Zenginleri Yesek Doyar mıyız?

Geçtiğimiz Aralık ayında Emekçi Hareket Partili dostlarımız Alternatif Ekonomi Programı başlıklı bir sempozyum gerçekleştirdi. Sempozyum çok çeşitli ve hepsi birbirinden değerli birçok sunum içeriyordu. İlgisi olan okurlar, sunumların kayıtlarını EHP Youtube kanalı üzerinden izleyebilir. Üstelik ekonomiye sosyalist bakışın tartışılmasına önayak olduğu için EHP’li dostlarımıza teşekkür ederek yazıya başlayalım, en nihayetinde bu yazının konusuna bu sempozyum ve içerisinde yaşanan tartışmalar ilham oldu.

İlk günün ilk oturumu olan “Gelir Dağılımda Adaletli Bölüşüm” oturumunda Prof. Hasan Tekgüç hocanın sunumu son yıllarda gelir dağılımdaki ani ve sarsıcı dönüşümü çok açık bir şekilde göstermekteydi (Tekgüç & Eryar, 2025). Ülkenin en zenginlerinin gelirden ve daha da önemlisi toplam zenginlikten aldığı pay hızla artarken, daha alt gelir gruplarının payı gerçekten de gittikçe düşüyor. Hasan Hoca da bu duruma dikkat çekerken karşısına konulması gereken belirli, sosyal demokrat sayılabilecek önlemlere değindi. Ama yazımızın konusu tam olarak bu sunumun içeriği veya çözüm önerileri olmayacak. Çünkü Türkiye’de gelir dağılımdaki çarpıklaşmanın artık tartışılacak bir zemini yok. Bunu kabul etmek ve buna karşı önlemleri tartışmak için ise bırakalım sosyalizmi, sosyal demokrat olmaya bile artık gerek yok. Kapitalist üretimin sürdürülebilirliği bile bu tartışmayı gerekli kılmakta.

Aksine, benim odaklanmak istediğim konu, soru-cevap bölümünde geneli sosyalistlerden oluşan salon ile Hasan Hoca arasındaki anlaşmazlık ile ilişkili. Sorular arasında bir mutlak gelir adaleti, yahut mutlak eşit bölüşüm gerekliliğine vurgu yapıldığında Hasan Hoca buna net bir şekilde karşı çıktı. Gerekçesi ise özetle şuydu, Türkiye gibi bir ülkenin toplam gelirini eşit bölmemiz insanları yoksullukta eşitlememiz anlamına gelir. Üstelik Hasan Hoca’ya göre bu durum birçok emekçinin dahi yeniden paylaşımdan yoksullaşarak çıkması anlamına gelebilirdi. Bu cevap ise doğal olarak katılımcılardan ciddi tepki gördü ve eleştirildi.

Ancak böyle bir yeniden dağıtım yaklaşımından değerlendirdiğimizde, veriler (tamamen olmasa da) Hasan Hoca’nın yanında. Türkiye’nin yıllık toplam gelirini tüm vatandaşlara eşit miktarlarda dağıtsaydık, bu herkesin aylık 55.000 TL civarı bir maaş alması anlamına gelirdi.1 Özellikle asgari ücretin seviyesini ve toplumda yaygınlığını düşündüğümüzde, 55.000 TL hiç de küçümsenecek bir miktar değil. Ya da emeklilerin durumuna baktığımızda, her bir emeklinin her ay 55.000 TL civarı bir gelire sahip olması milyonların hayatını değiştirirdi. Hasan Hoca bu değişimin etkisini çok önemsememekte haksız. Fakat yine de sosyalist bir perspektiften baktığımızda, devrim yolunda mücadeleye çağırdığımız insanlara vaadimizin 55.000 TL civarında kalmaması gerekiyor. Hasan Hoca’nın haklı olduğu yer ise bence burası. Çokça şanslı ve kendisine düzgün bir iş bulabilen birçok işçi bugün 55.000 civarında bir maaşı, hatta belki daha fazlasını bile zaten kazanabiliyor. Dolayısıyla böyle bir yeniden dağıtım işçi sınıfının bir bölümü için yoksullaşma anlamına bile gelebilirdi.

Gelin ufkumuzu biraz daha genişletelim ve devrimimizi dünyaya yaydığımızı varsayalım. Doğal olarak eşit dağılımı da dünyaya yaymamız gerekirdi ve bu sefer her bir dünya vatandaşına düşen aylık gelir 45.000 TL bandında kalırdı. Yani devrimimizi yaymak bizi yoksullaştırırken, tüm insanların aylık gelirini ise bugünün Türkiye’si için dahi çok da istisnai olmayan ve geçimi zar zor sağlamaya yetecek bir gelir düzeyine sabitlemiş olurduk.

Amerikan Solunda Yeniden Dağıtım, Zenginleri Yiyelim mi?

Yanlış anlaşılmasın böyle bir eşitlenme dahi günümüz kapitalizmine kıyasla çok daha adil ve çok daha istenir bir toplumsal düzene işaret etmektedir. Dünyanın toplam zenginliğinin neredeyse tümüne el koyan, üstelik paylarını da gittikçe arttıran bir avuç multi-milyarderin varlığına el konup dünya halklarına dağıtılması için edilecek mücadele de, böyle bir yeniden dağıtım da son derece meşrudur. Bu yazıda işaret etmek istediğim şey, böyle bir yeniden dağıtımın politik bir proje olarak yetersiz olduğu ve hatta Marksist perspektif ile pek de bir alakası olmadığı.

