İdeolojik Kuşatma ve Hafıza: Alevilerin Gözünden Cumhuriyetin İlk Yüzyılı

Cumhuriyet Aleviler ile nasıl bir ilişki kurdu? “Kurtarıcı” efsanesinden katliamların gölgesine nasıl gelindi? Esen Uslu, yazı kurulumuzun yönelttiği dokuz soruluk röportaj dizisinin bu ilk bölümünde, Osmanlı’dan Kemalist devlete devrolan “tekçi millet” mirasını ve cumhuriyetin Alevilikle kurduğu çelişkili ilişkiyi masaya yatırıyor.

Soru: Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken,
Aleviler için cumhuriyet ne ifade ediyor?
İlk yüzyılda Aleviler cumhuriyetten nasıl yararlandı?

Cumhuriyetin ikinci yüzyılı”, toplumsal-tarihsel hareketin gerçek dönüm noktalarını ifade etmekten uzak bir deyimdir. Bu deyimi öne süren yaklaşım, en başta içinden bir türlü çıkamadığımız kadim Osmanlı toplumunun, cumhuriyet döneminde de toplumun üzerinde hükmünü sürdüren ağır mirasını gözlerden gizlemeye yarar.

Bu ağır miras daha çok “Kemalist Devlet” deyimi ile anlaşılır olur. Osmanlının son döneminde “devleti kurtarmak” üzere başlatılan gel-gitli reform hareketlerinin en belirgin özelliği devletin kendine uygun bir millet yaratma gayretidir.

Osmanlı toplumunda “Türk Milleti” bilincinin ortaya çıkışı Osmanlı tebaası Balkan halklarında millet bilincinin ortaya çıkışının ve Osmanlıya karşı ayaklanarak devletleşmelerinin ardından gelir.

Osmanlı Devlet, kendine bir Türk Milleti yaratma çabasına girmeden önce bu halkları meşruti bir monarşi altında bir arada tutmaya çabalamıştır. Bunun başarılamayacağı görülünce, bir milli devlet ile elde kalan Osmanlı topraklarını tutabilme çabası öne çıkmıştır.

Millet yaratma çabasının ilk adımı Müslüman halkların bir arada tutulmaya çalışılması olmuştur. Arap milliyetçiliğinin gelişimi bunun da olanaklı olmadığını göstermiştir. Türkçe konuşan Müslüman halkı Türk Milletinin çekirdeği olarak bir araya getirme çabası, büyük Hıristiyan katliamları ile ilerlemiştir. Ege ve Trakya’da Rum kaçırtması, Anadolu’nun her yerinde Ermeni soykırımı, Pontus Rumluğunun yok edilmesi Devletin kendine uygun bir Millet yaratma çabasının birbirine bağlı parçalarıdır.

Aynı dönemde kurulan Balkan Hıristiyan devletlerinden sürülüp çıkarılan Müslümanların göçü, ondan biraz daha önce başlayan Kafkas halklarının Rus devletinin zorla dayattığı göç ile Lozan Anlaşması sonrasında Yunanistan ile yapılan “zorunlu nüfus mübadelesi” ile Devletin kendine uygun bir Millet yaratma süreci ilerlemiştir.

Devlette Süreklilik

Sünni Müslüman-Türk bir millet yaratma çabasının bir sonraki aşaması Osmanlıdan devralınan kurumların yerine Ankara denetiminde yeni kurumlar oluşturmak olmuştur. Bunun temeli Cumhuriyetin kurulması olmuştur. Ancak bu demokratik bir yönetim kurulması değildir. Atamayla belirlenen bir meclis, merkezi devleti temsil eden atanmış valiler ile cumhuriyet, birkaç yıl sonra kurucusunun da şikâyet edeceği gibi “bir diktatura gibi görünmektedir.”

Bu cumhuriyette bir gün içinde Genel Kurmay Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Eğitim Bakanlığı kurulmuştur. Kemalist devletin üzerine oturduğu sacayak böylece oluşturulmuştur.

Diyanet İşleri Başkanlığı Osmanlı ulemasının yerine millici ve Kemalist devlet kontrolünde bir Sünniliği yaymakla görevlendirilmiştir. Tevhid-i Tedrisat, yani eğitimin birliği yasası ile tüm eğitim merkezi milliyetçi bir programla yürütülecek şekilde denetim altına alınmıştır.

