundalar.

Egemenlik alanı güçlüdür; elindeki askeri, politik, ekonomik ve ideolojik araçlarla her an her yerde toplumsal ve siyasal yaşama müdahale ederek sermayenin ihtiyaçlarının belirleyici olduğu bir konumlanmaya ve günlük akışa sokmaya çalışırlar. Ama aynı zamanda güçsüzdürler; küçük bir azınlığın bütün toplumu yoksullaştırıp çürütmesinin aracıdırlar, meşrulukları kendi ihtiyaçları için mücadele eden halk güçlerinin her hareketiyle zorlanır, o hareketler ortaklaşıp siyasallaştığı oranda çözülme riskiyle yüzleşir, çözülürler.


Trump’ı dışarda bırakıp “yerel üçlüye” yani Erdoğan-Bahçeli-Kılıçdaroğlu üçlüsüne yoğunlaşırsak; (ki buraya Koç Holding’in de yerleşme denemeleri yaptığı görülüyor) bu olası üçlü, bölgede sürüp giden savaş ortamında ABD’nin bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırmasında “işbirlikçi güç” olarak aktif görev alarak, yerel egemenlik alanının uzun yıllardır yapılandırılmaya çalıştığı ve epey de yol alınan “emperyalizme bağımlı bir alt-emperyalist” statü edinme sürecini güçlendirmeyi hedefliyorlar.

Suriye, muktedir olmayan bir devlet ve çözülmüş bir toplum haline sokuldu; bir zamandır Irak da o yönde zorlanıyor. Türkiye, Suriye ve Irak’a emperyalizm adına “abilik” yapacak; o süreçte kendisi de Suriye ve Irak’ta oluşan yeni durumla “uyumlu” bir yeni zemine yerleşecektir. Barrack’ın pek de gizlemeden ifade ettiğine göre “Merhametli Monarşi” ya da “Meşruti Monarşi” olunacak!

Yaşanması kaçınılmaz savaşlarda cephelere sürülecek halkın dökülecek kanı ise “yüce devletin kutsal hedeflerine ulaşması için” yaşanması gereken kaçınılmaz bir zayiat olarak görülecektir.

Ayrıca, emeğin ucuzlatılmasından doğanın yağmalanmasına dek uzanan bir alanda yapılan süreklileşmiş hamlelerle küresel ve yerel sermayenin ülkeyi yağmalamasının önü sınırsızca açılacaktır. İşçilerin ücretlerini artırma mücadelesi ya da doğanın yağmalanmasını engellemeye çalışan toplumsal güçler ülkenin hedeflerine ulaşmasını hançerleyen “vatan hainleri” olarak damgalanacak, kadınların özgür varoluş mücadelesi “toplumsal ahlakı çürütme girişimi” olarak lanetlenecek, laiklik “toplumsal bütünlüğümüzü parçalamak isteyen dış güçlerin oyunu” olarak gösterilerek düşmanlaştırılacak…vd. Topyekûn bakılırsa, toplum bataklığa sürüklenerek yozlaştırılıp çürütülmek istenmektedir.

Hukuk mu, o da Batılı rasyonel burjuva aklın düzenlediği, hikmetinden sual olmaz yüce Allah’a haşa kafa tutup “ulvi” olandan koparak kendince haddini aşıp “dünyevi” bir düzen kurma girişiminden başka nedir ki? Adalet hiç “rasyonel akıl” tarafından önceden belirlenmiş kurallar tarafından sağlanabilir mi; o ancak muktedirin şefkatli ve adaletli iradesiyle sağlanabilir. “Beşli çete” diye hakaret edilenler de piyasanın azgın bireyci işleyişine karşı muktedirin adaletli paylaşımını gösterir.

Muktedir ise, İslam dininin biricikliği ve dokunulmazlığıyla zırhlanmıştır; ama herhangi bir İslam değil, gene muktedir tarafından yorumlanan özel bir İslam!


Butlan sonrası gelişmeler sonrasında Kürt Halk Hareketi’nin Dem Parti kanadının CHP içindeki tartışmada “tarafları itidale çağıran” ve bayramlaşmada her iki tarafa da gitmeyerek sürdürdüğü “itidalli” tutumu boşluğa düşüyor.

Aslına bakılırsa, Kürt Halk Hareketi’nin, günümüzdeki özel durumu değerlendirildiğinde, CHP içi gelişmelerde nasıl bir tutum alacağı belirleyici önemde değil. Önemli olan, özneleşmiş Kürt halkının toplumsal ve siyasal yaşamın her alanına yönelik süreklileşmiş kararlı hamlelerle ve meşru zeminlerde hareket etmesidir. Bu hareket hem Kürt meselesine ilişkin her türlü halkçı-demokratik gelişmenin çözüm gücü olacak, hem de kazanacağı meşruiyet ve güçle CHP içi gelişmelerde de zaten doğal olarak rol oynayacaktır.