Özellikle Amerikan solunda açığa çıkan ve kendisini “Zenginleri yiyelim!” (Eat the rich!) ya da çok daha ılımlı versiyonu “Zenginleri vergilendirelim!” (Tax the rich!) sloganlarıyla ifade eden bir yeniden dağıtımcı projenin şekillenmekte olduğunu görüyoruz. Demokrat Parti’nin sol kanadında ve Amerikan Demokratik Sosyalistleri (Democratic Socialists of America – DSA) içerisinde kendisine önemli bir yer ve görünürlük bulan bu eğilim, gelir dağılımdaki adaletsizliğin, dünyanın en varlıklı ülkesi olarak sayılabilecek Amerika’da dahi yarattığı korkunç sonuçlar karşısında oluştu ve toplumda da kendisine ciddi bir karşılık buldu.

Sadece Amerika sınırlarında düşündüğümüzde böyle bir yeniden dağıtımcı proje, Türkiye ve Dünya geneli üzerinden düşünmeye kıyasla daha tutarlı bir zemine oturuyor. Amerika’nın yıllık geliri Amerikan vatandaşlarına eşit dağılsa, herkese düşen aylık gelir yukarıda Türkiye için yaptığımız hesabın altı, dünya için yaptığımız hesabın yedi katına denk gelirdi. Bu da aylık 7500 $ veya 330.000 Türk Lirası eder. Gerçekten de yazı boyunca ilk kez mutlak yeniden dağıtımın anlamlı bir refah ile sonuçlandığını görüyoruz. Ama sadece Amerikan vatandaşları için.

Bu da tabii ki tesadüf değil. Amerika emperyalist-kapitalist ilişkiler ağının merkezinde yer alan, hatta bu ilişkiler ağının işlemesini sağlayan ana güç olmasına ve devasa ordu gücüne dayanarak dünya genelinde üretilen toplam artık değerin çok büyük bir bölümüne çöken, finansal araçlar yoluyla diğer ülkelerin zenginliği talan eden bir pozisyonda. Bu devasa zenginlik de aslında Amerikan zenginliği değil, tüm dünyanın zenginliği.2

Bu perspektiften baktığımızda ise aslında Amerika’da şekillenen bu yeniden dağıtımcı projenin özünü tespit edebilir hale geliyoruz. Amerika ile sınırlı kalacak bir yeniden dağıtım projesi aslında Amerikan emperyalizmin vaatlerine karşı bir politik tutuma hiçbir şekilde dönüşmeyen, aksine bu yağmanın getirilerinin Amerikan vatandaşları arasında nasıl paylaşılacağına dair alternatif üretmeye çalışan bir politik proje olarak kendisini var etmektedir. Zaten bu sloganların öncüleri sayılabilecek politik figürlerin Amerikan dış politikasına dair değerlendirmeleri de bu tespiti doğrulamaktadır.

Demokrat Parti’nin en solunda yer alan Bernie Sanders, uzunca bir süre İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırımı kabul dahi etmemiş, birkaç ay kadar önce kabul etmek durumunda kaldığından dahi, Hamas’ın bu süreci başlattığını iddia etmekten geri durmamıştı (Ibsais, 2025). Yine Demokrat Parti’nin sol kanadında bulunan ve “Zenginleri yiyelim!” sloganının popülerleşmesinde çok etkin Latin Amerika kökenli senatör Alexandra Ocasio-Cortez, İran’a yönelik işgali destekleyen açıklamalar yapmış, ABD’nin Venezuela’ya yönelik operasyonuna dair ise sadece bir eleştiri getirmiştir. Getirdiği eleştiri ise neden operasyonun Maduro ile sınırlı tutulduğu, neden daha geniş çaplı bir müdahale yapılmadığına yöneliktir.3

Dolayısıyla Amerikan solunda oluşan ve güç kazanan bu yeniden dağıtımcı projenin ancak ABD gibi dünyanın refahını talan etme gücüne sahip ülkelerde, üstelik de bu talana yaslanarak inşa edilebileceğini vurgulamamız gerek. Bahsettiğimiz isimler politik projelerini dünya halklarını kapsar hale getiremeyeceklerinin açıkça bilincinde olan, ABD emperyalizmi ve hegemonyası ile bir sorunu olmayan, hatta emperyalizmi soldan destekleyen isimler olarak görülmelidir.

Zenginleri sadece Amerikan halkı yerse, gerçekten de doyabilirler. Ama eğer dünyanın kalanını sömürmeyi bırakalım, zenginleri dünya halkları olarak beraber yiyelim deselerdi, maalesef elimizde pek fazla şey bulamazdık.

Çözüm Büyümekte mi Olacak?

Hasan Tekgüç Hoca da sunumunda bir Türkiyeli akademisyen olarak meseleye Türkiye üzerinden bakmış, dolayısıyla da bu şekilde bir yeniden dağıtımcı projenin istenir olmayacağını, genel bir refahı sağlayamayacağını savunmuştu. Devamında yaptığımız sohbet sırasında ise çözümü tartışırken mecburen daha fazla büyümenin gerekli olduğunu vurgulamıştı. Ekolojik kriz ve yıkım gerçekliği karşısında ise aslında insanlığın karşı karşıya olduğu bir açmaza işaret etmişti. Bu açmaz ise şöyle özetlenebilir, genelleştirilmiş refah için daha fazla büyüme gerek fakat dünyanın ekolojik sınırları bu düzeyde bir büyümeye imkân vermeyecek gibi gözüküyor.

Perspektifi yeniden dağıtıma odakladığımızda, kapitalist üretim ilişkiler ağı ile sistematik bir hesaplaşma içine girme imkânını kaybediyoruz. Üstelik aynı zamanda düşünsel dünyamızı da kapitalizmin sınırlarının dışarısına çıkaramıyoruz. Hasan Hoca’nın ifade ettiği açmaz da aslında tam olarak kapitalizmin düşünsel dünyasından dışarı çıkamamanın, geniş çaplı bir alternatifi düşünsel olarak var edememenin bir sonucu. Bunu belirli sol düşünürler aslında epistemik şiddet veya dominasyon olarak da adlandırıyor. Özellikle de iktisat alanında neoliberal dönem ile de beraber, kapitalizme dair sorunların farkında olan insanlar için bile, kapitalizmin dışında düşünme becerisinin son derece kısıtlı olduğunu görebiliyoruz.

