ABD Başkanı Donald Trump, 13-15 Mayıs’ta Çin’e tarihi bir ziyarette bulundu, hemen ardından Rusya Lideri Vladimir Putin de 19-20 Mayıs’ta Pekin’i ziyaret etti. Bu iki gücü Çin’e getiren sürece bakalım.
Bilindiği gibi 2026’nın ilk yarısında ABD askeri müdahalelerini artırdı. 2026’nın ilk günlerinde 3 Ocak’ta ABD komandoları Karakas’a bir operasyon düzenledi. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve Venezuela Ulusal Meclisi eski başkanı Cilia Flores’i kaçırarak New York’a götürdüler. Maduro’nun yerine Delcy Rodríguez geçti. ABD, Venezuela petrolüne uyguladığı yaptırımları hızla kaldırdı. Petrol endüstrisi özelleşti ve satışlar kısa sürede 1 milyar doları aştı. ABD yönetimi bunu çok başarılı bir model olarak gördü. Bu başarı Trump’a büyük bir özgüven verdi ve kısa bir süre sonra 28 Şubat 2026’da İsrail’in de desteğiyle İran’a saldırdı.
Ancak İran’da işler beklendiği gibi gitmedi. ABD; İran’ın liderlerini, füzelerini ve nükleer tesislerini yok etmeyi planlamıştı. Fakat İran’ın buna yanıtı çok sert oldu. İran dünyayı büyük bir enerji krizine sokmayı göze alarak küresel petrol ticaretinin yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapattı. Hürmüz kapanınca enerji fiyatları fırladı, Trump’ın da eli kolu bağlandı, daha fazlasını yapamadı ve savaş çıkmaza girdi.
Trump İşte böyle bir ağır baskı altındayken nefes almak için ekonomik bir çıkış yolu bulmak umuduyla Çin’e gitti. 2017’den beri Trump’a bu ziyareti ilk kez yaptıran sebepler, şüphesiz tarihi bir değişimi hazırlıyordu. Trump’ın Pekin’e yaptığı bu ziyaret aslında ani bir karar değildi. 30 Ekim 2025’te, Güney Kore’nin Busan kentindeki APEC Zirvesi’nde bir araya geldiler. İki lider ticari savaşı dindirecek bir ateşkes üzerinde el sıkıştı. Mayıs 2026’daki Pekin ziyareti, işte Busan’da atılan bu temelin ve sağlanan ticari ateşkesin üzerine inşa edildi.
Trump’tan sadece dört gün sonra Putin de Pekin’e indi. Putin’in durumu Trump’tan daha da zor. Ukrayna savaşıyla çok yıpranan Rusya, Batı’nın ağır yaptırımları altında. Üzerine bir de İran krizi patlak verince enerji pazarları iyice daraldı. Putin, Çin’in sunacağı can suyuna çok muhtaç.
Çin’in Yükselişinin Kabulü
Trump, Çin’in yükselişini kabul ediyor mu? Ziyaretin şekli ve ABD heyetinin yapısı bunu açıkça gösteriyor ki evet, ediyor. ABD, Çin’in küresel bir güç olduğunu artık tamamen kabullenmiş durumda. Özellikle son birkaç on yıldır Washington’ın bir hayali, baskı yaparak Çin’in yükselişini durdurabilmekti. Ama 2026 yılına geldiğimizde bu hayallerin suya düştüğünü görüyoruz.
Ambargolar ve askeri baskılar Çin’i hiç zayıflatmadı. Çin teknolojisini geliştirdi, nüfuzunu artırdı ve daha da güçlendi. Trump bu ziyaretle Çin’e sadece bir rakip olarak değil, Çin’i, kuralların baştan yazılması gereken eşit bir güç olarak görüyor. ABD artık Çin’i dünyadan izole edemeyeceğini biliyor. Çin, mevcut dünya düzeninin içinde büyüdü ve güçlendi. ABD’nin yeni amacı Çin’i yıkmak değil, sadece bu gücün ABD çıkarlarına zarar vermesini engellemek. İki ülke de kuralsız bir rekabetin kendisi için zararlı olduğunu çok iyi anlamış görünüyor.
