Kürt Halkının Tarihsel Kavşağı

Kürt halkı da, yeryüzündeki bütün halklar gibi “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” olmayıp, sınıflardan oluşmaktadır. Yeni dönem Kürt halkı içindeki sınıf gerçekliğini eskisinden daha fazla öne çıkaracaktır. Ezilip yok sayılan bir halkın özgürleşme hamlesi farklı sınıfları etrafında toplayabilen özel bir çekim gücüne sahip olsa da, mücadelenin geldiği güncel aşamada kimlikle ilgili kimi sorunlar çözüldükçe hareketin içindeki farklı sınıfların farklı ihtiyaçlarının öne çıkması ve bu özel ihtiyaçları temelinde hareketi belirlemeye çalışmaları kaçınılmazdır.

Kürt halkı on yıllardır sürdürdüğü mücadelenin günümüzdeki aşamasında özgürleşme hamlesini toplumsal ve siyasal alanda vereceği meşru mücadelelerle yürütme yönelimi içine girdi.

Kürt halkı, mücadele içinde ağır bedeller ödemiş olsa da, o bedeller boşa gitmedi. Yaşanan olağanüstü süreç olağanüstü değer yaratmış, Kürtler halk olarak önceki hallerinden niteliksel olarak çok daha güçlü bir konuma yerleşmiştir.

Kürt halkı, on yıllardır sürüp gelen mücadele sürecinde olgunlaşmıştır. Kendi ihtiyaçlarının bilincinde olan, kazandığı hakları koruma ve yenilerini kazanmanın ancak mücadele ederek olabileceğini deneyleriyle öğrenen özneleşmiş bir halk gerçekliği oluşmuştur. 

Ne olduğunu, gücünü ve ihtiyaçlarını bilen bir toplumsal özneleşme bütün silahlardan bin kez daha güçlü bir duruşun zeminidir. Kürt halkı böylesi güçlü bir duruşa sahiptir.

Yok sayılan Kürt halk gerçekliği artık var! Yaşanan mücadele dönemi Kürt halkını düşürüldüğü bataklıktan çıkarmış, dimdik ayağa kaldırmıştır.

Şimdi, Kürt halkının halk olarak varlığının ve eşit yurttaşlık hakkının anayasal teminat altına alındığı demokratik bir anayasa hedefine doğru yürünecek meşru bir toplumsal ve siyasal mücadele dönemi açılıyor. Mücadelenin en büyük teminatı da özneleşmiş Kürt halkıdır.

Kürt halkının on yıllardır sürüp günümüze akan mücadelesinin içinde yetişen kahraman evlatlarının en yüksek yoğunlaşma ve fedakarlıkla yeni dönemin içinde de halkın özgürlüğü için mücadele etmeye devam edeceklerinden eminiz.   

Kürt halkının mücadelesinin öncekilerden ve aynı dönemde diğer Kürdistan bölgelerinde olanlardan farkı, mücadelenin kurucu ve yürütücü önderlerinin neredeyse hepsinin yoksul Kürt ailelerinin evlatları olmalarıydı.

Bu gerçeklik, daha önce şu ya da bu Kürt egemen kesiminden gelen liderlere sahip olan Kürt halk hareketlerinin yaşadığı yenilgilerin tam zıddı bir sonuç üretmiş, halkın özneleşmesi gibi muazzam bir sonuç yaratabilmesini belirlemiştir.

Sadece politikleşmiş öncü güç değil, sömürgeci egemenlerin yoksullaştırdığı Kürt halkı da, evlatları olan yoksul gençlerin öncü hamlelerle açtığı yola girmiş, o yolda evlatları kadar kahramanca mücadele ederek yasal ve meşru alanlarda yeni mücadele alanları açıp mücadeleyi toplumsallaştırarak meşruiyet kazandırmış, meşru-yasal kurumlara kavuşturmuştur.

Kürt halkı yeni dönemde eskisinden daha yoğun ve karmaşık sorunlarla yüzleşecek, daha ağır tasfiye tehlikelerini aşmak zorunda kalacak. Silahlı mücadelenin dayattığı çıplak güçle başarabildiği ön açıcılık ve yarattığı güç dengeleriyle sağladığı koruma kalkanının desteği artık olmayacak. Şimdiden sonra sadece çıplak olarak halk gerçekliği mücadele verecek. Kürt halkı böylesi bir dönemi de aşabilecek birikime sahiptir, ancak çok farklı ve karmaşık sorunlarla baş edebilmek için eskisinden çok farklı kapasiteler kazanılmak zorundadır.

Sokaklardan semtlere ve şehirlere yayılan bir alanda toplumsal yaşamın bütün hallerini özgürlük hamlesinin toplanma ve mücadele alanlarına çevirmek gerekiyor. Sistemin siyasal egemenlerinin devlet şiddeti ve medya üzerinden, sermaye güçlerinin ise pazar ilişkileri üzerinden dayattığı siyasal ve ekonomik süreçlere karşı halkın kendisini özgür bir irade olarak yeniden ve daha üst bir zeminde inşa etmesi gerekecek.

Egemenler yeni dönemde mevcut özgür ve bağımsız bir iradeleşme-özneleşme yaşayan halk gerçekliği yerine, siyasal ve toplumsal alanda kazandığı inisiyatifi süreç içinde kaybederek edilgenleşen, şimdiye dek kazandıklarından daha fazlasını koparıp almak için mücadele etmek yerine verilenle yetinen, daha fazla tüketim yapmayı yaşamının amacı yapan, kendisi olarak özne olmak yerine egemenlerin nesnesi olan bir halk yaratmaya çalışacak, bu sürece de “normalleşme” diyeceklerdir.

Tam tersine, Kürt halkı kazandığı özgür-bağımsız özne konumunu sürekli olarak daha da güçleneceği yeni zirvelere doğru taşımak, böyle zorlu bir yürüyüş için yeni toplumsal ve siyasal kapasiteler kazanmak zorundadır.   