Margaret Thatcher’ın meşhur sloganı: “Başka bir alternatif yok!” (There is no alternative!) aslında tam da bu farklı politik ekonomik sistem tahayyüllerinin oluşturulmasının dahi önlenmesi amacını taşıyordu ve bugün gelinen noktada bunun önemli ölçüde başarıldığını görebiliyoruz.

Düşünsel dünyamız da kapitalizmin bize dayattığı sınırlar içerisinde kaldığı ölçüde, gerçekten de Hasan Hoca’nın belirttiği açmazın içinden çıkılamaz gözüküyor. Yapılan üretiminin dolar cinsinden değeri belli, kişi sayısı belli. Bu değer eşit dağılsa, insanlara düşecek gelir belli. Bunlar genelleşmiş bir refah için devasa bir büyüme gerekliliğini kaçınılmaz gibi gösteriyor. Ama bir yandan da ekolojik sınırlar belli.

Düşünsel dünyamızı kapitalizm ile sınırlamadığımızda ve aksine sosyalist bir tahayyül geliştirdiğimizde bu açmazdan nasıl çıkabileceğimizi tartışmadan önce kısaca şunu vurgulamak gerek: Refahın bir büyüme gerektirip gerektirmediğinden bağımsız, dünyanın ekolojik sınırları bırakalım, büyümeyi, güncel düzeyde üretim yapılmasını dahi kaldırabilir durumda değil.4 Yani karşımızda bir açmazdan öte, bir zorunluluk var. Bırakalım büyümeyi tartışmayı, dünyada insan türünün yaşamına devam edebilmesi için kapitalist düşünsel dünya sınırlarında konuşalım, küçülmek, daha az üretmek şart. Yeşil dönüşümdür, daha ekolojik üretmektir; bunlar bu düzeyde üretmekte ısrar edildiği sürece, insan türünün kıyametini 3-5 yıl ertelemekten başka bir şeye yaramayacak. Yani aslında karşımızdaki açmaz daha da büyük. Üretimi azaltırken, yani kapitalist terminolojiyle küçülürken, yoksulluğu nasıl önleyebiliriz ki?

Eşit Gelirden Ziyade, Hayatlarımız Üzerinde Söz Sahibi Olabilme Hakkı

Bu açmazın çözümüne geçmeden önce, bölüşüm üzerinden sürdürülen tartışmaların ve üretimi hedefine oturtmadan sadece öyle ya da böyle üretilenlerin eşit paylaşımını hedefleyen politik projelerin sunduğu maddi gelir imkânından bağımsız, hatta bu sınırlılıktan çok daha temel bir sorunun daha olduğunu da vurgulamak gerek.

Marx ve Engels’in Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi’nde yürüttükleri tartışmadan yola çıkarak, komünizmin hedefinin herkesin eşit düzeyde gelire sahip olması ile alakası olmadığını biliyoruz (Karl Marx, 1969). Hatta daha genel çerçeveden baktığımızda Marx’ın herkesin tam olarak eşit gelir düzeyine sahip olmasının yaratacağı sorunların ayırdında olduğu da aşikâr. Herkesin eşit miktarda ürüne ihtiyacı olmayacağı gibi, insanların topluma yaptıkları katkının da eşit olmasını beklemek çok anlamsız olacaktır.

Hatta Marx ve Engels yine aynı metinde böyle bir eşitlik arayışının reformist sınırlarını, burjuva düşün dünyasından çıkamamanın bir sonucu olduğunu ve kapitalist ilişkiler ağının özüne, yani üretimin organize ediliş biçimine dokunmayan niteliğini de açıkça eleştirmektedir (Karl Marx, 1969). Bu yönüyle yeniden dağıtımcı projeler günümüz sosyal demokrasinin sınırları içerisine hapsolmuştur.

Eşitlik veya adil dağılım eğer temel hedefler olarak tanımlanmıyorsa, bu durumda temel hedefi ne olarak tanımlayacağımız sorunu açığa çıkıyor. Bu tartışma bu yazının kapsamını fersah fersah aşıyor aslında, ancak çok kısa da olsa Marksizm hedefinin daha çok maaş alan işçilerin aksine kendi hayatları üzerinde söz sahibi olabilen insanlardan kurulu bir toplum olduğunu vurgulamak gerekiyor. Kapital’de meta fetişi, daha önceki eserlerde ise yabancılaşma kavramları üzerinden tartışılan temel mesele ise kapitalist üretimin egemen olduğu toplumlarda insanların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olabilmesinin ve insanca yaşamasının mümkün olmadığı. Bu durum alınan maaş düzeyinden öte, üretimin organize ediliş biçimi ile ilişkili bir gerçeklik.

Zenginleri Yine Yiyelim Ama, Üretimi de Yeniden Organize Edelim

Yazı çerçevesinde üretime dokunmadan veya en azından ana gündemi haline getirmeden, kapitalist ilişkiler ağı içerisinde üretilen zenginliğin yeniden ve daha adil paylaşımına belirli eleştiriler getirmiş olduk. Bunları aslında iki başlıkta tanımlayabiliriz. İlk olarak yeniden dağıtımcı projenin dünya genelinde refah sağlamasının mümkün olmadığı eleştirisiydi. Yazımızın başında da değindiğimiz üzere Alternatif Ekonomi Sempozyumu içerisinde Hasan Pekgüç Hoca’nın eleştirisi de buraya yaslanmaktaydı ve kendisi tam da bu sebeple üretim kapasitesinin daha da arttırılması gerektiğini ifade etmekteydi. Ancak bu noktada da dünyanın ekolojik sınırlarına dayandığımızı ve dolayısı ile refah için ya da değil daha fazla büyümenin (hatta şu anki kapasitede ısrar etmenin dahi) dünyanın insan yaşamına el verişsiz hale gelmesi ile sonuçlanacağını hatırlatmamız gerekiyor. Eleştirinin diğer ayağı ise vaat ettiği maddi imkanlardan bağımsız olarak üretime dokunmayan bir yeniden dağıtımcı projenin gerçek bir özgürleşmeyi mümkün kılmayacağı noktası.

