Hades’in Koalisyonu: Faşizm ve Patriyarkanın Güncelliği

Kitabın ortası önümüzde. Başını hep birlikte yazdık, sonu için de kolların yenlerini biraz daha yukarı sıvamak gerekiyor. Elimizin değdiği sular durgun olmaktan çok uzak ve oluşan dalgaların köpüklerinin avuçlarımızda dağılmasını görebilecek kadar da yakın. Fırtına sessizce yaklaşmıyor; her yana haber salmış, kendi sesi dışında hiçbir sese izin vermek istemiyor.

Şimdi, sona doğru giden sayfaları yazmaya girişeceksek kitabın başını, yazıldığı tarihi canlandırarak yeniden okumamız ve sonrasında kafamızı kaldırarak gelen fırtınanın güncelliğine odaklanmamız gerekiyor. Rüzgarın ve dalgaların sesi her geçen saniye desibelini arttırıyorsa neyi koruyacağımızın ve fırtınayı nasıl engelleyeceğimizin hesabını yapmaya girişmek gerekiyor. “Özgürlük zorunluluğun kavranması” ise eğer, fırtına en sert haline ulaşarak bizi de içine alıp sürüklemeye başlamadan adımları sıklaştırmak gerekiyor.

Kapitalizmin merkezi, emperyalist Batı’da yükselen demokrasinin tasfiye dalgası ve Almanya’dan, Amerika’ya, İtalya’dan Fransa’ya o tasfiyede rol alan faşizan hareketlerin fırtınanın çığırtkanlığını yapmak için birbiriyle yarışması; bu faşizan dalgayı da içine alan küresel hegemonya krizi ve krizin Ukrayna’da, Ermenistan’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de, İran’da, Yemen’de ve Suudi Arabistan’da büründüğü savaş biçimi, savaşın Afrika’nın neredeyse bütününe yayılma eğilimi ve Latin Amerika’ya sıçrama potansiyelini taşıması; artık doğrudan yıkım düzeyine sıçrayan ekolojik dengelerdeki bozulmalar vd. Hepsi gözümüzün önünde yaşanan, hatta aslında doğrudan içinde olduğumuz gerçekler değil mi?

Kapitalizmin çok farklı alanlara yayılan ama aslında hepsi de yapısal bütünlük içinde birbirine bağlı olan krizi derinleştikçe dünyada yeni dengelerin, o dengeleri de içine alan “yeni gerçeklik”lerin oluşma aşamasında olduğuna tanıklık ediyoruz.

İşte, kitapların başlarında okuduğumuz tarihsel momentler, bugün bizlerin ayağının dibinde yeşermeye başlıyor. Her şey doğrudan gözlerimizin önünde olduğu kadar yer altından da gerçekleşiyor. Bir yanda tehditler ve tehditlerin yetmediği birçok coğrafyada uzun menzilli füzeler havada uçuşurken, öte yanda barış mesajları etrafta kol geziyor. Yine de, oluşma halinde olan “Yeni Gerçeklik”, bizi şaşkınlığa ya da paniğe sürüklemeye çalışan zorlamalara rağmen kendisini tüm renkleriyle belli ediyor. Soğukkanlılığımızı koruyup doğru yöntemle onu anlamaya çalışırsak, yaşanan muazzam zenginlikteki olgu ve olayların içerisinde gerçeklikle pratiğimizin yan yana geldiği zeminler inşaa edilebilir. 

Küresel sermaye güçleri, kronikleşen kâr oranlarının düşüşü içerisinden çıkmak için farklı sermaye birikim süreçlerini devreye sokuyor. Savaşlar, emeğin kazanılmış haklarının neredeyse tümüyle tasfiyesi, finansallaşma, mülksüzleştirmeler, yoksullaştırmalar, yoksulların içindeki çeteleşmeler, yapay zekanın bütün toplumu gözetleyen baskı aracına dönüşerek küresel düzeyde totalitarizmin önünü açmak yönünde kullanılmasıyla iç içe yaşanıyor.