En küçük zaafın sistem tarafından üstünde oynanarak şimdiye dek kazanılmış bütün değerleri yutacak büyük bir kara deliğe çevrilmeye çalışılacağını hiç unutmamak, yeni döneme olağanüstü yoğunlaşma ve hassasiyetle yaklaşmak gerekiyor.

Kürtler ve sınıflar

Kürt halkı da, yeryüzündeki bütün halklar gibi “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” olmayıp, sınıflardan oluşmaktadır.

Yeni dönem Kürt halkı içindeki sınıf gerçekliğini eskisinden daha fazla öne çıkaracaktır.

Ezilip yok sayılan bir halkın özgürleşme hamlesi farklı sınıfları etrafında toplayabilen özel bir çekim gücüne sahip olsa da, mücadelenin geldiği güncel aşamada kimlikle ilgili kimi sorunlar çözüldükçe hareketin içindeki farklı sınıfların farklı ihtiyaçlarının öne çıkması ve bu özel ihtiyaçları temelinde hareketi belirlemeye çalışmaları kaçınılmazdır.

Türkiye halkının “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” olduğunu iddia edip sınıf mücadelesini vatan hainliği olarak gören Mustafa Kemal, en tepesinde olduğu siyasal egemenlik aygıtını modern sermaye gücü finans kapitalle antika sermaye gücü tefeci bezirganların ortaklığının ihtiyaçlarını en üst düzeyde sağlamaya adamış, işçi sınıfının ise siyasal mücadele vermesi bir yana sendika kurmasını bile yasaklamıştır. Açıktır ki, “kaynaşmış” değil “sınıflara ayrılmış” bir ülke vardı ve devlet siyasal egemeni olduğu ulusal sınırlar içindeki sermaye sınıfının ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanmıştı. Ulusal sınırların içinde kalan coğrafya ise, üstünü kaplayan parlak ama yüzeysel söylemleri çekip alırsak, yerel sermayenin kendisini güvenceye aldığı ve egemenliğini her gün yeniden ürettiği pazar alanıydı.

Günümüze gelirsek, şimdi yürüyen süreç içinde de Kürt sermayesi kolay uzlaşmalarla yetinip, Türkiye’de gelişen kapitalizmin şimdiye dek yeterince faydalanamadığı olanaklarından yararlanmayı, hem Türkiye metropollerinde hem de kapitalist gelişmenin daha zayıf olduğu İran, Irak ve Suriye’deki Kürt bölgelerinde yaygın ve yoğunlaşmış sermaye birikim kanallarına sahip olmayı ve Kürdistan’ın bütününde hegemon sermaye gücü olmayı isteyecektir.

Kürt halk gerçekliği içinde şimdiye dek mücadelenin en ağır yükünü taşımış, dağlarda canlarını vermiş ya da normal ihtiyaçlarını bile gündemleştirmeden onlarca yıldır kendisini tümüyle mücadeleye adamış yoksul Kürt ailelerinin kahraman evlatları mücadelenin sınıfsal ihtiyaçların öne çıkmaya başlayacağı yeni döneminde de en öndeki görevlere talip olacağını, halkın özgürleşmesi sürecinin sürekli daha da ileriye taşımaya çalışacaklarını umuyoruz. 

Kürt halkının özgürleşme sürecinin daha ileri hedeflere doğru hareket etmesi ancak ve sadece şimdiye dek mücadeleyi sırtlayan yoksul emekçi Kürtlerin örgütlü gücüyle sağlanabilir.

Zıt sınıf çıkarlarının farklı yönelimleri ivmelendirmesi normaldir ve silahlı mücadelenin yarattığı yüksek gerilimin baskısıyla öne çıkmayan farklı sınıf çıkarlarının yeni dönemde kendilerini daha fazla dayatması kaçınılmazdır.

Sınıflar arasında yaşananacak gerilim, ilk elden mücadeleyi daha ileri götürmeye güdülü olan hat ve kolay uzlaşmalara hevesli olan hat ayrışması olarak kendisini gösterebilir.

Kolay uzlaşma beklentisinde olanlar, hem devletin tarihin derinliklerinden çıkıp gelen despotik geleneğinin gücünü görememeye ya da görmemeye eğilimli olacak hem de temsilcisi olduğu Kürt sermayesinin hızla büyümekten başkasına kapalı olan özgün bilincinin baskısıyla Kürt halkının özgürlüğünün olası en asgarisine razı olmaya güdülü olacaktır.

Öte yandan, sadece egemenler ve emekçiler ayrımı değil, aynı zamanda günümüzde farklı ihtiyaçları olan farklı bölüklere ayrılmış olan emekçilerin ittifak ya da parçalanma ikileminden hangisine yöneleceği de önemlidir. Hareketin en başarılı olduğu alanlardan birisi de burasıdır, ama günün yeni koşullarında bu yeteneğin bir kez daha ama eskisinden daha kompleks bir yapıda yeniden üretilmesi gerekecektir.

İnsanlar kendi öznel bilinçlerinde “sadece” etnik, inanç, cinsel ya da başka kimliklerini özgürce yaşayabilmek veya çok çeşitli başka hedeflere yayılabilecek toplumsal ve siyasal hedefler için mücadele ettiğini sanarken bile, farkında olarak ya da olmadan, “aynı zamanda” mensubu oldukları sınıfları için de mücadele ederler; siz kendi öznel bilincinizde bir sınıfa mensup olduğunuz gerçeğinden kaçsanız bile, o zaten sizi doğum anınızdan itibaren kuşatıp belirleyen ve keyfinize göre yok edemeyeceğiniz bir maddi gerçeklik olarak peşinizi bırakmayacak, hep sizinle olacaktır.

Bu nesnel gerçeklik, bizzat şimdi yürüyen “süreç” için de geçerlidir.