Bu her iki eleştirinin ise dönüp dolaşıp bizi getirdiği yer, üretilenlerin dağıtımının bir önceki basamağı: üretimin nasıl organize edildiği tartışması. Bu tartışma içerisinde, sosyalist bir alternatifin gerçekçiliğini ortaya koymak için cevaplandırmamız gereken en temel sorun ise, yazının öncesinde de değindiğimiz, bir yandan küçülürken aynı anda da dünya çapında genelleştirilmiş refahın nasıl sağlanabileceği çelişkisi. Üstelik yazı boyunca da vurguladığımız üzere, sadece yeniden dağıtımcı bir bakışın ilk tespiti dünyanın yıllık gelirinin tüm nüfusa refah sunma potansiyelinden uzak olduğu bir gerçeklik içerisinde bu çelişkiyi cevaplamamız gerekiyor.

Daha detaylı tartışmaya başlamadan önce, kısa da olsa cevabımızı verelim. Refah ve ekoloji arasında bir çelişki varmışçasına kendisini gösteren sorun da, üretilen toplam değerin dünyaya genelleşmiş bir refah sunamayacağını iddia eden bakış da kapitalist ilişkiler dışında bir ekonomik organizasyon biçiminin tahayyül dahi edilememesinden kaynaklanıyor. Refah ile ekoloji arasındaki çelişki doğrudan üretimin kapitalistçe organizasyonunun sonucu olarak ortaya çıkmakta. Aynı şekilde üretilenlerin değerinin parasal olarak ölçülüp refahın da belirli bir harcama kapasitesine sahip olmak olarak tanımlanması aynı şekilde kapitalizmin egemen olduğu bir toplumsal yapı içerisinde yaşamamızın bir sonucu. Şunu hatırlamamız gerekiyor, üretimin kapitalistçe organizasyonu mutlak yahut evrensel-kaçınılmaz bir gerçeklik değil. Aynı şekilde insan yaşamının doğal durumu da değil. Dolayısı ile bu çelişki ve sorunların ortadan kalkmasının yolu da farklı bir ekonomik organizasyon biçiminin ve toplumsal yapının inşasında yatıyor.

Düşünsel dünyası kapitalizmin sınırlarından hala tam olarak kopamamış okurların şu anda ama veriler biz nasıl organize olursak olalım geçerli diyeceğini tahmin edebiliyorum. Kişi başı yıllık gelir belli, refah için gerekli maddi gelir belli. Bunları para ile ölçüp piyasadan da temin etsek de, belli tüketim nesnelerini hak olarak tanımlayıp belli bir merkezden dağıtsak da gerçeklik değişemez. Doğru gerçeklik bu şekilde değişmez. Ama ne üretileceğine, nasıl üretileceğine, ne kadar üretileceğine piyasa güçlerinin değil bizzat üretenlerin karar verdiği; toplum ile doğa arasındaki ilişkinin piyasa aracılığı ile değil doğrudan kurulduğu bir ekonomik organizasyon bu gerçekliği de değiştirirdi.

Millî Gelir Ölçümüne Dair Sorunlar

Bu değişimin tam olarak nasıl sağlanabileceğini görmek için yazı boyunca referans verdiğimiz ve aslında sadece yeniden dağıtımın neden yetersiz olacağını göstermek için kullandığımız millî gelir kavramının daha detaylı bir incelemesini sunmamız gerek. Aslında millî gelir ölçümü ile hesaplanan şey özetle bir yıl içerisinde bir ülke sınırları içerisinde yapılan üretimin toplam değeridir. Bunu hesaplarken kullanılan yöntem ise, yapılan tüm satışları toplamaktır. Böylelikle örneğin 2025 yılı içerisinde Türkiye’nin kaç TL veya $ değerinde üretim yaptığı satılan tüm ürün ve hizmetlerin değerinden yola çıkılarak hesaplanmaktadır. Bunun için daha eskiden üretilmesine rağmen 2025 yılında satılan ürünler hesaplamadan çıkarılmakta, yahut 2025 yılında üretilmesine rağmen daha satılamayan ürünler eklenmektedir. Bu hesaplamanın çok zor olduğu ve ciddi istatistiki hatalara açık olduğu bir gerçek olmak ile beraber eleştirimizi buradan inşa etmeye gerek yok. Mutlak doğru bir hesaplama yapıldığını ve istatistiksel hatalara düşülmediğini varsayalım.

Bir ürünün millî gelire dahil olabilmesi için piyasada satılarak el değiştirmesi hem gerekli hem de yeterlidir. Yani aslında bir çiftçi tarlasında yetiştirdiği domatesi yerse domates millî gelire dahil olmazken, pazarda satarsa millî gelire dahil olmaktadır. Yani aslında bir ülkenin toplam üretici kapasitesi değil, ancak piyasada değiş tokuş edilen üretici kapasitesi ölçülebilmektedir. Bu konu özellikle de bakım emeği konusunda millî gelir ölçümlerinin tamamen kör kalmasıyla sonuçlanır. Yaşlı bir akrabasına veya çocuğuna bakan bir insan millî gelire üretici kapasite olarak yansımazken, aynı yaşlıya veya çocuğa bakması için bakıcı tutulduğunda millî gelir artacaktır. Bu aslında millî gelire dahil olmak için piyasada el değiştirmenin gerekli olmasının yarattığı sorun olarak görülebilir.

