ABD Mollalara Neden Diz Çöktüremiyor?

Neden Dünyanın en büyük gücü, onlarca müttefiği ile beraber bu kadar bocalıyor? Neden molla rejimi bu kadar dayanıklı? Neden İran’ın teslim olmadığı her gün, her saat kendi hanesine zafer olarak yazılıyor?

Yaşadıklarımızın zemini, ABD’nin zayıflayan ekonomik, diplomatik ve askeri hegemonyasının, askeri gücüne dayanarak tekrardan sağlanma çabasının sıkıştığı çatışma zeminidir. Tarihin bu uğrağında, tüm süreçleri bu alandaki hareketler beliriyor. İran savaşı ise bu tüm hareketlerin sivrildiği, öznelerin birbirlerinin hamlelerine karşılık durmadan hamle yaptığı bir dönemeç olarak yaşanıyor.

Savaşın tarafları el yükseltiyor. Kâr oranları zaman gittikçe azalan sermaye odaklarının ittirmesiyle, Siyonist İsrail’in zorlamasıyla ve cehaletin verdiği özgüvenle hareket eden D. Trump her gün yüzlerce insanın ölümüne sebep olmaya devam ediyor.

Trump, Venezuela’daki hızlı sonuç getiren operasyonu her yerde icra edebileceğini zannetti. Öyle ya dünyanın en büyük gücü ABD ise o da ABD’nin en güçlü kişisiydi, baş komutanıydı. Ancak savaşın üçüncü haftası geride kalırken görüyoruz ki, İran Molla Rejimi’nin dayanıklı çıkması haydut devletlerin aralarında ve her birinin kendi içlerinde bir çok yarık oluşturmaya yetti.

Siyonist İsrail’in bir dediğini iki etmeyen, hatta gizli bir şekilde nükleer programına yardım eden Almanya bile Trump’ın savaşa fiziken katılmaları talebini reddetti.

1. Neoliberalizmin Merkezi ABD Zorlanıyor

ABD devleti, artık hepimizin ezberlediği sebeplerden dolayı büyük bir borç batağı içinde. Trump kabinesinden herhangi bir kişinin devleti daha fazla borçlandırmamayı rüyasında görmesi bile mümkün değil. ABD’nin toplam borcu mart 2026 ortasında 39 Trilyon Dolar’ı geçti.

Burada borcun ne demek olduğunu kısaca açmakta fayda var. Bir devletin borcu, bir şirketin veya bir kişinin borcundan farklıdır, devletler para yaratabilir.

Devletin borçlanması kağıt üzerinde, gelirini hesaplayarak bir takım acil harcamaları yapmasına dayanır. Ancak hem “gelir hesaplama” hem de “acil harcamalar” çok sündürülebilir kavramlardır. Her burjuva hükümeti sorumsuzca borçlanır ve kendi zenginlerinin sermaye birikim süreçlerini hızlandırır. Çünkü zamanı geldiğinde bu borcu ceplerinden ödemeyeceklerdir nasıl olsa. Nasıl olsa karşılıksız para basılacaktır ve enflasyon olarak bu para halktan çıkarılacaktır.

Cebindeki paranın alım değeri eriyen halklar ise daha çok çalışarak ve daha az harcayarak bu borcu kapatmak zorunda kalacaklardır.

Tarihte hiç bir halk yoktur ki bu gidişe itiraz etmesin. Her halk, her özne kendi güçleri ve zorunlulukları çerçevesinde kendi hareketlerini gerçekleştirirler. Burjuva aktörleri ve medyaları örneğin mültecileri, azınlıkları vesaire hedef göstererek karşı hamleler yapmaya çalışır ama borç ve diğer yükler büyüdükçe altından kalkmak gittikçe zorlaşır.

ABD özelinde devlet borcu biraz daha karmaşık bir olgu. İkinci Paylaşım Savaşı sonrası elde ettiği askeri üstünlüğü mali bir üstünlükle de birleştirmek yoluna gitti ki bir hegemonya oluşturabilsin. Bu hegemonya kurmanın olmazsa olmazlarından biri kendi mali sistemini tüm dünyaya dayatmaktı. Doların, tüm dünyada herkesin ortak kullanabildiği para birimi olması elzemdi.

Küresel finans sisteminin adım adım dolarla doldurulmasının yanı sıra özellikle 1973 petrol krizi sırası ve sonrasında körfez ülkeleriyle petrolün yalnız dolarla satılması üzerine anlaştılar. Bu anlaşmayla beraber, dolar “dünya parası” hâline geldi diyebiliriz.