Kapitalizmin küresel düzeyde yaşadığı çoklu krizlere bir çözüm olarak metropollerden başlayarak bütün yeryüzüne dayatılan demokrasinin tasfiyesi ve otoriterleşmeden faşizme uzanan bir alanda emekçilerin haklarının tasfiye edilip sermayenin mutlak egemenliğinin dayatıldığı güncel gerçekliğe sırtını yaslayan yerel iktidar, Türkiye’de de uzun zamandır sürdürdüğü faşizmin kurumsallaşması sürecini anayasal bir statükoya kavuşturmak istiyor.

“Süreç” masasının karşısında oturan iktidar mensupları iç içe geçen küresel ve yerel sermaye yönelimleri tarafından belirleniyorlar. “Süreç” bu güçler açısından bir demokratik yönelim değil, tam tersine faşizmin kurumsallamasına destek olacak ve egemenlerin bölgesel hegemonya yönelimlerine ön açacak bir araçtır.

Egemenlerin yapısı ve amaçları konusunda en ufak bir gölgelenme ağır sonuçlar yaratacaktır.

Mevcut haliyle fiilen faşizmi uygulayan ve bütün gücüyle fiilen uyguladığı faşizme anayasal bir statü kazandırmaya çalışan iktidar kırıntı halinde bile olsa mecburen vermek zorunda kaldığı bütün tavizleri fırsatını bulduğu ilk anda geri almak isteyecektir. İktidar açısından Kürt halkı “köprüden geçinceye” kadar taşınması gereken bir yüktür.

Ancak, egemenler de kadir-i mutlak bir güce sahip değiller.

Kürt halkı, bunca mücadele deneyinden sonra kendisine kurulan bütün tuzakları görebilecek kapasiteye sahiptir: Yeni dönem, yasal-meşru alanda kazandığı her mevziyi hızla en geniş toplumsallığa kavuşturup savunma hattını sağlamlaştırarak, kendi bağımsız taktik hattını süreklileşen bir pratikle fiilen hayata geçirerek, kendi özgür-bağımsız var oluşunu esas güç olarak görüp sürekli daha ileri adımlarla iktidara kendisini dayatarak kazanılabilir.

Bürokratik bir anlayışla Meclis’teki temsilcileri merkeze ya da zirveye koyan bir duruş, halkın inisiyatifini gölgeleyip Meclis’teki faaliyete tabi yedek güç konumuna indirgemeye eğilimli bir yapıyı doğuracak, halkı pasif seyirci konumuna sürükleyecektir. Meclis faaliyeti, halk hareketinin içinde herhangi bir imtiyaza sahip olmayan mücadele alanlarından birisi olmalı, Hareket’in bütününün yönelimlerine tabi olmalıdır. 

Kürt halkı masanın karşısında oturanın yapısı ve hedefleri konusunda berrak bir bilinç ve savaşçı bir kurnazlıkla kendisini ifade ederek, kendi gücüne güvenip kendisini dayatarak yol alabilir. 

Ya da mevcut iktidarla ancak halkın kendi ihtiyaçlarını her alandan ve her an dayattığı bir duruşa sırtını yaslayarak görüşülebilir; aksi durumda, kendi durduğu yerden Kürt halkına ters yönden tam da böyle davranan ve süreç ilerledikçe daha fazla davranacak iktidarın hamlelerinin sonuç alma olasılığı vardır.

Komün gerçeği

“Komün geleneği” partimizin (Toplumsal Özgürlük Partisi) içinde bulunduğu geleneğin kurucu teorisyeni Kıvılcımlı’nın sosyalist ortamımızda “kitaba uygun görülmeyen” hatta pek dillendirilmesede “biraz tuhaf” görülen bir tespitidir. Gerçekte ise, “tuhaf” olan bir gerçeklik olan “komün geleneği” değil, gerçekliği kafalarındaki Batı odaklı ezberlenmiş şemalara benzemediği için göremeyip papağan gibi ezbere konuşanlardır.

Dünya toplumları tarih içinde “aynı” değil “farklı” yapılara ve biçimlere bürünerek günümüze dek akıp gelmiştir. Batı kendisidir ve bu da normaldir; normal olmayan bütün dünya tarihini kendisini merkeze koyarak görüp anlatan Batı odaklı anlatılardır.

Kapitalizme önce geçmenin yarattığı imkanlara dayanarak kazandığı güçle dünya üzerinde kendisinin zirvesinde olduğu bir hiyerarşik düzen kuran, hiyerarşinin inşa sürecinde önce sömürgeci sonra emperyalist yapıda bağımlılık ilişkileri dayatan Batı, kendisini “medeni” ezip sömürdüklerini ise “ilkel”, “vahşi”, “barbar” gördüğü anlatılarla konumuna ideolojik dayanaklar yaratmıştır.

Hegel’in “Tarih Felsefesi” kitabında sırasıyla Çin, Hint, Fars ve Mısır medeniyetlerini farklı biçimlerde aşağılayarak anlattıktan sonra sıra Yunan medeniyetine gelince birden rahatlayıp pek bilinen güzel uslubuyla “nihayet evimize geldik” demesi hiç de rastlantı değildir. Oysa öncekiler olduğu ve öncekilerle ilişki içinde olduğu içindir ki Yunan medeniyeti doğmuş, dünya tarihi kendi zirvelerinden bir yenisine sıçrayabilmiştir.

Hegel nesnel tespitler yapabilmek için olağanüstü hassasiyet gösteren büyük bir deha olmasına rağmen Alman üst sınıfının bir temsilcisi olan öznel kimliği bilincine sızmış ve onun hem Alman Prusya prensliğinin de içinde olduğu Avrupa medeniyetini dünya tarihinde “üst-hegemon” konuma yerleştirmesini hem de hayranı olduğu Napolyon Bonapart’ın kılıcıyla eski imparatorlukları yıkarak o dönemde kapitalizmin gelişmesi için daha uygun koşullar sağlayan ulus devletlerin inşasına yol açmasının “ilerici” niteliğini somut-tarihsel gerçekliğinden koparıp mutlaklaştırmasını, farklı toplumsal ve siyasal oluşumları aşağılamasını belirlemiştir.