Belki de daha büyük bir sorun ise piyasada el değiştirmenin yeterli olmasından kaynaklanır. Üretilen tamamen kullanışsız, hatta zararlı bir ürün kendisine alıcı bulabildiği anda millî gelir artmakta ve üretici kapasite gelişmiş gibi gözükmektedir. Buna en basit örnek olarak silahlanmaya harcanan devasa üretim kapasitesinin millî gelirde gözükmesi olarak düşünülebilir.

Özetle, millî gelir ölçümü piyasa dışarısında herhangi bir ölçüte başvurmaz. İnsan yaşamı için gerekli veya yararlı şeylerin üretimini tanımlamak gibi bir hedefe sahip değildir. Buradan yola çıkarsak, eğer aslında millî geliri dünyanın üretici kapasitesi olarak tanımlamak doğru olmaz. Aksine, millî gelir ölçümü aslında dünyanın piyasada açığa çıkarabildiği değer miktarıdır. Saçma sapan ve hiçbir gerçekliği olmayan finansal araçlar, ya da günümüzde yapay zekâ balonu olarak adlandırılan ve gerçek bir üretim kapasitesine işaret etmeyen şirket genişlemelerinin her biri millî gelirin artışı anlamına gelir. Ancak bunların hiçbiri insan yaşamında bir gelişmeye, dünyanın refahında bir artışa işaret etmek zorunda değildir. Hatta değerini gerçekleştirmek için piyasada el değiştirmek zorunda olan ürünler, aslında sürekli olarak yeniden üretilen ve hızla yıpranan bir ürün yapısını da tüm insanlığa dayatmaktadır.

Millî Gelir Ölçümünden Refah Çıkmaz

Millî gelir ölçümlerinin nasıl yapıldığına dair bir tartışma yürüttük. Bu sayede aslında yine bu millî gelire bakarak dünyanın üretim kapasitesinin genel bir refah düzeyini sağlamaya yetmeyeceğini eleştirisinin ne ölçüde anlamsız olduğunu da açığa çıkarmış olduk. Çünkü millî gelir insanlığın refahını artıracak ve yaşamını iyileştirecek gelişmeler dolayısıyla artan, aksi durumda azalan bir veri değil.

Tam bu noktada hatırlamamız gereken bir diğer şey ise, yazı boyunca üzerine konuştuğumuz millî gelirinin ölçümünün temel düşman olmadığı gerçeği. Millî gelir ölçümlerinin ne ölçüde sorunlu olduğuna, refahla ilişkisi olmadığına dair ve dolayısıyla da millî gelirin başka ve daha anlamlı bir birimle değiştirilmesi gerekliliğine dair birçok eleştiri zaten var. Ancak sorun ölçüm biçiminin kendisi değil, tam aksine, millî gelir hesaplamaları kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu bir toplumun doğal sonucu. Belirli ana akım dışı iktisatçıların millî gelir ölçümünü değiştirerek sorunu çözme çabası da bu noktada anlamsızlaşıyor.

Kapitalist üretim ile millî gelir ölçümü arasındaki kaçınılmaz ilişkiyi anlamanın yolu Marksist değer teoremini anlamaktan geçiyor. Marx’a göre bir metanın piyasada sahip olacağı değeri belirleyen şey metanın üretim sürecinde kullanılan toplumsal olarak gerekli emek zamandır. Para ise nitelik olarak birbirlerinden çok farklı gözükmelerine karşın, niceliksel olarak her biri belirli bir emek zaman sonucu üretilen metaların birbirleriyle karşı karşıya gelebilmesini ve mübadelesini sağlayan bir başka metadır. Marksist terminolojiyle para, metaların birbirleri karşısında değerlenebilmesini sağlayan bir genel eşdeğer işlevi görür. Dolayısıyla kapitalist üretimin egemen olduğu bir toplumda metaların değerlerini belirleyen şey kaçınılmaz olarak üretimleri için gereken emek zamandır.

Bir metanın piyasada sahip olduğu parasal değer biçimi, ürünün üretimi sırasında ne kadar emek kullanıldığına göre şekillenmekle beraber aslında söz konusu ürünün ne kadar önemli veya yararlı olduğuna dair bir gerçeğe işaret etmiyor. Fakat refah tartışacak isek, ekmek üretiminin uçak gemisi üretiminden daha önemli olduğu açık. Benzer şekilde de, sadece insanların refahı için gerekli ürünlerin üretildiği bir ekonominin üretim kapasitesinin parasal ifadesi muhtemelen savaş sanayisi olan bir ülkeye göre daha düşük kalacaktır. Ancak kapitalist üretimin egemen olduğu bir toplumda üretimin kârlılık tarafından belirlendiği ölçüde, üretim üzerinde söz sahibi olan sermayedarlar için önemli olan da bu ürünlerin sahip oldukları değer olacaktır, ürünlerin hizmet ettiği toplumsal ihtiyaçlar değil.

Bu durumda, insanlık olarak sahip olduğumuz üretim kapasitesinin ne ölçüde refah üretebileceği tartışmasını başka referans ölçümleriyle yürütmek gerekiyor. Ülkelerin refah düzeyini ölçmek adına kullanılan çeşitli ölçümler var aslında. Ancak bunların her biri üretimin kapitalistçe organize edildiği ülkeler içerisindeki ulaşılmış refah düzeylerini ölçmeye yarıyor. Üretim kapasitesinin farklı bir üretim biçimi içerisinde yaratabileceği refah kapasitesini tartışmak için pek bir ölçü birimi olmadığı gibi, bu tartışma da genellikle yürütülmüyor.