ABD’nin para basarak ürettiği enflasyon artık cebinde dolar olan herkesin parasının erimesi demekti. Böylece kendi ülkesinde doların alım gücünün erimesi oransal olarak daha az gerçekleşiyordu. Evet, ABD tüm dünyanın kendi para birimini kullanması nedeniyle kendi enflasyonunu tüm dünyaya dağıtabiliyor ama öyle bir harcama çılgınlığı ki bunun da sınırlarına gelindi.

İşte ABD’nin bu kapsamda yaşadığı, kendi özgünlüğüyle aşağı yukarı budur. Tabi ki ABD halklarının yaşadığı birçok başka sorun ve zorlanma vardır ancak “tüketim”e alıştırılmış bir toplumun başat sorunun bu hayat pahalılığı olduğunu söyleyebiliriz.

ICE terörü, kadın düşmanı politikalar, Epstein dosyaları gibi diğer gündemlerle de birleşince ABD halkı farklı şekillerde ve yükselip alçalan şiddetlerde devleti ve Trump kabinesini zorlayan itirazlarda bulunuyor. (Tüm dünyada olduğu gibi ABD’de de sisteme karşı alternatif oluşturamayan politik özneler meselesi bu yazının konusu dışında kalsın.)

ABD müesses nizamı, dışarıda müttefiklerinden destek kaybettikçe ve rakiplerinden tokat yedikçe kendi içerisinde de kan kaybediyor. En son Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent istifa ettiğini açıkladı. Tabi ki bu istifanın çeşitli kariyer planlamaları ve siyasi ikbal ile de alakası vardır ancak Kent’in hızlıca ifşalara başlayacak kadar cesur olduğunu da görüyoruz.

Kent, verdiği son röportajda Charlie Kirk suikastinin İsrail istihbaratı ve lobisiyle alakalı olduğunu ima etti. Charlie Kirk, ABD sağı içerisinde “İsrail’i değil ABD’yi önceleyen politikaları esas alma” politikasının propagandasını yapıyordu ve her geçen gün ABD sağcıları içerisinde popülerleşiyordu.

Kent, Epstein dosyalarını lafzi olarak söylemeden, Trump’ın Netanyahu tarafından “yönlendirildiğini” de açıkladı. ABD sağ seçmeni arasında büyük bir kavga olan “öncelik ABD’nin mi İsrail’in mi çıkarları olacak?” tartışmasında Trump-İsrail eksenine karşı mevzi kazanmaya oynuyor. Yakın geçmişe bakarsak Kent’in suikaste uğramanın sınırlarını zorladığını söyleyebiliriz.

***

ABD’nin, görünür olmasını en çok engellemeye çalıştığı sıkışma alanı ise uluslararası zorlanmaları. Trump, bu zamana kadar bir çok farklı ülke temsilcisi ve sermaye grubuna farklı şekillerde saldırdı. Bunların bazı akılda kalanları; AB ülkelerinin başbakanlarını karşısına dizdiği, Zelenski’yi azarladığı, BAE Başkan yardımcısının yüzüne “çok para, sınırsız para” diye sırıttığı ve tabi ki Recep Tayyip Erdoğan’ın hileli seçimlerini ima ettiği o toplantı…

Tabi ki Trump’un bu “dürüstlüğü” ilgi çekici olabilir ancak bu bir taktik. Özellikle iş adamlarının pazarlık süreçlerinde kullandığı bir taktik. Bir tür genel bir hizalanmayı zorunlu kılan, diğer ülke liderlerini “ipe dizen” içeride de “güçlü lider” tablosu oluşturmaya çalışan bir taktik.

Ancak bu aşağılamaların ya da haraç arttırmaların hiçbiri, Davos’taki sonuçsuz ama güzel konuşmaları bir yana bırakırsak Trump’a karşı elle tutulur bir frenlemeye sebep olmamıştı. Ta ki İran’la savaşa girene kadar. Diğer bütün sonuçlarının yanında savaş, enerji arzının zarar görmesiyle tetiklenen bir ayrışmaya/safları terk edişe sebep oluyor.

Öyle yalnızlaşıyor ki Trump, “sizin de enerji ikmal hattınız zarar görüyor, İran’la savaşımıza yardım edin” diye Çin’e bile başvurdu. Çin’e bile…

Yazının girizgahındaki soruları cevaplarken ilk adımımız, ABD’yi yöneten Epstein Çetesi’nin içeride ve dışarıdaki sınırlılıkları ve zorlanmalarını özetlemekti.