İşte, Hegel’in kendi konumuna uygun bir tarih felsefesi yazması tarihsel maddeci bir bakışla anlaşılabilir, ancak kendi konumları başka bir tarihin içinden çıkıp gelenlerin onun ya da kurucu önderlerinden olduğu Batı medeniyetinin başka yazarlarının anlattıklarını ezberleyerek tekrar etmesi oldukça tuhaftır.

Komün toplumsallığı ve Komün geleneği, 8-10 bin yıl kadar önce başladığı tahmin edilen “Medeniyet” öncesindeki on binlerce yılda hakim olan barbar toplumların eşitlikçi komünal toplumsal yaşamının önce medeniyete rağmen sonra da medeniyetin içine sızarak bir biçimde kendisini sürdürmesidir.

Nasıl mı?

Söz gelimi, ülkemizdeki Alevi toplumsallığı, Ortadoğu’daki Şii toplumsallığı, Meksika’nın Chiapas bölgesindeki ya da Bolivya’daki yerliler tam da böylesi toplumsal güçlerdir. Kapitalizmin gelişmesinin ileri aşamalarıyla iç içe olduğu için diğerlerinden daha zayıflamış haliyle de olsa Kürt toplumunda da aynı doku halen yaşamaktadır.

Uzlaşmaz çıkarlara sahip olan ve birbirleriyle sürekli gerilim içinde olan sınıflara ayrışan, egemen sermayenin ihtiyaçlarına göre örgütlenmiş siyasal ve toplumsal ilişkiler tarafından örgütlenip eğitilen ve pazar ilişkilerinin rasyonellerini normallik olarak gören kapitalist toplumsal ilişkilerle yüzleşen komün gelenekleri sürekli olarak “çözülme” riskiyle yüzleşir ve kerte kerte çözülür; ancak, aynı zamanda derin tarihselliğinden güç alıp çok farklı biçimlere bürünerek bir gelenek olarak kendisini sürdürür.

Komün insanlığın on binlerce yıl süren medeniyet öncesindeki ilkel toplumsallaşma sürecinde birbirleriyle ve doğayla olan toplumsal ilişkilerinin içinde kendisini yapılandırmıştır. Medeniyetin başlangıcından kapitalizme uzanan takriben 10 bin yılda sınıflar ve egemenlik ilişkileri oluşmuş, azınlıktaki egemenlerin kendilerine göre kurdukları düzeni hem çoğunluktaki ezilen sınıflara karşı koruyacak silahlı gücü hem de meşruiyet sağlayacak bir düzeni kurma ihtiyacının ürünü olarak gene tarih içinde devlet isimli bir siyasal örgütlenme yapılanmıştır.

Öte yandan, yeryüzü bir anda medeniyete geçmedi, medeniyet/medeni toplumlar başlangıçta etrafı komünler içinde yaşayan eşitlikçi barbar topluluklarla çevrili küçük adacıklardı. Tarih, bir yönüyle, medeniyet adacıklarının büyüyüp yeryüzünü kapsamasının tarihidir.

Medeniyet içinde oluşan köleci ve feodal egemenlik sistemlerinde de sınıf çatışması yaşanıyor, ancak sonuçsuz kalıyordu. Sınıf mücadelesiyle dönüşemeyen medeni toplumlar içine çökerek çürüyüp zayıflayınca etrafını saran medeniyet öncesi komünlerden çıkıp gelen barbar akınlarıyla yıkılıyordu.

Tarihin kapitalizm öncesindeki itici gücü, medeniyetin içindeki köleci ve feodal düzenlerde süren sınıf mücadelesinin sonuçsuz kalmasıyla çürüyen medeniyetlerle, bu coğrafyalara saldıran barbarlar arasındaki mücadelelerdir. Sınıf mücadelesi “gizli”, dolayımlı yollardan kendisini gösteren belirleyicidir, medeniyeti çürütmekte ama daha ileri gidememekte, son hamleyi barbarlar yapmaktadır. Ancak, tarih hükmünü sürdürmekte, fethedenler medeniyet tarafından fethedilerek medeniyetin yeni taşıyıcısı olmaktadırlar.

Şimdi yaşayan ise komün değil, komün gelenekleridir. Tarihsel olarak komün tarzı yaşam önceki medeniyetler tarafından içerilerek ya da silah gücüyle teslim alınarak kerte kerte fethedildikten sonra sınıflı toplumlardan oluşan medeniyetin son aşaması olan kapitalizm tarafından tümüyle tasfiye edilmiştir. Komün yaşamı kapitalizmin gelişiminin zayıf olduğu yeryüzünün ücra bölgelerinde hala kendisini gösterse de, esas olarak geç kapitalistleşmiş ülkelerin bazı toplumsal güçlerinde bir gelenek olarak yaşamaktadır.

Kapitalizm yeryüzünün tümünü kapladığı günümüzdeki aşamasında halen süren komün kalıntılarını ve komünal bütün değerleri tümüyle yok etme eğilimindedir ve buna karşı doğacak tepkilerin önümüzdeki yeni dönemin anti kapitalist dinamiklerinin içinde yer alabileceğini saptamalıyız. Komünistlerin günümüzdeki tarihsel görevlerinden birisi de böylesi bir devrimci sürecin içinde ve önünde olmaktır. 

Sonuç olarak, komün gelenekleri kapitalizmin içinde sermayenin rasyonelleri tarafından zorlanarak çözülür, ama aynı zamanda dünya-tarihsel bir derinliğin içinde yapılanmış olmasının gücü sayesinde yaşar kalır.