Tam da bu sebeple, aslında yapılması gereken parasal değer kıyasını bir kenara koyup, el yordamı ile de olsa refah için gereken temel şeyler neler ve insanlığın üretim kapasitesi bunların genelleşmesine imkân sağlar mıydı, buna bakmak gerek. Ardından da bu genelleştirilmiş refahın dünyanın ekolojik sınırları ile uyumunu değerlendirmemiz gerek.

İhtiyaçlar ve Üretim Kapasitemiz

Bu yazı kapsamında insanların temel ihtiyaçları neler tartışmasına girmenin bir anlamı yok. Basitçe en temel ve tartışmasız olanlardan başlayabiliriz. Beslenme ve barınma.

Barınma ihtiyacı ile başlamak verimli olacak, çünkü aslında güncel gerçeklik içerisinde emekçilerin yaşamını zorlaştıran ve geçim sıkıntısının yoğunlaşmasına sebep olan temel gerçeklik kiralar. Birçok aile için elde edilen gelirin belki de yarıdan fazlası kiralar üzerinden sadece barınma ihtiyacını karşılamaya harcanıyor. Bir yandan ise 2020 yılı için olan istatistiklerde bile var olan toplam konut sayısının 38,4 milyon olduğunu biliyoruz. Murat Kurum’un 2024 yılında yaptığı açıklamada ise toplam konut sayısı 36 milyon. TÜİK verilerine göre ikamette olunan konut sayısı 27,5 milyon. Aradaki fark tam 8,5 milyon ediyor. Bu da 8,5 milyon konutun boş durduğunu bize gösteriyor (Akalın, 2025).

Herkese Bir Ev

Bu gerçeklik bize şunu açıkça gösteriyor. Herkesin kendi oturduğu konutun sahibi olabilmesini sağlayacak kadar ev var. Üstüne 8,5 milyon kadar da rezerv evimiz var. Bu da evsizlerin, çok kötü koşullarda yaşayanların düzgün birer eve yerleşebileceği, ardından da muhtemelen uzunca bir süre yaşanacak nüfus artışını karşılayacak bir ev deposu olduğu anlamına geliyor. Yani aslında üretim kapasitemiz açısından barınma diye bir sorundan bahsetmenin pek de bir gerçekliği yok. Hatta ve hatta bu ev bolluğu, aslında Türkiye’nin millî gelirinin yüzde 8 civarını oluşturan inşaat sektörünün de artık bir israfa işaret ettiğini gösteriyor. Buraya ayrılan emek gücü ve kaynaklar da rahatlıkla başka ihtiyaç duyulan sektörlere kaydırılabilir. İhtiyaç duyulmaması halinde (ki yazının devamında aslında bunu da göstermeye çalışacağız), yazının başında tartıştığımız ekolojik kriz karşısında küçülme zorunluluğunun nereden sağlanabileceğine dair ilk ipucunu görmüş oluyoruz. Herkese yeterli miktarda evin zaten var olduğu bir gerçeklik içerisinde, devasa bir inşaat sektörünün ve bu sektörün talep ettiği hammaddelerin çıkartılmasının yarattığı ekolojik yıkım da rahatlıkla ortadan kaldırılabilir.5[5]

Herkese Yetecek Besin

Geçelim beslenme ihtiyacına. Ancak tabii ki de, beslenmeyi tartışırken günlük gerekli kalorinin alınması düzeyinde geri bir zeminden tartışmamak gerek. Zaten bu tartışmaya dair Birleşmiş Milletler raporları da çok açık. BM’ye göre güncel gıda üretimi, dünyadaki tüm nüfusu besleyebilecek seviyenin zaten üzerinde. Hatta yıllık üretilen gıda miktarını kişi başı gerekli tüketim ile kıyasladığımızda aslında gıda üretiminin 11 milyar insana rahatlıkla yeteceğini görüyoruz (Vijay Prashad, 2025). Yani aslında fazladan 3 milyar insanı, üretimi bir gram dahi artırmadan besleyebilirdik. Ancak bu kapasitenin işaret etmesinin bekleneceği bir devasa gıda bolluğu içerisinde yaşamıyoruz. Yine BM istatistiklerine göre, 700 milyona yakın insan açlık içerisinde yaşarken, 3 milyar insan açlık tehdidi altında yaşıyor ve sağlıklı bir diyete erişemiyor (“Hundreds of Millions Are Dying of Hunger”, 2025). Burada açıkça bir paradoks ile karşı karşıyayız: bir yanda gıda bolluğu, diğer yanda bu bol gıdaya erişemeyen insanlar.

Aslında bu verilerden de açıkça görebileceğimiz üzere, açlık veya açlık riskinde yaşamanın, yani gıdaya erişimde yaşanan sorunların üretici kapasitesindeki sınırlılıklar ile hiçbir ilişkisi yok. Aksine üretilenlerin nasıl dağıtıldığı ile ilişkili. Bu noktada da karşımızda birkaç kritik olgu çıkıyor. Bunların ilki tabii ki de gıda israfı. Ancak bunu tabaklarımızı bitirelim, çöpe yemek atmayalım gibi bireysel bir yerden tartışmamak gerek. Bunlara tabii ki dikkat edelim, ancak gıdaya erişimdeki sorunların daha sistemik kaynakları olduğunu hatırlamamız gerek. Burada raporlarda en dikkat çeken faktör gıdaya erişimin piyasa üzerinden gerçekleşiyor olması.