Yaşananlara karşı toplumsal güçlerde olağanüstü öfke dalgaları oluşurken birikim süreçlerinde herhangi bir pürüz olmaması için devletlerin; hatta kimi zaman çete liderlerini de kullanarak yürüttüğü politikalarla faşizan hareketlerin hegemonya alanları genişletiliyor. Bu genişletme sürecinde milliyetçilik ve militarizm kullanılırken aynı zamanda yoksullaştırılma sürecinde halklardan gasp edilenler, çoğunlukla da çeteler aracılığıyla bir konsolidasyon yaratma aracına dönüştürülüyor. Çetelerin uyuşturucu, fuhuş, tetikçilik yollarıyla elde ettiği paralar ve devletlerle olan gayriresmi işbirliklerinin oluşturduğu kısmi iktidar alanları, sistem tarafından ezilenler için gelir kaynağı haline getirilmeye çalışılıyor. Sistemin yarattığı güçsüzlüklerden ve yoksulluktan kaçış, çetelerin sürdürdüğü ilişkiler içinde bir kurtuluş illüzyonu yaratılarak destekleniyor. Özellikle yoksullaşma sonucunda çetelere dahil olan gençlerin öfkesi de para, isim, “sahte adaleti sağlama duygusu” gibi somut durumlar sunularak soğurulmuş olunuyor. 

Her ne kadar bu yazı ekonomi üzerine olmasa da belirli verileri1 paylaşmak, sonra yapacağımız değerlendirmeler ve güncel durumu kavramak açısından ufuk açıcı olacaktır. 

Faşizm; tam da bazı toplumsal güçler için boğazların düğümlendiği, başka bazı toplumsal güçler için ise karadelik misali sonu görülmez zenginliklerin açığa çıkabildiği günümüzdeki aşamasında, kendisini sistem içinde dayatan bir zorunluluktan ziyade toplumsal mücadelelerin seyrine göre vuku buluyor.

Yukarıdaki grafiklerden de görülebileceği üzere işçi sınıfının ürettiği zenginlik, büyük oranda dünya nüfusunun %0.001’nin elinde ve bu zenginlik geri kalan dünya nüfusunun toplam zenginliğinden 3 kat daha fazla. Dünyanın her yerinde mücadelelerle kazanılmış sosyal haklar, en bilindik refah devletleri başta olmak üzere savunma harcamaları gerekçe gösterilerek kısıtlanıyor. Emperyalistlerin daha rahat hareket edebileceği, vatandaşlık haklarından yoksun insanların olduğu coğrafyalar; Grönland, Ukrayna, Filistin, Yemen, Afganistan, Venezüella, Arjantin ya da Afrika’nın bazı bölgelerinde fiilen uygulanıyor ve bu felaket daha geniş coğrafyalara yayılma eğiliminde. Krizlerle sarsılan kapitalizm, dünyayı günümüze özgü bir vahşet çağına doğru sürüklemeye çalışıyor.

Uzun mücadelelerin içinde oluşan toplumların hafızaları, işçi sınıfının ve birçok toplumsal dinamiğin durmaksızın süren mücadeleleri; kapitalizmin yarattığı tahribatlar içerisinde darbeleniyor olsa da hâlâ daha kapitalistlere, topu sahada istedikleri gibi ilerletip “golü” atamayacaklarını gösteriyor. Kapitalistler yok edemedikleri ve edemeyecekleri bu gerçekliği görüp, mitolojideki ölülerin ve yeraltı dünyasının tanrısı Hades’le işbirliği yaparak faşizmi yeraltı dünyasından çağırıyorlar.

Yeraltı dünyasının kapıları aralanıyor. Artık, Gramsci’nin vurguladığı “canavarlar zamanındayız”, o kapıdan çıkacak olan canavarlar, iblisler, şeytanlar ve onlara benzeyen diğerleri yeryüzünde yaşayanların gücüyle yok edilebilir, ama aynı zamanda yeryüzünü darmadağın da edebilirler. 