Artık yeni bir diplomasi dili, “ekonomik güvenlik pazarlığı” çevresinde gelişiyor. Trump’la birlikte giden heyet de bunu kanıtlar nitelikte. Heyette dışişleri ve savunma bakanlarının yanı sıra çok önemli bir rolde olan hazine bakanı da vardı. Ayrıca Apple, Tesla ve Nvidia gibi dev şirketlerin CEO’ları da Trump’la birlikteydi. Elbette bu çağ için güç artık sadece askeri kapasiteden değil, çiplerden, enerji yollarından ve yapay zekadan da en az silahlar kadar geçiyor. Trump yönetimi Çin’e tam da bu gözle bakıyor. Çin’le düşman olmak yerine masaya oturup pazarlık yapıyor.
Çin de tüm bunların farkında olan bir yaklaşımla “ince” mesajlarını diplomatik yollarla verdi. Trump’ı havalimanında, daha çok sembolik bir makam olan ve karar alıcı mekanizmalardan uzak Çin Devlet Başkan Yardımcısı Han Zheng karşıladı. Aynı hafta gelen Putin’i ise çok daha üst düzey bir isim Dışişleri Bakanı Wang Yi karşıladı. Bu karşılama resepsiyonlarıyla verilen “ince” mesaj, Çin, Rusya’yı güvenilir bir dost olarak gördüğü, ABD’yi ise öngörülemez bir rakip olarak gördüğü yönündeydi.
Trump ziyareti boyunca çok nazikti. Xi Jinping’e övgüler yağdırdı. Çin’in harika bir ülke olduğunu söyledi. Hatta Xi’yi eylül ayında ABD’ye davet etti. Trump’ın bu sakin tavrı, Çin’i eşit bir güç olarak kabul ettiğini bir kez daha gösterdi.
Thukydides Tuzağı
Thukydides Tuzağı adını, Atina ile Sparta arasındaki savaşı anlatan Antik Yunan tarihçisi Thukydides’ten alır. Thukydides savaşı kaçınılmaz kılan şeyin, Atina’nın yükselişi ve Sparta’nın duyduğu korku olduğunu söyler. Teoriye göre, yükselen bir güç mevcut gücü tehdit ettiğinde genellikle savaş çıkar. Asıl tehlike, gücünü kaybeden devletin korkuyla mantıksızca saldırmasıdır.
Xi Jinping, bizlere Thukydides Tuzağı’nı çağrıştıracak şekilde kameralar önünde Trump’a basit bir soru sordu: “Çin ve ABD bu tuzağı aşıp yeni bir ilişki kurabilir mi?”
Bu soru Çin için temelde şunları ifade ediyor:İlk olarak Xi, Çin’in yükselen güç olduğunu açıkça kabul ediyor ve artık gücünü saklamıyor. İkinci olarak topu ABD’ye atıyor. Savaş çıkarsa, bu sizin bizim yükselişimizi kabullenememenizden olacak demeye getiriyor. Üçüncü ve en kritik nokta ise Tayvan konusu. Xi, bu tuzağın fitilini Tayvan’ın ateşleyebileceğini biliyor. Bu yüzden ABD’nin Tayvan’a silah vermesinin savaşa yol açabileceği konusunda sert bir uyarı yapmayı da ihmal etmedi. Çin’in barışçıl tavrı, ABD’nin Tayvan konusunda çizgiyi aşmamasına bağlı. Trump ise bu konuya hiç girmedi. Sorunların Biden yönetiminden kaynaklandığını savundu. Kendi döneminde ABD’nin çok güçlü olacağını söyledi.

(Trump’ın Pekin uçağında sadece diplomatlar değil, Silikon Vadisi’nin dev isimleri de var.)
Şatafatlı törenlere rağmen ABD-Çin görüşmesinden devasa anlaşmalar çıkmadı. Çip ihracatı veya eski gümrük vergileri gibi büyük sorunlar çözülemedi. Yine de ilişkileri sakinleştirecek bazı adımlar atıldı. ABD ekonomisine nefes aldıracak yeni kurullar oluşturuldu. En kalıcı sonuç, ABD-Çin Ticaret Kurulu ve ABD-Çin Yatırım Kurulu’nun oluşturulması oldu.