Komün geleneklerinin bir biçimde kendisini var edebildiği toplumsal güçler egemenlere karşı ezilenlerden yana eşitlikçi ve demokratik bir yönelime sahip olmaya yatkındırlar.

Günümüzde yeniden tarih öncesinin komün toplumsallığına dönmek imkansızdır; ancak, sınıf mücadelesinin bir sonucu olarak kapitalizmin tasfiyesi sonrasında komünal gelenekleri de içeren komünist toplumlar kurulabilir.

Antik komünde birey/“ben” yoktur; bireyler kendilerini toplumun içindeki bir birey olarak değil sadece komün/toplum olarak görür; komünist toplumlar ise, tarih içinde oluşan bireyselleşme sürecini aynı zamanda toplumsallaşmayla ve medeniyet döneminde ayrıştığı doğayla ortaklaştıran ve bu ortaklaşma sürecinde ne yaptığının bilincinde olan bireylerin bilinçli ve eşitlikçi ortaklaşmasıyla oluşacaktır.

Tarih, henüz bireyin doğmadığı ve kendisini doğanın herhangi bir parçası olarak gören toplumdan ne olduğunu ve ne yaptığının bilincinde olan toplumsal güçlerin iradi girişimleriyle oluşan topluma doğru gidiştir.

Antik komünde sınıflar da yoktur, eşitlikçidir; medeniyet, sınıflı toplumlara geçişin ürünüdür; günümüzün kapitalizm çağında ise, sınıflar arasındaki mücadele toplumsal yaşamın merkezinde konumlanır; tek taraflı değil çok taraflı akan süreçler sınıflar mücadelesi ile farklı toplumsal gerilimler ve mücadeleler arasında sürekli akış/akışlar halindedir; karşılıklı belirlenim söz konusudur; sınıflar mücadelesinin özgünlüğü doğrudan maddi hayatın yeniden üretiminden çıkıp gelmenin belirlediği içeriğiyle bahsettiğimiz karşılıklı belirlenimler alanında daha etkin bir güç olma kapasitesini taşımasındandır.

Komünal gelenekler komünist toplumda benimsenerek aşılacak, bilinçli komünal var oluşa sıçranacaktır. Komünist toplum tarihin medeniyetin içindeki herhangi bir konağı ya da aşaması değil, sınıflardan ve egemenlik sitemlerinden oluşan medeniyetten sınıfsız ve eşitlikçi bir topluma doğru kopuştur. Reel sosyalizmin yenilgisi ve çözülüşünün bir sebebi de, kuruluş sürecinin medeniyetin içindeki herhangi bir yeni aşamanın inşası olarak görülmesidir.

Komünizm, sadece kapitalizmin aşılması değil, öncesi ilkel komünal topluluklar olan sınıflı toplumlar çağı medeniyetten dünya-tarihsel bir kopuş, medeniyet-sonrasıdır.

Zıt olasılıklar

Güncel sürecin başarıyla sonuçlanması için hiçbir garanti yoktur. Yenilgi ve şimdiye kadar kazanılan mevzilerin tasfiyesi riski bir gerici olasılık olarak hep devrede olacaktır. Süreç, sadece Kürt halkından değil bütün demokratik toplumsal ve siyasal güçlerden beklentiye girerek gevşeme ya da rehavet değil, olağanüstü yoğunlaşma ve hassasiyet talep ediyor.

AKP-MHP ittifakının böylesi bir yönelime girmesi Ortadoğu’da yaşanan dönüşüm sürecine daha güçlü müdahale edebilme arayışının ürünüdür. Ancak, sadece bir hükümet olmakla yetinmeyip yeni bir devlet kurma yönünde hareket eden kurucu bir iktidar oldukları için, aynı sürecin içinde kendi iktidarlarını kalıcı kılmayı da hedefliyorlar.

İşte, tam da bu yüzden şimdi kendilerine muhalefet zemininde olan ve aynı zemindeki sosyalist güçler ve CHP ile ortak eksenler kuran Kürt halkını kısmi tavizlerler aracılığıyla muhalefet zemininden koparma, hatta mümkünse kendi zeminlerine eklemlemeyi hedefliyorlar.

Demokratik bir dönüşüm yaşanmak bir yana, Kürt halkının mevcut kazanımları bile kabullenilmeyecek, süreç zamana yayılarak yorulan Kürt halkına kırıntılarla yetinme dayatılacak ve uygun bir zamanda o kırıntılar dahi geri alınmaya çalışılacaktır. 

Sürecin garantisi yeni döneme göre örgütlenmiş Kürt halkı ve sürece öncülük yapabilmek için kendisini yeniden örgütlemesi gereken siyasal öncüdür. Her iki öge de güçlü bir şekilde ayaktadır ve iç içedir; bu güçlü konumun yeni dönem içinde yeni kapasitelerle yüklenerek yeniden kazanılması gerekecek.

Yeni olmak

Güncelliğin içinde çok sayıda yerel, bölgesel ve küresel süreç aynı anda hareket halinde ve Kürt gerçekliği üzerinden yaşanan süreç hem bu süreçlerden birisi hem de bu süreçlerle iç içe olduğu, onları etkilediği ve onlardan etkilendiği ortak bir alanda sürekli akan dolayımlarla çevrelenmiş olarak yaşanıyor. Üstelik, Kürt sorununun bizzat kendisi de bir dizi iç süreci barındırıyor ve onlar da sürekli hareket halinde!

Dolayısıyla aslında çok kompleks bir yeni durumun içindeyiz. 

Özellikle vurgulayalım, sadece kompleks değil, aynı zamanda yeni bir durumun içindeyiz. “Yeni” olmak, daha önce geçilmeyen yollardan geçileceği, çok sayıda sürprizle yüzleşileceği, bir dizi amatörlükler yaşanacağı, hatalar yapılacağı anlamına geliyor.