2. Molla Rejimi Kayıplarına Rağmen Dayanıyor

Şuradan başlayalım, İran’ın kültüründe yoğun bir feda ve haksızlığa uğramışlık duygusu baskındır. İmam Hüseyin’in duruşu ve isyan hareketi makbûldur. Şiilik gerçekten de sünni fıkıhçıların ortaklaştığı gibi siyasi bir ayrılıktır.

Şiilere göre Ali bin Ebu Talib, Peygamber’in ölümünden sonra bariz bir şekilde İslam Devleti’nin başına geçmesi gereken kişiydi. Haksızlığa uğradı, dördüncü halife olarak başa geldiği zaman ise hem Muaviye gücünü pekiştirmişti ve hem de İslam Devleti’nin yeni yeni oluşan kurumları Ali gibi bir figürü dışlıyordu. Neticede Ali, Kufe’de camide namaz kılarken öldürüldü.

Ali’nin Oğlu Hasan, resmi halife Muaviye’yle anlaşma yoluna giderek, yine Muaviye tarafından (kendi karısına zehirlendirilerek) öldürülene kadar Medine’de zengin bir tüccar ve vaiz olarak hayatını devam ettirdi.

Ancak Hasan’ın öldürülmesinden sonra kardeşi Hüseyin, Muaviye’nin oğlu Yezid’e biat etmemeyi seçerek politik bir figür olarak sivrildi. Hüseyin, hem babası Ali’nin takipçileri olan hem de resmi hilafet makamıyla politik olarak ters düşen Kufe şehri vasallarıyla ilişki kurdu.

Amacı bir isyan organize edip İslam Devleti’nin başına geçmekti. Önce Medine’den Mekke’ye geçti ve birkaç ay boyunca ilişkilerini sağlamlaştırmaya çalıştı. Ardından Kufe’ye doğru yola çıktı. Hüseyin ve beraberindeki yaklaşık 70 kişi, Kufe yakınlarında Yezid’in ordusu tarafından kuşatıldı. Kuşatmanın sürdüğü 8-10 gün boyunca Kufe vasalları yardıma gelmedi. Ve nihayetinde kafile katledilmiş oldu.

Bu katliam, Kufe ve Necef’tan başlayarak tüm İslam Coğrafyası’nı sarstı. Hüseyin, Peygamber’in torunuydu ve böyle açıkça katledilmesi, resmi hilafeti destekleyenler ve ona karşı çıkanlar ayrışmasını dayattı.

Coğrafi olarak şimdiki Irak’ın doğusu, İran coğrafyasının tamamı, Arap Yarımadası’nın doğusu ve güneyi resmi hilafete karşı durdular. Zaman içinde ise çeşitli kollarıyla Mısır, Anadolu ve Suriye’de de bu karşı duruşta olan küçüklü büyüklü hareketler doğdu. Bu hareketlerin kimisi sadece fıkıh-edebiyat yönüyle ünlenirken kimisi yüzyıllar sürecek askeri güçler de elde ettiler.

Oluşan kültür, Endülüs ve Balkanlar’ı bile etkiledi. 1500’lerin başında Şah İsmail, Safevi Devleti’nin resmi mezhebini Şiilik olarak ilan etti.

Şiilikte dini ritüeller, günlük hayat, eğitim… kısacası tarih bu anlatı üzerine kuruldu.

Ölümün daha muhtemel olması, zulme karşı direnerek ölmek, haklıyken sinmeyip isyan etmek %80-85’inin şii olduğu bir toplumda bizim kendi bakış açımızla anlamaya çalışırken zorlanacağımız kadar başat kültürel ögelerdir. Öldürülen İranlı liderlerin neden sığınaklarda olmadığını biraz bu taraftan da anlamak gerekir.

“Hüseyin gibi ölmek”, özellikle dini bütün şiiler için hayatta ulaşılacak en değerli noktadır dersek çok abartmış olmayız.

Örneğin Kerbela Katliamı’ından hemen sonra oluşan Tevvabîn Hareketi’ni bu çerçevede anlamazsak yaklaşık 5000 kişinin intihar ettiği gibi yanlış bir sonuca çıkabiliriz.

Humeyni ve Velâyeti Fakîh

İran’da Şii anlatının 12 imamcılık versiyonu hâkimdir. Bu anlatıya göre 12. İmam Mehdi gayba çekildi ve kıyametten önce geri gelecektir. İran’da mutlak çoğunluk olan Caferiler, İmam Mehdi’den sonra dini lidersiz kalmamak adına imamlık kurumunu devam ettirdiler.