Buna göre, Ticaret Kurulu hassas olmayan malların ticaretini yönetecek; tarım, uçak, enerji ve tıbbi cihaz gibi ürünler bu kapsamda olacak. Kurul, hangi ürüne ne kadar vergi uygulanacağını belirleyecek. Bu anlaşmayla, ABD Çin’den tamamen kopamayacağını anlamış görünüyor. Riskli alanlarla normal ticaret birbirinden ayrıldı. Yatırım Kurulu ise Çin sermayesinin ABD’ye güvenli şekilde girmesini sağlayacak şekilde çalışacak.
Tayvan İkilemi
Zirvenin en tartışmalı konusu, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping için her şeyden büyük bir öncelik taşıyan Tayvan konusuydu. Trump’ın zirve öncesinde silah satışlarını Xi Jinping ile görüşeceğini yüksek bir perdeden söylemesine rağmen ziyaret dönüşü uçakta Tayvan’a yapılması planlanan 14 milyar dolarlık silah satışını Xi ile masaya yatırdığını “Dünyanın öbür ucunda savaşa girmek istemeyiz,” ifadelerini kullandı.
Enerji Krizi
Trump’a Tayvan konusunda taviz verdiren asıl sebep kuşkusuz İran Savaşı’ydı. Venezuela’daki başarıdan sonra İran’ın da çabuk çökeceğini düşündüler. Ama fena halde yanıldılar. İşler öyle büyüdü ki Basra Körfezi’nde çifte abluka oluştu. Akaryakıt fiyatları rekor kırdı. İslamabad’da yapılan barış görüşmeleri de çöktü. Trump sahada kontrolü kaybetti.
Trump işte bu yangının ortasında Pekin’e gitti. Çin’in İran üzerindeki gücünü kullanmasını ve krizi çözmesini istedi. Zirvede iki lider de İran’ın nükleer silahı olmaması gerektiğinde anlaştı. Boğazın tekrar açılması konusunda da hemfikirdiler. Çin, petrol alımını artırabileceğini bile söyledi.
Ancak Xi Jinping, ABD ile İran arasında doğrudan arabulucu olmak istemedi. Trump da zayıf görünmemek için bunu zorlamadı. Çin tarafta yer almayacağını, sadece kendi çıkarına uygun olduğunda olaya dâhil olacağını gösterdi. Şüphesiz ABD’nin Orta Doğu’da bataklığa saplanması Çin’in Asya’da elini güçlendiriyor.
Vladimir Putin’in Çin Ziyareti
Trump Washington’a dönüş yolundayken bu kez Pekin’e Putin indi. Rus ekonomisinin belkemiğini oluşturan enerji devleri Gazprom ile Rosneft’in başkanları da Putin’le birlikteydi. Bu ziyaretle Çin, dünyanın iki büyük liderini art arda ağırlayarak gücünü gösterdi. Bu ziyaretlerin gösterdiği şey, artık diplomasinin merkezi Pekin’di. Çin, Putin’e de Trump’a yaptığı gibi görkemli bir tören düzenledi. Ama perde arkasında Putin’e daha çok değer verdiklerini gösterdiler.

(Tarihin en güçlü Rus heyeti Pekin’de. (5 Başbakan Yrd., 8 Bakan, MB Başkanı Ve ceolar..) ABD, Pekin’e teknoloji devleriyle giderken; Rus heyetinde teknoloji firması neredeyse hiç yok. Putin tamamen enerji ve finans devleriyle, masada.)
Çin, Putin’i Dışişleri Bakanı Wang Yi ile karşılayarak ona verdiği değeri gösterdi. İki liderin görüşmesinin ana odak noktası ise ABD hegemonyasına karşı çok kutuplu dünya inşası ve uluslararası ilişkilerde yeni bir dönemin başlatılması oldu.
Büyük Halk Salonu’nda bir araya gelen Putin ve Xi, çok kutuplu dünya bildirisine imza attılar. Bu bildiri, Washington’a ve Trump’ın yeni biten ziyaretine açık ve meydan okuyan bir mesajdı. Xi Jinping, iki ülke arasındaki derinleşen ilişkiyi diğer büyük güçler için bir model olarak tanımladı. (Rusya ve Çin, çok kutupluluk vurgusunu uluslararası arenada ilk kez yapmıyor. Bunu 1997’lere kadar götürebiliriz.)