Aşağı yukarı 700 milyon insan günlük 2,15 $ veya daha altında bir gelir ile, 3,5 milyar insan ise 5,50 $ ve altında bir gelir ile yaşamını sürdürmeye çalışmakta (World Bank, 2018). Buradaki insan sayılarının açlık yaşayan ve açlık tehdidi yaşayan insan sayılarıyla neredeyse birebir uyuyor olması tesadüf değil. Gıdaya erişimin bir hak olmanın aksine, parası olanların piyasa yoluyla gıdaya erişmesinin doğal sonucu olarak, parası olmayanlar da gıdanın varlığı veya yokluğundan bağımsız gıdaya erişemiyor.

Bu durum aslında modern dönemlerde yaşanan bütün kıtlık ve açlık dönemlerinin asıl sebebini oluşturuyor. Maddi bir yetersizlik veya gerçek bir gıda kıtlığından ziyade, insanların en temel ihtiyacı olan ve piyasada gayet de bolca bulunan gıdaya erişiminin piyasa mekanizmaları tarafından önlenmesi…

Burada bir parantez açıp, millî gelirin yeniden dağıtımını hedeflemenin neden sorunlu olduğuna dair bir vurgu daha eklemek gerek. Gıdaya erişimde yaşanan sorunlar aslında piyasa üzerinden gıdaya erişiyor olmanın neden sorunlu olduğunu gösterirken, bir yandan da çözümün herkese piyasa üzerinden gıdaya erişmeye yetecek maddi imkânları sağlayalım ile neden sınırlı olamayacağını da gösteriyor. Gıda bolluğu ile eş anlı olarak yaşanan açlığın yarattığı devasa paradoks ve insani çöküş aslında piyasanın doğal sonucu ve piyasa mantığı içerisinde kalındığı ölçüde ahlaki zeminden de eleştirilemez bir gerçek. Ne de olsa gıda da, barınma da kalan her şey gibi parası olanların elde edebileceği bir şey olarak tanımlandığı anda, parası olmayan bir insanın aç ve evsiz olması insani olarak ne kadar üzücü olsa da sistemin işleyişiyle uyumlu. Bir çözüm üretilecekse eğer, bu insanların piyasaya bağımlı olmalarının önüne geçilmeli. Dolayısıyla piyasa üzerinden sürdürülen kapitalist üretim ilişkilerinin ta kendisi hedef tahtasına oturtulmalı, bu üretim ilişkilerinin sonucunda ortaya çıkan ürünlerin nasıl dağıtıldığı değil.

Sadece barınma ve beslenme ihtiyaçlarına el yordamıyla bir bakış sonucunda aslında üretici kapasitemize dair çok önemli bir gerçeklik ile karşı karşıya geldik. Tüm insanlığa rahatlıkla yetecek düzeyde gıda üretecek kapasitemiz var. Üstelik bu kapasite şu anda bile aktif bir şekilde kullanılıyor, hatta tüm insanlığa yetecek besin miktarından çok daha fazlası aktif olarak üretiliyor. Yani insanlığa rahatlıkla yetecek besin düzeyini sağlamayı dert etmemize gerek yok. Zaten bu düzey sağlandı, çok daha ötesine de çıkıldı. Hatta üretimi kısmamıza imkân verecek, bu yönüyle de ekolojik krize karşı önlem almamızı da sağlayacak bir üretici kapasiteye çoktan eriştik. Barınmada durum daha da çarpıcı; Türkiye genelinde baktığımızda, zaten herkese yetecek kadar ev var; üstüne de 8,5 milyon fazladan boş evimiz var aslında. Dünya genelinde de durum çok da farklı değil. Evsizliğin ciddi bir sorun olarak kendisini gösterdiği ülke ve bölgelerde dahi sorun ev kıtlığı değil, barınmanın para ile ulaşılabilir olması. Dolayısıyla da evler bomboş dururken, yoksulların barınma imkânına dahi ulaşamaz halde bulunabiliyor. Yani aslında refah tartışırken barınma hakkını da dert etmemize gerek yok, herkese yetecek ev ve hatta daha da fazlası zaten hazırda bekliyor.

İşsizler Ordusu

Piyasa toplumunun bir diğer saçmalığı ise aslında devasa düzeylere varan işsizlik. Bunu saçmalık olarak ifade etmemizin sebebi şu: toplumsal üretim ve yeniden üretime katkı sağlayabilecek ve sağlamak isteyen milyonlar ve hatta milyarlarca insan piyasa tarafından soğurulmadığı için atıl bir şekilde bekliyor. Bu insanların bir şekilde üretim ve yeniden üretim süreçlerine dahil olması ise piyasa mekanizmaları tarafından önleniyor. Üretimin organizasyonunda yapılacak bir değişim ile beraber aslında tüm bu işsizler ordusu da üretim ve yeniden üretim süreçlerine dahil olabilirdi. Bu da aslında üretim ve yeniden üretim kapasitesini anında artırmış olurdu.

Farklı Bir Toplum

Üretici güçler herkese yeterli refah sağlayacak düzeyde gelişmedi iddiasına da, daha fazla ekonomik büyüme gerekli iddiasına da yeterli ölçüde cevap verdiğimizi düşünüyoruz. İnsanlığın üretim kapasitesi barınma ihtiyacını çoktan çözmüş, gıda ihtiyacını her yıl fazlasıyla çözer durumda. Daha fazla ev inşa etmeden, gıda üretimini de artırmak bir yana azaltarak herkesin barınma ve beslenme ihtiyacını karşılayabilirdik. Refah tabii ki de barınma ve beslenmeden daha fazlası, ancak zaten bu iki sorunu çözdük; bu yeterli gibi bir iddiam yok. Tam aksine, bu iki en temel ihtiyacın sağlanmasına dair herhangi bir çaba harcamamıza dahi gerek yok.