Yeni olan aynı zamanda kompleks bir yapıda olduğu için hedefine doğru ilerleyen toplumsal ve siyasal öznelere kendi kapasitelerinin eski hali yetmeyecek ve yeni kapasiteler kazanmak zorunda kalacak; ya öylesi daha güçlü, yoğun ve kompleks kapasiteler kazanılacak ya da tarihin kaybeden tarafında olunulacaktır. Bu süreçte kimi yorulmalar ve kopuşlar olacağı gibi, her düzeyde rafineleşmeler de yaşanacaktır.

Tarih ve güncellik

Bir tarihin içinden çıkıp geliyoruz.

Tarih sadece yaşanmış bitmiş olaylar değildir, burada ve şimdi öyle ya da böyle vardır. Güncellik kendi gerilimleriyle kendisini yapılandırırken tarihle iç içedir, etkileşim karşılıklıdır.

Güncellik tarihin sıradan bir uzantısı değildir, tarihin uzak geçmişten günümüze gelen akışı güncel gerçekliğin zorlamasıyla sürekli yeniden yapılanır; ama güncelliğin yeniden yapılanmasında tarih bir etken güç olarak hep devrededir; bakışımlı ilerleyen bir süreç yaşanır. 

Türk devletinin tarihi bize güncelde olup bitenlere bakarken bazı konularda kimi belirlemeler yapma imkanı veriyor.

Sürecin güncelliği içinde sürekli ve kaçınılmaz olarak hızlı hamleler yaparken, özellikle de günümüzdeki gibi tarihin yoğunlaştığı, dönüşüp yeniden yapılanma olasılığının güçlenip insan/toplum iradesine yol verdiği günlerde, sadece güncelliğin içinde boğulmamak ve tarihsel perspektifi bilincimizde diri tutmak zorundayız.

İşte, tarihin içinden günümüze baktığımız zaman, gerçeklik hiç de iç açıcı değil; bulanık, belirsiz ve hiç güven vermeyen bir durum yaşanıyor.

Evet, böylesi anlarda bu türden belirsizliklerin olması kaçınılmazdır, ama zaten tam da bu yüzden güzel sözlerle süslenmiş cenneten çıkma bir barış hayali yerine, sürece ve onun şimdiki gerçek haline odaklanmak gerekiyor. Verilen sözler, bağıra çağıra yapılan konuşmalar eğer gerçeklerle ilişkilenmiyorsa, havada uçuşan hafiflikler olmaktan ileri gidemez.

Sürece PKK açısından bakarsak, silahlar bırakılmış, Türkiye’de silahlı mücadelenin sonlandırıldığı açıklanmış ve nihayetinde PKK de kendisini feshetmiştir. Bu yönelimin bir pazarlık ürünü olmayıp siyasal tercih olduğu özellikle vurgulanmıştır.

Böylesi önemli bir dönüşüm Türkiye devletine de karşı açılım yapma görevini yüklüyor. Bunlar, acil olarak hastalardan başlayarak tutukluluların serbest bırakılması, silah bırakan gerillalara ülkeye dönüş ve siyasal alanda mücadele etme imkanının sağlanması, siyasal faaliyet üzerindeki baskıların sonlandırılması, kayyumların geri çekilmesi ve halkın seçtiği yöneticilerin görevlerinin başına geçmesi önlemleridir. Kürt dilinin resmi statü kazanması ve Öcalan’ın koşullarının normalleştirilip siyasal alanla ilişki kurabilmesine imkan sağlayacak koşulların sağlanması da yapılabilecek açılımlardır.

Peki, ötesi?

Ötesi devlet açısından yoktur, hem devletin yapısı hem de zaten iktidarın faşizmi kurumsallaştırma sürecini yürütmeye devam ediyor olması daha ileri açılımların önünü kapatıyor. Üstelik, özellikle vurgulamalıyız ki, yaşanan sürecin iktidarın bütün gücüyle yürütmeye çalıştığı faşizmin inşası koşullarında yaşanıyor olması, yapılan açılımların da ya en geri halleriyle gerçekleşmesi ya da uygun koşullarda geri alınması olasılığını güçlü kılıyor.

Faşizm koşullarında demokratik açılım olmaz, yapılacak olanlar en fazlasıyla üstte belirttiğimiz asgari açılımlardır. Devleti kontrol eden iktidar alanı, ki tekrar vurgulayalım, iktidar herhangi bir iktidar olmayıp yeni bir devlet kurma iddiasını yüklenmiş ve epey de yol almış “kurucu” asabiyet taşıyan bir iktidardır; mevcut sürecin hiçbir demokratik iddiası olmayan karşıt öznesidir ve bir siyasal özne olarak kendi hedefine doğru hamle yapmaktadır. 

Faşizm yerel seçimlerle birlikte açıkça kaybettiği toplumsal meşruiyeti yeniden kazanarak faşizmin kuruluş sürecini anayasal teminat kazandığı bir kalıcı zemine kavuşturmayı, bunun için faşist gidişe muhalefet eden güçlerden Kürtleri pasifize etmeyi, Özgür Özel öncüğündeki CHP’yi ise dışardan açık komplolarla darbelerken içerden de Kılıçdaroğlu’nun uğursuz eliyle bölmeyi hedefliyor. 

Kürt halkı, sosyalistler ve CHP arasındaki açık ya da zımni biçimlerde var olan ittifak bozulacak, muhalif güçler yalnızlaştırılacak ve sonra kolay lokmalar halinde teker teker ezileceklerdir. O arada bölgede ABD güdümlü olarak yürütülen açılımda hem Türkiye ve Kürdistan yeniden sömürgeleştirilecek hem de Türkiye bölgede kurulacak yeni sömürgeci düzende bir ABD piyonu olarak inisiyatif alacak, bölgesel hegemon güç olabilmek için hamle yapacaktır.

Her şey boşuna mı?

Peki, her şey boşuna mı, Kürt halkı elindeki silahı bıraktığıyla mı kalacaktır? Hayır!