Yeraltı Kapılarını Açan Faşizm ve Patriyarka İttifakı

İçine girdiğimiz yeni dönemde, yeraltından çıkanların klasik anlamdaki toplumsal meşruiyet üretme biçimlerini farklılaştırıp sistemin ihtiyaçlarına göre yeni biçimler geliştirdiğini görüyoruz. Bu esnada sistemin patriyarkayla ilişki biçimi de güncelleniyor. Faşizmin kurumsallaşmasında gerekli gücün büyük bölümü bu ilişkiden soğuruluyor, farklı enerjilere ve metotlara dönüştürülüyor. Kadınların kurtuluş mücadelesi faşist hareketlerce çevreleniyor ve kadınlar arasındaki kutuplaşma arttırılıyor. Kadınlar üzerindeki denetimin biçimi medya, psikoloji gibi alanlar kullanılarak hem bir öz denetim biçimine hem de dışsal bir denetime evriliyor. Erkek şiddeti ve kadın düşmanı söylemler yeni cezasızlık metotlarıyla tamamen meşruluk kazanamasa da güç alanları kazanıyor. Bir kadını mecliste olsun evde, üniversitede, iş yerinde olsun saldırı yağmuruna tutmak birçok çevrede zedelenmeye yüz tutan iktidar ilişkilerine tutkal görevi görüyor.

Ve bu ilişki kuruluyor, çünkü nasıl ki kapitalizm patriyarkasız hele böyle sıkıştığı bir momentin içerisinde ayakta kalamazsa, kapitalizmi sürdürmek için devreye sokulmaya çalışılan faşizm de patriyarkasız ayakta kalamıyor. 

Zaten patriyarka da gerilediği noktalarda faşizme ihtiyaç duymaz mı? Kapitalizm için bir “siyasal ve toplumsal mühendislik harikası” olan faşizm, salt emeği baskılama aracı değil, aynı zamanda toplumu, o arada kadınların konumunu da yeniden yapılandırma aracı değil midir?

İşte, tam da öyle oluyor; Hades’in yeraltının kapılarını açıp faşizmin yeni halleriyle gerçekleşebilmesine yol vermesi yetmiyor, ortalığa saçılan iblislerin egemen olabilmesi için yeryüzündeki işbirlikçisi patriyarkayla da işbirliği yapması gerekiyor. Toplumsal yeniden üretimin yüksek bir oranı patriyarkanın tarihsel olarak emeğini, bedenini, tarihini, yaşamını ikincilleştirdiği kadın kategorisi tarafından gerçekleştirildiğine göre, toplumun yeni duruma uygun bir konuma yerleştirilmesi patriyarka ile faşizm iç içe geçmeden gerçekleşebilir mi? Faşizmin egemenliği için yeryüzünün neredeyse tümüne yayılan kadınların özgürlük mücadelesi tam da bu yüzdendir ki faşist güçler tarafından alt edilmeye çalışılıyor. 

Krizin Faturasında Kadınların Yeri 

Bir kez daha istatistiklere dönecek olursak, ev içi işler dahil edildiğinde kadınlar haftalık 53 saat çalışırken erkekler 43 saat çalışıyor, bu saatlerin içerisinde ücretli emek gücünün harcandığı ortalama saat kadınlarda 20 saat, erkeklerde 30 saat. Fakat buna rağmen kadınların ev içindeki emeği istatistiğin dışında tutulduğunda bile kadınlar, erkeklerin ancak saatlik kazancının %61’ini kazanabiliyor. Ev içi emek dahil edildiğinde ise bu kazanç %32’ye düşüyor. Emperyalizmin yıllardır darmaduman etmeye çalıştığı Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde toplam gelire göre kadınların kazandırdığı gelir sadece %16’lık bir pay bulabiliyor kendisine. Yani hala kadınların beli görünmeyen ev içi emekle bükülüyor ve sistem için avantaj yaratan ucuz emek güçleri, farklı emek sömürü biçimlerinde kullanılmaya çalışılıyor. Türkiye’de bunu bir devlet politikası olan esnek çalışma modelinde görüyoruz.

Sadece saatlik gelir dağılımlarına bile baktığımızda, düşen ortalama ücretlerle beraber günümüzdeki yoksullaşma dalgasında en büyük darbeyi alanların yaşlılarla, çocuklarla beraber kadınlar olduğunu görüyoruz. Üstelik kadınlar kendi yoksulluklarıyla beraber içerisinde oldukları aile yapısındakilerin yoksulluğunu da idare etmek durumunda kalıyor. Yaptıkları ücretsiz bakım hizmetleriyle, ücretsiz ev işleriyle, esnek çalışılan işlerde kazanılan sözümona “ek gelir”lerle birçok patlamayı, dağılmayı engelliyorlar. Bu yüzden de kadınların esnek işlerdeki varlıklarıyla beraber ev içlerinde tutulması, sistem için elzem oluyor.