1979 İslam Devrimi lideri Ruhullah Humeyni, 1970 yılında Necef’te sürgünken “Hükümet-i İslami: Velâyet-i Fakîh” kitabını yayımladı. Kitabın ana önermesi şudur: İmam Mehdi geri gelene kadar yalnızca dini bir imam yetmez, bu kişi aynı zamanda siyasi bir otorite olmak zorundadır. Bu otoritenin adı Veli-i Fakîh’tir. Bir islam devleti kurulduğunda devlet ve din kurumlarının başından Veli-i Fakîh bulunacaktır.

Yani Humeyni, 10 yıl sonra kopan devrimde onu liderliğe taşıyacak bir devlet-toplum modeli sunmuştur. Devrim esnasında sadece şah ve avanelerini değil, güçlü olan komünistleri ve TUDEH Partisi’ni tasfiye edebilmesinin en büyük nedeni, önerdiği kurumsal yapının İran toplumunda geniş destek bulmuş olmasıdır. Hatta bu öneri doğuda Afganistan ve Pakistan’dan Batı’da Lübnan Şii’lerine kadar karşılık bulmuştur.

***

Tabi ki İran kültürünü sadece din üzerinden okumamak gerekir. 18. yy sonlarından beri gelen İran tarihi, emperyalizme karşı direnişle beraber ilerlemiştir. Kaçar Hanedanlığı sırasında kuzeyde Çarlık Rusya’sı, güneyde İngiltere yayılmacılığına karşı savaşımlar ilk antiemperyalist mücadelelerdendir.

En önde İngiltere eliyle emperyalizm, ülkenin kaynaklarını peşkeş çekecek kuklalar dayattıkça İran Halkı; tütün isyanları, anayasa mücadeleleri, milliyetçi-demokrat Musaddık’ı başa getiren kamulaştırma hareketi, güçlü TUDEH komünist hareketi ve küçük-büyük diğer sol hareketler ve tabi ki mollalar gibi sayısız karşı hamleyle karşılık verdi.

Sözü uzatmamak adına, mollalar güçlü bir antiemperyal mirasın üzerine geldiler ve bu mirası ister istemez büyüttüler. Yüksek öğrenime ve teknolojiye de diğer çoğu dini rejimin aksine yatırımlar yaptılar. Askeri-teknolojik güçleri bir günde oluşmadı.

Mollalar; Petrol ve diğer kaynakların satışından kaynaklanan geliri, aileleri ve yakınlarıyla beraber yaklaşık 30-35 milyon olarak tahmin edilen Devrim Muhafızları arasında paylaştırıyorlar. Bu kalabalık ve sert taban hem iç sıkışma süreçlerinde hem dış müdahalelerde rejimin etrafında kenetleniyor.

Bunun yanında, rejime muhalif olanların büyük kısmının aynı zamanda ABD müdahalesine de karşı oldukları gerçeğini akıldan çıkarmamak gerekir.

***

İran, kolay lokma değil. Sadece askeri kapasitesiyle ayakta kalmıyor. Güçlü darbeler almasına rağmen dayandığı bir tarihi ve toplumu var. (Bu gerçekliği dillendirmek tabi ki rejimin politikalarını savunmak anlamına gelmez.)

İran’ın dağlık coğrafyasını, ABD ve İsrail’in savaştaki ayrı önceliklerinin artık görünür hilafetler yarattığını, İran’ın Hürmüz’deki üstünlüğünü, körfez ülkelerinin petrol sanayilerine saldırı gücünü, zayıflamış olsa da İran dışındaki müttefiklerini (Yemen Enserullah Hareketi, Haşdi Şa’bi, Hizbullah, Afganistan’da şii Hazara milisleri, Fatimiyun tugayları gibi), küresel neoliberal sistemin aşırı hassas dolaşım ağlarına sahip olduğunu, savaşın sürdüğü her an artan bir şekilde büyük emperyalist ülkelerin hem halkları hem de sermaye odakları tarafından zorlandığını, ABD-İsrail-İngiltere’nin yüksek yıkım gücünün aynı zamanda sınırlılıklarının olduğu gerçeğini ve bunlarla ilişkili bir çok sebebi beraber düşündüğümüzde İran’da işlerinin kolay olmadığı sonucuna varabiliriz.

Bir an için Epstein Çetesi’nin askeri olarak zafer kazandığını düşünelim. Yaklaşık 90 milyonluk bir coğrafyayı Trump ve Netenyahu’nun nasıl kontrol edeceği sorusu önemli bir sorudur. Irak ve Suriye’de ayineleri yaptıkları iştedir. Yaratacakları kaosun nereye varabileceği öngörülemez. Bu anlamda da bir çıkmaz içindeler.

Savaşın 4. haftasında, gelişmeler bize bunları gösteriyor.