Sürecin şimdiki aşamasında on yılların muazzam özgürleşmesinin bir ürünü olarak kazandığı hakları koruyacak ve daha ötesinde faşizmin oyunlarını bozup demokratik açılımın önündeki düğümleri çözecek olan Kürt halkıdır.

Şimdiki sürecin en büyük kazanımı Kürt halkına en azından bir zaman için özgürleşme mücadelesini daha uygun koşullarda yürütebileceği bir olasılıklar alanı açmasıdır. Sürecin şimdi yaşadığımız ilk aşamasında böyle bir alanın halkın gücüyle kalıcılaşıp güçlenmesi sağlanırsa son derece olumlu bir sonuç alınmış olur. Şayet başka beklentiler varsa kimsenin moralini bozmak istemesek de, Türk devletinin tarihsel olarak yapılandırılmış yapısını ve mevcut iktidarın faşizm kararlılığını değerlendiremeyen ya da görmek istemeyen hayaller dünyasından bir an önce çıkmalarını öneririz.

İçi boş hayallere sırtını dayayan gevşemeler ağır bir yenilginin yollarını döşeyecektir. Zaman önemlidir. 7 Haziran sonrasına benzer zaman kayıpları o dönemde yaşanandan daha ağır sonuçlar yaratabilir. Şimdi boş hayallerle hiç vakit kaybetmeden toplumsal ve siyasal alanın her noktasına müdahale etme, mevziler kazanma, mevzileri toplumsallaştırıp kalıcılaştırma ve büyütme zamanıdır.

Kürt halkının özgürleşme mücadelesinin sonucunda kazanılan yeni hukuki, siyasi ve toplumsal alan bir an olsun boşlukta kalmamalıdır. Halkın müdahalesi zorunludur.

Sadece Kürt halkının değil, ülkedeki bütün halkların, işçilerin, işsizlerin, başta Aleviler olmak üzere farklı inançlara sahip toplumsal güçlerin, kadınların, gençlerin, sosyalistlerin, laiklerin, demokratların vd. katılımı gerekiyor. Sadece Kürt sorununa değil bütün siyasal ve toplumsal sorunlara yayılan bir mücadeleyle, yaşanan yeni “sürecin” ortaya çıkardığı ama henüz boşlukta olan olası demokratikleşme alanına hep beraber yüklenilmelidir.

Günün görevi: Süreci ve süreçteki sadece halkın gücüyle açığa çıkabilecek demokratikleşme potansiyelini toplumsallaştırıp fiili bir durum olarak iktidarın faşizmi kurumsallaştırma sürecine dayatmak, özgürlük alanlarını fiilen inşa etmek, bu alanlarda iktidarlaşmak, hiç vakit kaybetmeden yenilerine doğru sürekli hamle yapmaktır.

Demokratik bir anayasa ve onun omurgası olacağı demokratik bir cumhuriyet, ancak ve sadece kendi hedefine doğru yürüyen halk güçlerinin kazanımlarını kalıcılaştırıp ortaklaştıracağı demokratik alanın/alanların fiili bir durum olarak yaratılması yoluyla inşa edilebilir.

Dört parça olarak Kürtler

Türkiye hem dört parçaya bölünmüş Kürt halkının mücadelesinin bütün parçalara yayılmasının hem de iktidarın Suriye’de yaşanan iç savaşa doğrudan müdahale etmesinin sonucu olarak Ortadoğu ile eskisinden çok daha yoğun olarak ilişkilidir. Suriye’deki Arap Alevi halkı ile Antakya’da yoğunlaşarak bütün ülkeye yayılan Arap Alevi nüfusunun ortak kimliği de başka bir dolayım kanalı olarak işleyerek zaten mevcut olan ilişkilenmeyi daha da yoğunlaştırıyor.

Kürt Özgürlük Hareketi kuruluşuyla hedeflediği Kürdistan’ın 4 parçasında birden var olmayı başardı.

Özellikle de Rojava/Suriye Kürdistan’ındaki konumlanma ise, zaten belli bir örgütlenme düzeyini yakalamış olarak girdiği iç savaş döneminde inisiyatif alarak özerk bir Kürt bölgesi kurabildi. Daha da ötesinde, sadece Kürt bölgesinde değil, IŞİD’le savaşta gösterdiği kahramanlığın ön açmasıyla Arap nüfusun yaşadığı Doğu Suriye’yi de de kapsayarak özel bir toplumsal ve siyasal alan yarattı. Zamanla ortaklaşıp ortak bir siyasi irade oluşturulan bu bölge günümüzde içeriğinin kendine özgü çekim gücüyle bütün Suriye’ye yayılma eğilimindedir.

İşte, şimdi yaşanan “sürecin” ilk bakışta tuhaf gözükse de aslında pek de rastlantısal olmayan bir şekilde en olumlu sonucu Suriye’de oluşmuş görünüyor. “Süreç”, harekete geçip Suriye çapında inisiyatif kazanmaya en hazır ve en uygun koşullara sahip olan Kuzey ve Doğu Suriye’deki Rojava odaklı Kürt-Arap iradesinin önünü açtı.

HTŞ odaklı yeni Suriye yönetiminin sürüp giden terörist ve çapulcu yapısıyla ülkeyi yönetemeyeceğinin herkesçe görüldüğü hatta ülkenin eskisinden çok daha yıkıcı olacak yeni bir iç savaşa doğru sürüklediği günümüzde, Rojava odaklı iradenin Suriye’nin bütününde sorumluluk alması kaçınılmaz görülüyor.

Suriye’deki Aleviler, Dürziler, Ermeniler, Hristiyan Araplar, seküler Sünniler Rojava örneğinden etkileniyor. Öyle görülüyor ki, zaman aktıkça karşılıklı iletişim ve dayanışma ağları örülmektedir. Böylesi bir demokratik-halkçı ortaklaşma sadece Suriye’nin tümüne ve bölgedeki diğer Kürt coğrafyalarına değil, bölgenin tümüne temiz havayla nefes alma imkanını verecektir.

