Felaket, her zaman büyük bir çöküşle ya da gürültüyle kopmaz; bazen felaket, her şeyin olduğu gibi sürmesidir. 2025, tam da bu sürekliliğin kristalleştiği bir yıl oldu.
Bir yıl daha kapandı, takvimler değişti ama dünyanın yükü hafiflemedi. Birikmiş krizlerin, ertelenmiş hesaplaşmaların ve çözülememiş çelişkilerin üst üste yığıldığı bir eşik olarak geride kaldı 2025.
Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinin kapanışı, kapitalist düzenin geleceği yönetme kapasitesini kaybettiğinin ilanıdır. Küresel düzeni ayakta tutan siyasal ve iktisadi mimari artık geleceğe dair ikna edici hiçbir hikâye anlatamıyor. Bu geçici bir konjonktür krizi değil; 2008’le açılan, pandemiyle derinleşen ve savaşlarla kalıcılaştırılan uzun bir çözülme döneminin devamıdır.
Ne büyük güçler istikrar üretebiliyor ne de sermaye düzeni kendi sürekliliğini halkların rızasıyla sağlayabiliyor. Buna rağmen düzen sürüyor; çünkü karşısında onu tarihsel ölçekte sarsacak örgütlü bir toplumsal güç henüz şekillenmiş değil.
İşte bu çelişki, 2025’in ruhudur.
Çözülmenin Gürültüsü
Bugün dünyayı yönetenler, meşruiyetlerini yeniden üretmekte zorlandıkça birbirlerine daha sıkı tutunuyor. Emperyalist kamplar arasındaki gerilim, yeni bir dünya düzeni kurma iradesinden çok, çözülmekte olan eski düzenin enkazı altında kalmama telaşını gösteriyor.
Bu tablonun merkezinde hala Amerika Birleşik Devletleri duruyor. Fakat bugün üstlendiği rol, düzen kuruculuk kapasitesini yitirmiş bir hegemonyanın, zor yoluyla varlığını sürdürme çabasıdır.
Hegemonyanın bu biçimde çözülmesi, uluslararası düzeyde bir belirsizlik rejimi yaratıyor. İşte bu belirsizlik rejimi içinde şiddet bir sapma ya da istisna olmaktan çıkıp, düzenin asli işleyiş biçimine dönüşüyor. Soykırımlar, bölgesel savaşlar, göç yollarında ölüme terk edilen halklar, kadın bedenine yönelen sistematik saldırılar ve çocuk emeğinin olağanlaştırılması, bu işleyişin farklı yüzleridir. Hukuk ise artık şiddeti sınırlayan bir zemin olmaktan çıkmış; onu idare eden, sınırlarını çizen ve hatta genişleten bir mekanizmadır.
Bu küresel çözülme, her ülkede aynı biçimde yaşanmıyor, her yerde kendi siyasal taşıyıcılarını yaratıyor. Türkiye’de bu taşıyıcılık, uzun süredir AKP–MHP iktidar bloğu tarafından üstleniliyor. Küresel krizin yarattığı belirsizlik, içeride milliyetçilikle, güvenlik söylemiyle ve merkezileşmiş bir iktidar yapısıyla yönetilmeye çalışılıyor.
Bu siyasal tercihlerin iktisadi karşılığı ise, derinleşen bir gelir uçurumu olarak karşımıza çıkıyor. Yoksullaşma, borçlanma ve güvencesizlik, emekçi sınıflar için geçici bir sıkıntı olmaktan çıkarılıp kalıcı bir yaşam rejimi olarak dayatılıyor. Asgari ücretin bu koşullar altında açlık sınırının altında tutulması ise, bu rejimin sürdürülebilmesi için emeğin düşük maliyetle yeniden üretimini hedefleyen planlı bir mekanizma olarak işliyor.
Meşruiyetin Yankısı
Ne var ki 2025, bu düzenin mutlak bir sükunetle de sürdürülemediğini ortaya koydu.
Yasaklara rağmen süren grevler, bastırılmaya çalışılan direnişler ve yer yer açığa çıkan fiili mücadele pratikleri, bu düzenin sanıldığı kadar sarsılmaz olmadığını gösterdi. Uzun saatler boyunca çalışan, düşük ücretlere mahkûm edilen, güvencesizliğe itilen yüz binlerce işçi; aynı zamanda bu sistemin en kırılgan noktasını oluşturuyor.
