Büyük Doğu Japonya Depremi ve ardından gelen tsunaminin tetiklediği Fukuşima Daiichi nükleer felaketinin üzerinden tam 15 yıl geçti. Bir zamanlar “güvenli ve temiz enerji” illüzyonunun kalesi olarak pazarlanan o devasa reaktörler, bugün insanlığın teknolojik kibrinin ve doğaya karşı işlediği sistematik suçun anıtları gibi duruyor. Ancak bugün Fukuşima’yı anmak, sadece 15 yıl önceki o karanlık anı tazelemek değil; “arındırılmış” olduğu iddia edilen radyoaktif suyun okyanusa boşaltılmasıyla evrilen, yavaşlatılmış bir ekolojik saldırının anatomisini çıkarıyor.
ALPS ve Temiz Radyasyon İllüzyonu
Fukuşima trajedisi, üzerinden geçen on küsur yıla rağmen kapanmamış bir yara olarak kanamaya devam ediyor. Japon hükümeti ve TEPCO (Tokyo Electric Power Company), “Gelişmiş Sıvı İşleme Sistemi” (ALPS) adını verdikleri bir teknolojiyle radyoaktif suyu temizlediklerini iddia ederek, bu süreci teknik bir başarı öyküsü gibi sunmaya çalıştı. Ancak bu söylem, derin bir bilimsel ve ahlaki boşluk üzerine kurulu. Trityumun sudan ayrıştırılamadığı, karbon-14, iyot-129 ve stronsiyum-90 gibi tehlikeli izotopların tamamen yok edilemediği gerçeği, teknolojik bir çözümden ziyade bir halkla ilişkiler stratejisinin parçasıdır.
Karar vericilerin önünde bu suyu buharlaştırma, yer altına gömme veya hidrojen patlaması yöntemiyle imha etme gibi daha güvenli ama daha maliyetli beş farklı alternatif duruyordu. Ancak en ucuz ve en kontrolsüz olan “denize boşaltma” yönteminin seçilmesi, kapitalist maliyet hesaplarının insan ve çevre sağlığının ne kadar önüne geçtiğinin en somut kanıtıdır. Bu, sadece bir kaza yönetimi değil, bir maliyet yönetimidir.
Verilen Sözler ve Balıkçıların İhanete Uğramışlığı
Bu sürecin en trajik boyutu, hayatı doğrudan denize bağlı olan yerel toplulukların maruz kaldığı sistemik ihanettir. Fukuşima’lı balıkçılar için deniz sadece bir geçim kaynağı değil; atalarından miras kalan, her dalgasında hatıraların ve geleceğin saklı olduğu kutsal bir mabettir. Hükümetin yıllar önce bu insanlara verdiği “yerel halkın ve balıkçıların rızası olmadan asla su boşaltılmayacak” sözünün rafa kaldırılması, devlet ile toplum arasındaki toplumsal sözleşmenin radyoaktif atıklarla birlikte derin sulara gömülmesidir.
Balıkçıların “Deniz bizim iş yerimizdir, deniz bir çöp tenekesi değildir” feryadı, sadece bir meslek grubunun hak arayışı değil; doğayı sadece bir hammadde ve atık deposu olarak gören mekanik anlayışa karşı bir onur mücadelesidir. Bu insanlar, 15 yıldır hem radyasyonla hem de “itibar zedelenmesi” dedikleri o görünmez ama yıkıcı damgalanmayla savaşıyorlar.
Pasifik: Nükleer Sömürgeciliğin Yeni Sahnesi
Fukuşima artık sadece Japonya’nın bir iç meselesi olarak görülemez. Okyanusa boşaltılan her damla su, bu meseleyi küresel bir “nükleer sömürgecilik” vakasına dönüştürmüştür. Pasifik Okyanusu, tarih boyunca ABD, Fransa ve İngiltere’nin nükleer denemeleri için bir laboratuvar, yerli halkları ise bu deneylerin kobayları olarak kullanılmıştır. Marshall Adaları’ndan Bikini Atolü’ne kadar uzanan coğrafyada radyoaktif miras hâlâ kemiklerde taşınırken, Japonya’nın okyanusu bir atık sahası olarak kullanma kararı, bu emperyalist mantığın 21. yüzyıldaki modern yüzüdür.
“Okyanus Birdir” felsefesiyle hareket eden Pasifik halklarının itirazı, bilimsel bir endişeden çok daha fazlasıdır; bu, bir hayatta kalma refleksidir. Bir noktada suya karışan radyasyonun, okyanus akıntılarıyla tüm ekosistemi dolaşacağı ve gezegenin yaşam kaynağını zehirleyeceği gerçeği, yerel direnişi küresel bir ekolojik savunma hattına dönüştürmüştür.
Piyasa Değerlerine Karşı Yaşam Değerleri
Nükleer enerjinin “temiz” veya “yeşil” bir alternatif olarak yeniden pazarlanmaya çalışıldığı bu dönemde, Fukuşima bize bu enerjinin gerçek bedelini hatırlatmaya devam ediyor. Bu bedel, faturalara yansıyan rakamlar değil; kirlenen denizler, yok olan türler ve yerinden edilen insan hayatlarıdır. Piyasa mantığı, “seyreltme” adı altında sorumluluğu zamana ve sonsuz sulara yayarak suçunu gizlemeye çalışsa da, radyoaktif izotopların biyolojik birikimi bu mantığı her zaman yalanlayacaktır.
15. yıl dönümünde sormamız gereken soru şudur: Daha tehlikeli olan, suyun içindeki görünmez trityum mu, yoksa karar vericilerin “her şey kontrol altında” yalanındaki kapitalist sınıf çelişkisi mi?
Sonuç olarak Fukuşima, okyanusun bir çöp tenekesi gibi görülse de, tüm insanlığın ortak evi olduğunu haykırıyor. Okyanuslar bizi birbirimize bağlayan yaşam damarlarıdır; eğer onları birer lojistik kanal ve atık deposu olarak görmeye devam edersek, sadece deniz canlılarını değil, kendi biyolojik ve kültürel geleceğimizi de feda etmiş olacağız. Gerçek bir anma, sadece geçmişin yasını tutarak olmaz. Ekolojik mücadele bugün ancak okyanusa boşaltılan her damla radyoaktif suyun hesabını sormak ve nükleersiz bir dünya inşa etmekle mümkündür. İçinde barındırdığı ve birçoğunu henüz keşfetmediğimiz milyonlarca yaşam formuyla deniz, yeryüzünde hayat verici bir varlıktır.