Verdikleri mücadeleler sayesinde kadınların kamusal yaşamda görece birkaç adım daha önde olduğu kuzeybatı ülkelerinde dahi part-time işler aranarak çocuk bakımının ücretsiz bir şekilde sağlanmaya çalışılmasını duyduğumuzda, isimlendirdiğimiz şeyler farklı olsa bile seçilen yöntem paternlerinin dünya genelinde ne kadar benzeştiğini görmek, kapitalizmin de faşizmin de patriyarkayla kurduğu ilişkiyi sadece emek alanında bile anlamlandırmak için önemli oluyor.

Velhasıl bu benzeşmeler, bize dünya genelinde yükselen sağın ve bu sürecin yol açan gücü faşist partilerin birden hortlamadığını ve günümüzde kendilerine yeniden ihtiyaç duyulunca yeniden yeraltının kapılarını zorlayarak açtıklarını gösteriyor.

Yeni Döneme Patriyarkanın Kuruculuğundan Bakmak 

Emeğin ucuz halinin, toplumsal yeniden üretimin sistemin tahayyül edilen biçimde gerçekleştirilmesinin ve güçlenen kadın hareketi karşısında patriyarkanın sürdürülmesinin aynı anda devrede olabilmesi için sistemin kılıcını kınından çıkarması, şiddetin farklı dalga boylarını günlük yaşantımızın tüm kesitlerinde göstermeye başlaması gerekiyor. 

Özellikle faşizmin kurumsallaşması süreçlerinde toplumların afyonu olarak tarifleyebileceğimiz milliyetçilik ve militarizmi patriyarkadan bağımsız görmememiz gerekiyorsa, faşist sürecin inşasında parça ya da parçalardan hedefe giden yolda patriyarkayı da kurucu unsur olarak ele almalıyız. Ele alışımız, salt Mussolini ve Hitler dönemi klasik faşizmde kadınlara yönelik gerçekleştirilen hak gaspları ve baskıların günümüzdeki baskılar ve hak gasplarıyla olan benzerliği üzerinden değerlendirmelerinin ötesine geçerek kökene inmeli. Ancak bu şekilde mücadele sırasında elimizi attığımız araçların düşmana nasıl ve nereden zarar verebileceğini idrak edebiliriz.

Türkiye’de Yeni Faşist Rejimin Görüngüleri 

Türkiye bağlamında meseleyi ele alıp en yakın tarihle başlarsak, İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesinden bu yana geçen 5 yıl içerisinde kadınların kazanılmış birçok hakkının gasp edilmesine dair yasa tasarıları kadınların sürekli gündeminde. 6284, nafaka, kürtaj ve soyadı hakları üzerine epey yazılıp çizildi, sokaklarda birçok eylem düzenlendi. Özellikle son birkaç yıldır içeriği temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp yeniden önümüze sürülen yargı paketlerini hatırlarsak, AKP iktidarının yargı cephesinde belirli bir hedefe doğru ilerleyen ve bilinçlice hazırlanan bir takvimin olduğunu görüyoruz. 

Yasal hakların ortadan kaldırılmaya çalışılması, kadınları iyice güvencesiz bir hale getirirken baskı mekanizmalarının kadınlar üzerindeki etkisini artırıyor. İstenmeyen evlilik ve çocukların devamlılığı yargının zor gücüyle sağlanırken erkek şiddetinin önü sadece verilmeyen cezalarla değil, 6284 gibi yasaların sürekli gündeme getirip dokunulmazlığını sarsarak açılmış oluyor. 

Keza kadın bedeni üzerindeki kontrol mekanizmaları Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere birçok aygıt tarafından Margaret Atwood’un “Damızlık Kızın Öyküsü”ndeki distopik anlatıya benzer şekillerde işletiliyor. Zaten Atwood da bu anlatıyı, dünya tarihinde daha önce yaşanmış kürtaj yasaklarının, nüfus dizayn yöntemlerinin, dini anlatıların, Nazilerin 1935 yılında safkan bir ırk yetiştirmek için damızlık evler açtığı Lebensborn (Yaşam Kaynağı) projesinin gerçekliğinden yola çıkarak oluşturmuştu. 