Kürt halkının 4 parçaya bölünmüş olması ona bütün parçalardaki halklarla ve inançlarla derinden ilişkilenme imkanını sağlamış, söz konusu tarihsel imkanın açtığı yoldan yürümeyi başaran Kürt siyasi hareketi bölgedeki bütün halklarla halkçı-demokratik bir ilişkilenme içine girerek, kendi hareketini bölgesel bir hareket zeminine sıçratabilmiştir.

Bu ortaklaşma, yani hem bütün parçalardaki Kürtlerle hem de diğer halklarla kurulan ilişkilenme günümüzde daha yüksek bir siyasi yoğunlaşmaya ve halkçı-demokratik yapısını derinleştirmeye ihtiyaç duyuyor. Şayet bu zorlu yönelim başarılabilirse Kürt halkı bölgenin kaderinde belirleyici rol oynayacaktır.

Evet, emperyalizmin 20. yüzyılın başında Kürt halkını bölerek hedeflediğinin tam tersi gerçekleşebilir. Özgürleşebilmek için hem kendi birliğine hem de bölge halklarıyla ortaklaşmaya zorunlu olan Kürt halkı, şayet önündeki yeni dönemede halkçı-demokratik yapısını koruyarak müdahale edebilirse, hem Kürt halkının ortaklaşmasına hem de bölge halklarının ortaklaşarak bölgede halkçı-demokratik bir seçenek yaratmasına öncülük yapacaktır.

Kürt halkı şimdi öncekilerden çok daha zorlu bir dönemin içinde hareket ediyor.

Kürt halkı kendi özgürlüğünü kazanabilmek için bölgedeki bütün halklarında özgürleşmesinin önünü açma gerilimiyle yüklüdür. Şimdi Suriye ve Türkiye’de fiilen yürüyen bu süreç, zaman içinde Irak ve İran’a da yayılmaya yazgılıdır.

Türkiye Devrimci Hareketi  

Türkiye Devrimci Hareketi (TDH), aniden ve hızla gelişen “sürece” başlangıçta adeta “donup kalarak” tepki verdi. Yaşanan “sürece” şimdiye dek olduğu gibi “seyirci” veya “yorumcu” olarak “katılan” halden hızla çıkıp, uygun biçimde pratik olarak da katılmak, “kirlenmekten” korkan “steril” konumlara hapsolmamak gerekiyor. Sürecin belirleyici noktalarından birisi de “toplumsallaşmasıdır” ve bu konuda TDH tarihsel sorumluluğunu yerine getirmelidir.

Açıktır ki Öcalan, Marksizm’le arasına mesafe koyuyor, ama anti-kapitalist bir sosyalist olmaya devam edeceğini açıklıyor. Elbette Marksistlerin Öcalan’ın Marksizme yönelik eleştirilerine cevap verme ve Öcalan’ın aslında pek de yeni olmayan ideolojik konumunu eleştirme hakları vardır; ama daha acil olanı yeni dönemin yeni koşullarında devrimci komünistlerle Kürt Halk Hareketinin ortak mücadelesini yeniden ve yeni zeminlerde kurabilmektir. 

Kürt halkı sınıflardan oluşuyor ve sınıfsal ayrışmalar kaçınılmazdır; “Komün” olarak adlandırılan halk örgütlenmeleri ise, acaba Kürt halkının üstünde kurulabilecek bir liberal hegemonyanın meşrulaştırılma aracı mı olacak yoksa tam tersine emekçi Kürtlerin örgütlenme ve mücadele alanı mı olacak, sorun budur. Her iki yönelim de hep devrede olacak, aralarında sürekli olarak hegemonya mücadelesi yaşanacaktır.

Sürecin çözüm gücü olabilecek Kürt halkının, böyle tarihsel bir rol oynayabilmesi için örgütlenme ve mücadele alanlarında günün koşullarına uygun hamleler yapmasına  yaklaşım konusunda TDH’de farklı tutumlar gelişecektir. Bu farklılıklar sol içindeki bilinen zaafların Kürt sorununun çözümü sürecinde  yeniden kendisini ifade etmesi biçiminde yaşanacaktır. Nasıl?

Sol içindeki ulusalcılar, o “laik ulusalcı” maskesi altında gerçekte ilk olarak “Türkçülük” ve “ulus devlet” fetişizmi olarak, ama esas olarak bu iki gerici tutum üzerinden kendisini gerçekleştiren “üst-egemenlik” statüsünü koruma bilinciyle davranarak, yeni dönemde eski ırkçı-şoven tutumlarını bir kez daha üretecekler, “yüce devletin” güvence alanında geviş getirmeye devam edeceklerdir. Söz gelimi, “laiklik” konusunda üstlerine toz kondurmayan bu şaklabanlar, söz konusu olan laik Kürtler olunca hiç yüzleri kızarmadan HTŞ ile aynı zeminde konumlanacaklardır.

Sol içindeki liberaller ise, ortamın daha uygun olduğunu sezerek Marksizmden liberal demokratlığa veya radikal demokrasiye doğru zaten süren yürüyüşlerine hız verecek, sermaye düzeninin farklı alanlarından kendilerine sunulacak statülere iç huzuruyla yerleşeceklerdir. Bitmek bilmez “sermayeden demokrasi bekleme” hayalleri de kendilerinin sermaye düzeninde edinecekleri statülerle hedefine ulaşmış olacaktır.

Gerçekte ise, Türkiye işçi sınıfının demokratik ve sosyalist ihtiyaçlarıyla Kürt halkının özgürlük mücadelesi nesnel olarak stratejik bir ortaklaşmaya çağrılıdır.

Bu yazı sendika.org’tan alınmıştır.

Scroll to Top