Bunları tamamlayan ve kısa süre sonra çıkarılan Tekkelerin Kapatılması yasası ile tüm tarikatların kapatılması adı altında Alevi-Bektaşi-Kızılbaş örgütlenmesi dağıtılmıştır.

Aynı dönem Takrir-i Sükûn yasası ile Kürt ayaklanmasını bastırma bahanesiyle savaş sonrası ortamda hala var olan tüm vatandaşlık hakları ve özgürlükleri askıya alınmıştır. Yeni bir anayasa ile Devletin dinin İslam olduğu karara bağlanmıştır. Bu baskı dönemi İkinci Dünya Savaşının bitimine kadar kesintisiz sürmüştür.

Devletin Alevilerle İlişkileri

Birinci Dünya Savaşı öncesinde önce Jön Türkler, sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti Alevi-Bektaşi tekke örgütlenmesi ile bir dönem pek içli dışlı olmuştur. Özellikle Balkanlardaki Bektaşi örgütlenmeleri İttihat Terakki için önemli olmuştur. Balkanların kaybedileceği ortaya çıktıktan sonra İttihat ve Terakki’nin önde gelenleri Anadolu ve Doğu Anadolu’da Alevilik-Kızılbaşlık üzerine araştırmalar yapmış, ilişkiler kurmuştur.

Savaş sırasında Hacı Bektaş Dergahının postnişinin öncülüğünde bir Bektaşi Alayı kurulmuş ve törenle Rus cephesine doğru yola çıkarılmıştır. Kemal Paşanın kendisi savaştan sonra Hacıbektaş’ı ziyaret edip pir evinde kalmış, postnişin ile muhabbet etmiştir. Ağır hasta olan Postnişin gidemediği yeni açılan meclisin başkan yardımcısı yapılmıştır. İstanbul ile Ankara arasındaki menzil teşkilatının kurulmasında da tekkelerden yararlanılmıştır.

Misak-ı Milli sınırları içinde saydıkları Halep, Musul, Kerkük, Antakya bölgelerini Lozan ile belirlenen yeni devletin sınırları içine katamayacakları anlaşılınca, Anadolu’daki Alevi-Kızılbaş varlığının önemi artmıştır. Bu devlet tarafından hem fırsat hem de tehdit olarak görülmüştür. Tehdit olarak en başta Koçgiri ve Dersim görülmüştür.

Böylece on yıllar sonra adına “Ilımlı İslam” denecek ve örnek gösterilecek olan cumhuriyetin laik-Sünni İslam’ı milleti dinde de tektipleştirmeyi amaçlamıştır. Cumhuriyet devleti Aleviliği hem inanç hem de toplumsal doku olarak ortadan kaldırmak üzere harekete geçmiştir.

Cumhuriyet rejimin kendini güçsüz hissettiğinde halkın desteğini almak için 1921 Anayasası ile vereceğini söylediği özerk yerel yönetim, inanç ve ibadet özgürlüğü gibi hak ve özgürlükler geri devşirilmiş, yerine Osmanlıdan kalma baskı, yasak, sürgün ve katliam geçirilmiştir.

Cumhuriyet sadece fizik baskı ile kalmamış, aynı zamanda Alevileri kafadan silahsızlandırmak için elinden geleni yapmıştır. Bu ideolojik saldırı iki yönde yürümüştür. Birincisi Aleviliği, yerli-milli Türk İslam’ı, halk İslam’ı gibi göstererek, Diyanet İslam’ının eksi altına almaktır. Bu çaba hiç kesintiye uğramadan günümüze kadar sürmüştür.

İkincisi ise Cumhuriyeti ve Kemalist rejimi Aleviliğin koruyucusu olarak kabul ettirmektir. Bu daha ziyade Cumhuriyet okullarında okumuş Alevi aydınlar üzerinden toplumu dönüştürme çabasıyla bağlıdır. Bunun etkileri bugün bile görülmektedir. Kemal Paşanın don değiştirmiş Hz. Ali ya da Hacı Bektaş Veli olduğuna inanan Alevi sayısı az değildir.

Kemalist rejimin Aleviliği tekfirci Sünni İslam’ın katliamcı kılıcından korumuş olduğu inancı da epeyce yaygındır. Yaşanan katliamlar ve baskılar bu inançların içinin boş olduğunu göstermiş olsa da baskılarla yıldırılmış ve iç göz ile insicamı bozulmuş Alevi toplumu içinde hala belirli bir yaygınlığı vardır.