Günümüzde kadınların nasıl doğum yapacağı, fiili kürtaj yasakları, kadının sağlığının sadece çocuğun sağlığıyla birlikte ele alınabilir nitelikte olması, HPV aşısı denilince “bilim adamlarınca aşıya gerek olmadığının” düşünülmesi, kadın sünneti yapan erkek doktorların kendilerini gizlemeden ortalıkta dolaşmaları..vd. Atwood’un yazdıklarını “distopya” anlatısı kategorisinden çıkararak bilfiil günümüzde de yansımalarının sürdüğü, kadınların bedenleri üzerindeki baskıların tarih anlatısına evriltiyor. 

Faşizmin Mikro İktidar Örümcek Ağları 

Bedenin, yaşamın denetlenişi sadece devlet mekanizmalarıyla veya politikalarıyla sınırlı kalmıyor. Devletin erişemediği noktalardaki “gözcü”; toplum, aile, ikili ilişkiler oluyor. Faşizm için gözcülük, sistemin ezilenleri ezilenlere denetleterek boşlukların açılmasını engellediği bir yöntem. Rejim, doğrudan kadının bedenini, yaşam tarzını kendi birimlerinde denetlemeye başlayana kadar patriyarkal aile yapısında, daha sonra yakın çevresinde, nihayet kamusal alanın her zerresinde denetleme işlemleri gerçekleşiyor. Kadın, nerede yaşadığından kiminle konuştuğuna ne giydiğine ve hangi mesleği yaptığından; çocuğuyla, aile içerisindekilerle, iş yerindekilerle veya mahallesindekilerle olan ilişkisine kadar birbirine örümcek ağı gibi bağlı bir patriyarkal ağ tarafından denetlenir. Ama bu ağın kalbini aile oluşturuyor. 

Aile kurumunun kutsallaştırılarak iktidar politikalarında “Aile ve Nüfus On Yılı” ismiyle vücut bulması da, Türkiye’de düşen doğum oranlarına, toplumsallaşan kadın hareketine, iktidarın yitirdiği toplumsal meşruiyetine istinaden gayet anlamlı bir yere tekabül ediyor. 2026-2028 yıllarını kapsayan Orta Vadeli Program’da (OVP) kadın ismi 83 sayfalık metinde sadece 11 kere geçerken kadınlara dair sıralanan maddeler, kadınların istihdama katılabilmeleri için mesleki eğitimlerin artırılmasından ve çocuk bakımı için programların oluşturulmasından oluşuyor. Toplam bakanlıklara ayrılan bütçeden sadece %3.08’lik bir pay alan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın son yıllardaki OVP programlarında ve 2025 yılında açıklanan  “Aile Yılı” politikalarında yinelenen çocuk bakımı merkezleri oluşturacak veya bu bakım sürecini kadının üzerinden alacak yeterli bir girişim içerisinde olmadığı aşikar.

Kısılan sosyal yardımlarla ve artan bakım yüküyle beraber Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın kadın istihdamını kadınların çocuk bakımını düşünmeden düzenleyecekleri söylemleri boşlukta asılı kalıyor. Kadınlar derinleşen yoksulluk içerisinde, öngörülen mesleki eğitimleri de almadan evlere, çocuklara yakın, esnek ve güvencesiz çalışılan merdiven altı atölyelerde çalışmak zorunda bırakılıyor. Üstelik devlet tarafından çocuk, yaşlı ve erkek bakımının yükünden hiçbir şey eksiltilmeden. 

Şiddet, daha fazla denetim ve düşmanlaştırma tek bir mekanda, devletin varlığı somut anlamda orada değilken bile orada olan ailede varlık bulabiliyor. Çünkü ailenin tarihsel olarak gelişim sürecinde oluşan yapısı, bu bileşenlere uygun biçimlerde gelişmiş. Günümüzde kapitalizmle birlikte çekirdek aile yapısı üzerinden devrede olan güncel yapıları konuşuyor olsak da aile yapısının kökenleri yüzyıllar öncesine dayanıyor, medeniyetin henüz beşiğinde gözlerini açıyor. 