Şimdi, binlerce yıldır sürüp gelen yerleşik ve derin bir antika tefeci-bezirgân kurnazlığıyla her ay yeni “umutlar” saçan iktidarı çok daha yetkin olduğu diplomasi hamleleriyle zorlamayla yetinmenin değil, halkın açık-meşru hareketinin öne çıktığı bir konumlanmaya yerleşmenin zamanıdır. Yarın değil, hemen şimdi!


İktidarın mutlak butlan manevrasını ret eden ve Özel’i meşru olarak gören sosyalist güçlerin ise, şimdiden sonra kendi tutumlarını demokratik bir cumhuriyeti hedefleyen “bağımsız” ve “ortaklaşmış” bir zemine yerleşerek mi sürdürecekleri yoksa hâlâ Özel’i desteklemekle yetinen “yedeklenme” konumuyla mı yetinecekleri hızla cevaplanması gereken bir soru olarak ortaya çıkıyor.

“AKP ile CHP arasında olanlar ya da CHP’nin sorunları bizi ilgilendirmez” tutumu günümüz koşullarında apolitik ve steril bir duruş zemininde konumlanıp ilke bayrağı sallamakla yetinen kendi içine kapalı dogmatik bir “sekt-yuvar” olma sonucunu yaratacakken; “Özel’e yedeklenme” ile yetinen bir tutum da liberal zeminde bir tasfiyenin önünü açıp ivmelendirecektir.

Gelecek kuşaklar günümüzdeki sosyalist hareketi tam da bugünlerde aldığı ya da almadığı-alamadığı tutumlar üzerinden onurlandıracak ya da lanetleyecek!

Devlet şiddeti, medya ablukası ve Trump’ın açık desteğiyle ancak ayakta kalabilen iktidar alanının toplumsal desteği zayıf. Şimdiki “mutlak butlan” hamlesi de hedeflenen sonuçları henüz üretemedi. Hatta tersine, Özel-İmamoğlu-Yavaş eksenini güçlendirip iktidarı yalnızlaştıran ve iç gerilimlerini kışkırtan bir duruma sürüklenme olasılığı da güç kazanıyor.

İktidar, onca baskı, tutuklama ve her an her taraftan yüksek sesle sürdürülen propaganda taarruzuna rağmen yürüttüğü ve çok daha fazlasını dayatacağı yoksullaştırma politikalarıyla soyguncu bir çeteye dönüşüyor. Sıkça yaptığı güç gösterilerinin desteği yeterli değil. 

Günlerin önem kazandığı bir zamandayız.

İktidar İmamoğlu’nun tutuklamasıyla başlattığı tayin edici hamlesini Gürlek-Kılıçdaroğlu eliyle yaptığı mutlak butlan hamlesiyle daha yoğun ve sert bir gerginliğe yükseltti. Şimdi sıra Özel’in ya da Yavaş’ın tutuklanmasına gelmiş olmalıdır. Ancak, iktidar bu düzeyde yüksek bir gerginliği sürekli taşıyamaz; o sebeple acelesi var. Doğal değil mi? Sadece devlet şiddetine güvenip “bütün tuşlara aynı anda basan” özne olağanüstü risklerle yüklenmeye yazgılıdır, işini hızla bitirmelidir.

Trump’ın kasım ayında yapılacak ara seçimler sonrasında “azledilme” olasılığı da iktidarın başının üstünde sallanan bir kılıç olarak ek gerginlik yüklüyor.

Peki, Kürt Halk Hareketi ve Türkiye Sosyalist Hareketi aynı yüksek gerginliğin içine girmeye cüret edebilecek mi, şayet girebilirse o yüksek riskli alanda soğukkanlı ve uzun soluklu bir toplumsal ve siyasal hareketi yürütebilecek mi?


Dikkat!

Sadece iktidar alanı için değil, Kürt Halk Hareketi ve Türkiye Sosyalist Hareketi açısından da “Rubikon’u” geçme ya da geçmeme/geçememe seçeneklerinin olduğu bir yol ayrımı var.

Tarih çoğunlukla içinde oluşan toplumsal ve siyasal yapı/yapıların sınırları içinde hareket eder. Elbette öylesi zamanlarda da ne toplumsal ne de siyasal alanda durağan-kalıcı bir sabitlik söz konusu olmaz; sürekli bir hareket ve onun yarattığı değişimler yaşanır. Ancak değişimler sadece güç dengelerindeki güncel değişikliklerde kendisini gösterebilen ve güncelliğin içinde var olduğu yapının/yapıların sınırlarını aşamayacakları bir zeminde yaşanır. İnsan/toplum iradesinin değiştirme gücü, “yapı/yapılar” dediğimiz muazzam zenginlikteki ve sürekli hareket hâlindeki bir kompleks bütünlüğün sınırlarıyla belirlenir, dışına çıkmak zordur, hatta olağanüstü istisnai durumları saymazsak imkânsızdır.