Xi ayrıca, isim vermeden doğrudan ABD’yi hedef alarak tek taraflı ve hegemonik zorbalıkların dünya düzenine zarar verdiğini vurguladı. Putin ise ülkelerinin tam bağımsız bir dış politika izlediğini ve dünyada dengeleyici bir rol oynadığını ifade etti. İki lider ayrıca, 2001’de imzalanan Dostluk ve İşbirliği Anlaşması’nı uzatarak stratejik ortaklıklarını daha da pekiştirdiler.

Sibirya’nın Gücü 2 Boru Hattı
Liderler arasında kameralara yansıyan olumlu atmosfere rağmen, Rusya’nın bu zirveden beklentileri tam anlamıyla karşılanmamış gibi görünüyor. Masadaki en önemli gündem maddelerinden biri, Sibirya’nın Gücü 2 doğalgaz boru hattı projesinin nihai bir anlaşmaya bağlanmasıydı. Projenin takvimi için kesin bir tarih belirlenemedi. Avrupa pazarındaki daralma göz önüne alındığında bu proje, Rus ekonomisi için stratejik bir öneme sahip. Üstelik Orta Doğu’daki gerilimlerin enerji piyasalarında yarattığı dalgalanmalar, Rusya’nın elini güçlendirebilecek yeni fırsatlar sunuyordu.
Sonuç
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, bir haftada iki dünya devini ağırladı. Böylece gücün Pekin’e kaydığını herkese ispatladı. Çin, Trump ile ekonomiyi dengede tutmayı başardı. Putin’e ise “Sırtımı sana dayayabilirim ama şartları ben belirlerim,” dedi.
Rus heyetinin ziyaretinden yalnızca bir gün önce İnterfaks, ABD’nin (OFAC) 16 Mayıs’ta süresi dolan Rus petrolü alım lisansını 30 günlüğüne uzattığını duyurdu. ABD yönetimi bu hamleyi piyasaları istikrara kavuşturmak ve savunmasız ülkelere petrol ulaşmasını sağlamak gibi sözde cömert ve insani gerekçelerle sunuyor. Ancak bu emperyalist duyarlılığın altındaki asıl niyet oldukça pragmatik: Çin’in indirimli Rus petrolü stoklama kapasitesini kırmak.
Kısacası ABD, Çin’in ucuz Rus petrolünden daha fazla faydalanmasını engellemek için kendi koyduğu yaptırımları geçici olarak esnetiyor. Bu jeopolitik satranç, Rusya’nın iç siyasetini de etkileme potansiyeline sahip. Rusya ve Çin arasındaki yakınlaşma devam ettiği takdirde; Batı ile ilişkileri bozulan ve çıkarları zedelenen Rus oligarkların, dengeleri değiştirmek adına Putin’i gözden çıkarıp “Delta” grubu gibi güç odaklarına teslim etme ihtimali ciddi bir soru işareti olarak masada duruyor.
Çin, ABD’nin krizlerinden ve Rusya’nın yalnızlığından kendi çıkarları çerçevesinde çok iyi faydalanmış gibi görünüyor. Diğer yandan ABD’nin artık dünyayı tek başına yönetme devri kapandı. Trump’ın Çin’i ziyaretinin en büyük anlamı buydu. ABD artık Çin’i engelleyemeyeceğini anlamakla beraber, bunun yerine ticareti kontrol altında tutmaya çalışıyor. Putin’in ziyareti ise Rusya-Çin ittifakının vitrini oldu. Elbette bu vitrinin arkasında Rusya’nın çaresizliği vardı. Çin, dostunu bile kendi kurallarına uymaya zorladı.
ABD son dönemde Küba’ya yönelik askeri müdahale tehditlerini artırıyor. Tayvan politikasından elini çeken bir ABD’nin, güç dengelerinde Tayvan senin, Küba benim mantığıyla hareket ederek yakın zamanda Küba’ya bir işgal girişimi başlatması muhtemeldir.
Nihayetinde, Karakas’taki saray baskınından, Hürmüz Boğazı’ndaki ablukaya, Taipei’nin geleceğinden Sibirya’nın donmuş topraklarındaki gaz hatlarına kadar uzanan tüm küresel jeopolitik fay hatlarının birleştiği merkez üssü artık Pekin’dir.