Tek Parti Rejimi Sonrası

İkinci Dünya Savaşı sonrası hiyerarşisi yeniden kurulan dünyada cumhuriyet de değişiklik geçirmek zorunda kalmıştır. Önce sopalı seçimler yapılar, daha sonra ipin ucu CHP içinden çıkan Demokrat Parti eliyle serbest bırakılarak çok partili rejime geçilmiştir.

Bu dönemde Aleviler de yeni siyasi hayata ayak uydurmaya başlamıştır. Çeşitli ocakların önde gelen kişileri farklı siyasi partilerde siyasete katılmaya başlamıştır. Aynı dönem son kalan Alevi-Bektaşi vakıflarının elindeki toprakların özelleştirilmesi ile paralel yürümüştür. Ocaklar zayıflarken siyasetçi Alevi önderlerinin durumu güçlenmeye başlamıştır.

Bunun oy potansiyeline etkisi görülünce zayıf düşmekte olan DP rejimi bir yandan baskıları artırırken bir yandan da Alevi oylarını kapmak üzere ocaklara göz kırpmaya başlamıştır. Örneğin, Tarihi Pir Evinin karşısındaki tarihi dergâh fırınının yerine yapılan jandarma karakolu ile denetim altına alınması gibi uygulamaların yerine, Başbakan Menderes Hacıbektaş’ı ziyaret ederek dergâhın onarılmasını başlatmıştır.

Bunu siyasi parsasını toparlayamadan devrilen Menderes rejimi yerine Dergâhın onarım ancak 27 Mayıs sonrasındaki koalisyon hükümeti devrinde tamamlanabilmiştir. Ancak dergâhın Cumhuriyetin kurucu yasalarından sayılan Tekke ve Zaviyelerin yasaklanması yasasını çiğnemeden nasıl kullanılacağı büyük bir sorun olmuştur. Bu soruna bulunan çözüm taliplerin giriş ücreti ödemeden gezemeyeceği bir müze haline getirilmekte bulunmuştur. Yani, dergâh var mı? Var! Kullanabilir miyiz? Hayır! Bu cumhuriyetin iki yüzlü tutumunun güzel bir örneğidir.

Korkularında haksız mıydılar?

Cumhuriyet rejimi, paltosunu ve postalını devraldığı Osmanlı gibi içinde gelişen toplumsal güçlerden korkmakta haksız mıydı? Korkularının yersiz olmadığını altmışlı yıllarda yükselen toplumsal mücadeleler göstermiştir. Tarımda makineleşme ile kırlardan kente göçle birlikte büyük kentlerin gecekondu bölgelerinde yerleşen ya da büyük inşaat projelerinde göçmen olarak çalışan Alevi işçiler yeni bir mücadelenin önemli güçlerinden birini oluşturmuştur.

Buna paralel olarak yükselmekte olan üniversite gençliğinin mücadele ve örgütlerinde de Alevi gençler toplumdaki Alevi oranına göre çok daha güçlü bir varlık göstermiştir. Alevi-Bektaşi isyan ve direniş kültürü şiirler ve türküler ile yepyeni bir kuşağa taşınmıştır. Toplumda yükselen Sünni İslam’a tepki olarak dinsiz aydınlar arasında Alevi-Bektaşi felsefesi yeni bir yaygınlık kazanmıştır.

Bu gelişmelere karşı “Türk-İslam Sentezi” kisvesi altında toparlanmaya çalışılan faşist çeteler, devlet gözetimi ve desteği ile vurucu bir güç olarak örgütlenmiş ve Alevi-Bektaşi toplumunun üzerine salınmıştır. Bu ilk yüzyılının üçte ikisi tek parti diktatörlüğü ve sıkıyönetimler altında geçen demokrasi düşmanı cumhuriyetin kısa bir özetidir. Sonrası da cunta rejimleri ve olağanüstü hâl yönetimleri ile devam etmiştir.

Bu geçmiş Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumun cumhuriyette neler bulduğunun bir özetidir. Tabii ki demokrasi dendiğinde Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumunun yaşamının ve felsefesinin sunacağı birçok özellik vardır. Aleviler “Rıza Şehri” ütopyası ile tarif ettikleri öyle bir toplumun özlemini çekmektedir. Ancak bu cumhuriyetin öyle bir demokrasi olma olasılığı yoktur.