Erkek adaletin cezasızlandırarak cesaretlendirdiği erkek şiddeti, her gün başka bir kadını aile içerisinde veya aile ile ilişkilendirilebilen bir erkek tarafından katlediyor. Faili bilinen kadın cinayetleri ile şüpheli kadın ölümü verileri her ay birbirine daha çok yakınlaşıyor. Yeni dönemde üretilen cinayeti saklama metotlarıyla devletin hangi birimi hangi veriyi ortadan kaldırabiliyor, bu işi en iyi hangi erkek yapıyor kolayca dolaşıma sokuluyor, adeta yeni bir şiddet aracı olarak gözlerimize sokuluyor.  

Yazının en başında belirttiğimiz çeteleşme devlet içi mekanizmalarda da devrede. Bunun en yakın örneğini 6 yıl boyunca faili kamuoyundan kaçırılan Gülistan Doku davasından biliyoruz. Bu cinayette fail aile içerisinden değil, ama aynı zamanda da geniş anlamıyla özgün bir “aile” içerisinden! Koca devlet ailesi! Nüfuzuyla, fuhuş ve uyuşturucu çeteleriyle olan bağlantılarıyla, her işi usulsüz yapmayı olağan hale getirmesiyle, kadınların kanlarının pıhtılaşmasıyla oluşmuş koca bir devlet ailesi!

Koca Devlet Ailesinin Operasyon Hedefi LGBTİ+lar

Çok yakın bir zamanda da bu “koca bebek” devlet ailesinin kendini pışpışlaması için yapılan “Ailem Güvende” operasyonu ile birçok LGBTİ+ kurumunu ve öznesini gözaltına aldığına hatta 80 küsür kişinin tutuklandığına şahitlik ettik. Aile içerisinde düşmanlaştırma ile denetim gerçekleştirilirken, aynı zamanda kamusal alanlarda da belirli bir ezilen kesim düşmanlaştırılarak tüm olayların müsebbibi yapılıyor. Faşizmin devridaimi bir kez daha gerçekleşiyor.

Söz konusu olan kurumlara ve mücadele arkadaşlarımıza yapılan “fonlanma, müstehcenlik” suçlamaları bir “sahte fatura” niteliği taşır nitelikte. Devletin kendi girdiği kriz içerisinde aile kurumu üzerinden oluşturmaya çalıştığı toplumsal meşruiyetin “aile faturası” LGBTİ+lara kesilmeye çalışılıyor. Oysa ki AB’den en çok fonlanan kurumların TÜGVA gibi devlet ortaklığı içerisinde olan kurumlar olduğu, kadınların yoksullaşma ve erkek şiddeti yüzünden ailelerden uzaklaştığı tescillenmiş durumda.

Davulun sesi, fırtınanın sesi gibi artık uzaktan ve hoş gelmiyor. Yeni dönem, kadınlar ve LGBTİ+lar için yeni hatların ortaya konulması ve belirli başarı eşiklerinin aşılması için birçok olanağı içerisinde barındırıken birçok tehdidi de beraberinde getiriyor. Devletin en çok korktuğu toplumsallaşan kadın hareketinin liberalizm ve faşizm tarafından içerilmesi ya da “kadın kadının yurdudur” derken “yurdun kurda” dönüşme tehlikesi de devrede. Fakat aynı şey sadece kadın hareketi için değil; Kürt hareketi, ekoloji hareketi, LGBTİ+ hareketi gibi birçok dinamik için de geçerli. 

Parçalı duruşları bir kenara bırakarak faşizmin yükselmek için alan bulabildiği her alanın asıl sahipleri olarak kendi kurtuluş politikamızı icra etmeliyiz. Belki de Hades’e ve tüm tanrılara baş kaldıran Demeter’in inadını ve öfkesini kuşanmalı, yeraltının açılan kapılarına bu sefer bir daha açılmamak üzere mühürlemeliyiz. Kitabın başını birlikte yazdığımız gibi, sonunu da kadınların ve tüm ezilenlerin özgürleştiği bir dünyayla tamamlamak için şimdi harekete geçmeyeceksek, ne zaman? 

  1. Chancel, L., Gómez-Carrera, R., Moshrif, R. ve Piketty, T. (Ed.). (2025). World Inequality Report 2026. World Inequality Lab. https://wir2026.wid.world/ ↩︎