İstisna olan kopuş anlarıdır.

Artık uzun süredir orada oldukları için herkesçe iyi bilinen yapı/yapılardan oluşan eski kompleks bütünsel toplumsal ve siyasal gerçeklik, içinde yaşanan gerilimleri ve değişim-dönüşümleri taşıyamaz hale gelince bir çıkış arayışı potansiyeli oluşur ve güç kazanmaya başlar. Arayışta yeterli güç oluşursa, oluşabilirse işte o kopuş anı var olan gerçekliği zorlamaya başlar.

Yeni bir “şeyin” doğum anı gelmiştir. Üstelik o “şeyin” “ne” olacağı ve “nasıl” doğacağı konusunda da gerçekliğin ürettiği farklı olasılıklar skalası toplumsal ve siyasal öznelerin hemen önünde durmaktadır. Karar anıdır.

İşte böyle zamanlarda insan/toplum iradesinin değiştirme gücü kendi zirvesine doğru yükselişe geçer; (büyük harfli) Tarih doğum yapmaya zorlanmakta, önündeki engelleri, kapıları aşmak istemektedir. İhtiyaç, tarihin doğum yapmasına yardımcı olabilecek kapasitede bir ebedir.

Tarihe Bakınca

Türkiye böyle bir sancılı süreci 1906-1926 arasında yaşamıştı; Osmanlı çürümüştü, çözülüyordu; ülkede güç kazanan kapitalizm kendi ihtiyaçlarına uygun bir yeni siyasal ve toplumsal düzen talep ediyordu. Tarih doğum sancıları çekiyor, Padişah Abdülhamit ise doğum sancılarını göz ardı edip ya da belki de hiç göremeyerek baskıyı artırıp cesede dönüşen Osmanlı düzenini sürdürmeye çabalıyordu.

Önce Talat Bey öncülüğündeki İttihatçılar ebeliğe soyundular; cüretli davranıp Abdülhamid’i devirdiler ama sonrasında olmadı, yapamadılar, ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Gizli örgütçülük ve savaşçılıkta cüretli ama politik olarak kifayetsizdiler. Abdülhamid’i devirdikten sonra iktidar olamadılar, olabildikleri zaman iktidar olmayı ve o konumu sürdürmeyi beceremediler, kaybettikçe çürüdüler, sonunda soykırımcılıkla anılacakları bir bataklığın içinde boğularak yok oldular.

Tarihin doğum sancıları çekiyor olması ve acil bir ebe ihtiyacı, ihtiyacı görüp göreve talip olan herkesin ebe olabileceği anlamına gelmez. Tarihe ebelik yapmak çok özel niteliğe/niteliklere gereksinim duyar; çok karmaşık ve zorlu, yüksek gerilimlerle yüklü bir süreçtir.

2. Bölümde devam edecek…

(*) Roma yasalarına göre Galya/Fransa ile İtalya arasındaki Rubikon Nehri’ni Romalı askerî komutanların ordusuyla birlikte geçmesinin yasak olduğu sınırdı. Otoriteyi Senato temsil ediyordu. Ordu ancak Senato’nun izniyle Roma topraklarına girebilirdi, izinsiz girmek “devlete karşı isyan” olarak kabul edilirdi.

M.S. 49 yılında Roma Cumhuriyeti’nin komutanlarından Sezar başarılı Galya/Fransa seferinden dönerken Senato’daki muhalifler kendisini yargılayarak siyasi yaşamını sonlandırmaya hazırlanıyordu. Ordusuyla beraber başkente girmesi yasaklanmıştı.

Rubikon Nehri’ne gelen Sezar kaderini kendisi belirledi: Ordusuyla birlikte şehre yürüyen Sezar’ın nehri geçerken “Alea iacta est” — “Zar atıldı” dediği söylenir.

Gerçekten de Roma’da iç savaş başladı ve muhaliflerini yenen Sezar imparatorluğunu ilan etti.

“Rubikon’u geçmek” sonradan siyasal söylemde bir deyim haline dönüşerek, kritik anlarda alınan geri dönüşü olmayan kararlar için kullanılmaya başlandı.

Günümüzde Erdoğan İmamoğlu’nu tutuklatması ve CHP kongresine mutlak butlan kararı aldırtmasıyla “Rubikon’u” geçerken, Özel de kendi bulunduğu yerden yaptığı hamlelerle “Rubikon’u” geçti.

Ancak her iki geçiş de “sistem içi” güçler tarafında yaşandı! Geçişler de, tarihte yaşandığı gibi özel bir anda değil, bir sürece yayılarak gerçekleşiyor.

“Sistem karşıtı” güçlerin “Rubikon’da” durup taraflar arasındaki mücadeleyi seyretmekle ya da birisine destek vermekle yetindikleri, nehri kendilerine uygun bir tarzda geçmeyi göze alamadıkları, adeta “mezarlıktan geçerken ıslık çalma” konumunda oldukları görülüyor.