Bugün sınıf mücadelesinin temel açmazı bu potansiyelin örgütlenerek gücünü ortak bir siyasal hatta toplayamamasıdır. Grevler, direnişler ve fiili çıkışlar var; ancak birbirini besleyen, süreklilik kazanan bir mücadele çizgisi henüz kurulamıyor. Sendikal yapılar ise çoğu zaman bu parçalanmışlığı aşmak yerine yeniden üretiyor. Bugün ücretlerin bu denli aşağı çekilebilmesinin, güvencesizliğin bu kadar kolay dayatılabilmesinin arkasında örgütsüzleştirilmiş bir işçi sınıfı gerçeği duruyor. Örgütlülük, daha adil bir ücret düzeninin, insanca çalışma koşullarının ön koşuludur. Bu nedenle önümüzdeki dönemin temel yönelimi, işyeri işyeri, havza havza kurulan, doğrudan işçi iradesine dayanan örgütlenme biçimlerinin güçlendirilmesi olmak zorundadır.
Tam da bu nedenle önümüzdeki dönem belirleyici olacak. Bir anda her şeyi değiştirecek bir kırılma anına yaslanmayan; fiili kazanımlar üzerinden güç biriktiren ve mevzi kazanan bir yoğunlaşma…
Ücret mücadelelerinde elde edilen somut kazanımlar, deprem ailelerinin geri çektirdiği düzenlemeler ya da yerel direnişlerin açtığı alanlar; bu düzenin sarsılabileceğini gösteren ve kalıcılaştırılabilecek mücadele mevzileridir. 2026’yı belirleyecek olan, bu mevzilerin birlikte savunulup genişletilip genişletilemeyeceğidir.
Boşlukta Kurulan Düzen
Bu mevzilerin genişletilemediği her yerde siyasal ve toplumsal bir boşluk ortaya çıkıyor. Bu boşluk zor, denetim ve güvenlik mekanizmalarıyla dolduruluyor.
Şiddet rejiminin bir diğer yüzünü suç örgütlerinin ve çeteleşmenin sıradanlaşması oluşturuyor. Yoksulluğun, güvencesizliğin ve umutsuzluğun derinleştiği yerde sömürü düzeninin devamlılığını sağlayan bu çürüme artık teşhirle sınırlı bir siyasetin sınırlarına gelindiğini gösteriyor. Mahallelerde ve yaşam alanlarında bu suç düzenini boşa düşürecek kolektif ve dayanışmacı zeminleri inşa edecek pratikler yaratmak, önümüzdeki dönemin temel siyasal görevlerinden biri olarak duruyor.
Bu çözülme hali, sadece emek rejiminde ya da siyasal alanda gerçekleşmiyor, doğayla kurulan ilişkide de kendini gösteriyor. Türkiye kapitalizminin dünya kapitalizmi içindeki konumu; tedarik zincirlerine eklemlenme, ucuz emek ve hammadde temini üzerinden şekilleniyor. Bu yönelim, madencilikten inşaata, turizmden enerji yatırımlarına kadar geniş bir alanda doğanın sistematik biçimde sermayeye açılması anlamına geliyor. Ormanların, meraların ve yaşam alanlarının yağmaya açılması birikim krizine verilen yapısal bir yanıttır. Bu durumun yarattığı sonuç ise bugün milyonlarca yurttaşın geleceği ve yaşam alanına dair duyduğu güvencesizlik.
Diğer taraftan bu yıl ilk kez şüpheli kadın ölümlerinin kayda geçen kadın cinayetlerinden fazla olması, meşruiyetini zorla kuran bu rejimin kadınlara yönelik şiddeti sistematik biçimde ürettiğini ve görünmez kıldığını da ortaya koyuyor. Kadın emeği ve beden bir taraftan aile ve itaat ilişkilerinin sürdürülmesi için diğer taraftan güvencesiz ve düşük ücretli emek rejiminin devamı için siyasal bir denetim alanına dönüştürülmüş durumda. Bu koşullarda kadınların güvenliği ancak yan yana gelmiş ve örgütlü bir mücadelenin içinde mümkün olabilir.
Tarihin Eşiğinde
Felaketin, her şeyin olduğu gibi sürmesi olduğunu söyledik. 2026, bu sürekliliğin kırılıp kırılmayacağının; zorun meşruiyetinin mi yoksa meşruiyetin zor yoluyla mı sürdürüleceğinin belirlendiği yıl olacak.
Tarih, uzun süredir olduğu yerde dönüyor. Ne olup bitene razı gelen bir kabulleniş içindeyiz ne de dağınık direnişleri ortak bir ufka bağlayacak iradeyi henüz yaratabildik. Bir yanda yoksulluk ve çaresizlik içinde hayattan kopanlar, diğer yanda inatla tutunanlar var. Asıl sorun, bu tutunma çabasını kolektif bir geleceğe dönüştürememiş olmamızdır.
Düzenin zor yoluyla kurmaya çalıştığı meşruiyetin karşısında gerçek meşruiyet emeğin, direnişin ve yan yana gelmenin içinden doğacak bir ihtimal olarak önümüzde duruyor. 2026, bu ihtimalin gerçek bir tarihsel kuvvete dönüşüp dönüşmeyeceğinin sınandığı yıl olacak.