İşin öteki tarafından ise üretim kapasitemizi tahsis ettiğimiz saçmalıkların temizlenmesi geçiyor. Silah üretimine harcanan milyarlarca dolar ve bu üretimlerin çevreye verdiği devasa zararlar refahta hiçbir değişiklik yaratmadan ortadan kaldırılabilirdi. Hizmet sektörü diye yutturulmaya çalışılan finansal sektör de tamamen aynı şekilde. Bunların da ortadan kaldırılmasıyla ise aslında günümüzdekine eşit düzeyde bir refah, çok daha düşük bir ekolojik yük ile sağlanmış olurdu. Üstelik bu sektörlere ayrılan insan kaynağı da, aynı kapitalist üretimin soğurmamayı seçtiği işsizler ordusu gibi toplumsal üretim ve yeniden üretim içerisinde anlamlı pozisyonlarda yer alabilir hale gelmiş olurdu. Buradan sonrasında bize kalan tek sorun ise elimizdeki bu devasa kaynakları hangi istek ve ihtiyaçlarımız için kullanacağımızı belirlemek olurdu. Üretimi azaltma pahasına çalışma saatlerini azaltarak daha az tükettiğimiz ama çok daha fazla boş zamanımız olan bir toplum da yaratabilirdik, ekolojik sınırları hesaba katarak biraz daha fazla ürettiğimiz bir toplumda. Bu yazı bu toplumun ne olacağını tartışma hedefinde değil zaten.

Şu an yapılması gereken, bu toplumun inşa edilebilmesinin önünde ekonomik ve ekolojik engeller bulunmadığını vurgulamak. Var olan tek engel politik.

Sonuç Yerine

Kapitalist üretim tarzının temel dayanağı emek ile sermaye arasındaki uzlaşmaz çelişkidir. Bu çelişki, artı-değerin sermaye tarafından el konulması, yani sömürü ilişkisi üzerinden somutlaşır. Bu nedenle sorunu yalnızca bölüşüm ilişkilerine indirgemek, sömürünün üretim sürecindeki kaynağını görünmez kılan ve/veya yok sayan bir yaklaşım olur. Oysa sınıf temelli bir siyasal perspektif, bu çelişkiyi örtmek yerine açığa çıkarmayı hedefler. Politik özne mücadeleyi, yalnızca gelirin nasıl paylaşıldığına değil, bu gelirin nasıl üretildiğine ve kimin emeği üzerinden biriktiğine odaklanmalıdır. Bu da emek-sermaye karşıtlığını merkeze alan, sömürü ilişkisini teşhir eden ve dönüştürmeyi hedefleyen bir politik hattı zorunlu kılar.

Üretim ilişkilerini hedefe oturtmadığımız ölçüde, piyasa toplumu kendi gerekliliklerini bize dayatırken eşzamanlı olarak da kendimizi refah ve ekolojik gerekler arasında bir ikilemde buluyorduk. Ancak kapitalizmin zihinlerimizde kurduğu alternatifsizlikten kurtulmamız ve farklı bir üretim biçimini tahayyül etmemiz gerekiyor. Üretimin kâr için değil, ihtiyaçlar için yapıldığı; kararları üç beş sermayedarın kendi birikimlerine göre değil, üretenlerin toplumsal ihtiyaçlara göre aldığı bir toplum…

Kaynakça

Akalın, M. (2025). Türkiye’deki Boş Konut Stokları Üzerine Bir Değerlendirme. Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 16(1), 128-143.

Hickel, J., Dorninger, C., Wieland, H., & Suwandi, I. (2022). Imperialist appropriation in the world economy: Drain from the global South through unequal exchange, 1990–2015. Global Environmental Change, 73, 102467.

Hundreds of millions are dying of hunger. (2025, Mayıs 30). Share the Worlds Resources.

Ibsais, A. (2025). The problem with Bernie Sanders’s ‘it is genocide’ admission. Al Jazeera.

Marx, K., Engels, F. (1969). Gotha Ve Erfurt Programlarının Eleştirisi. Sol Yayınları.

Tekgüç, H., & Eryar, D. (2025). Redistribution Trends in Turkey: Unintended Consequences vs. Deliberate Policies. Review of Development Economics, 29(4), 2196-2210.

United Nations Environment Programme & Yale Center for Ecosystems + Architecture. (2023). Building Materials and the Climate: Constructing a New Future. United Nations Environment Programme.

Vijay Prashad. (2025, Mayıs 31). Meanwhile, 100s of Millions of People Die of Hunger. Consortium News.

World Bank. (2018). Nearly Half the World Lives on Less than $5.50 a Day. World Bank.


  1. Bu hesaplama çok basitçe Türkiye’nin yıllık millî geliri olarak tanımlanan GSYH’nin nüfusa bölünmesiyle bulundu. ↩︎
  2. Küresel kuzey olarak da adlandırılan zengin ülkelerin, yoksul ülkelerden çektiği değerin boyutunu görmek için, bkz. Hickel vd., 2022. ↩︎
  3. Alexandra Ocasio-Cortez’in temsil ettiği, Demokrat Parti’nin ilerici kanadı ile Amerikan Demokratik Sosyalistleri’nin Amerikan emperyalizmine sunduğu desteğe dair bir inceleme için, bkz. https://www.wsws.org/en/articles/2026/02/13/dwll-f13.html ↩︎
  4. Ekolojik sınırları göz önüne alan ve küresel düzeyde yaşanan ekonomik talana dair haberleri gündem eden bir site için, bkz. https://www.doganincocuklari.org/ ↩︎
  5. İnşaat sektörünün yarattığı çevresel zarar ise devasa boyutlarda. Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan bir rapora göre, bu sektör tek başına toplam CO2‘in yüzde 40’ından sorumlu (United Nations Environment Programme & Yale Center for Ecosystems + Architecture, 2023). Daha detaylı bir inceleme için, bkz. https://wedocs.unep.org/items/effe9d8d-a949-4397-bed6-7afda856e261 ↩︎