“Pluribus”tan Sızan Korku

El Yazmaları’nın Notu: Bu yazı, ele alınan diziye dair önemli olay örgüsü detayları ve sürprizbozan (spoiler) içermektedir.

İkimizin de öyle film/dizi eleştirisi yazma gibi bir adeti yok aslında. Ama Pluribus’un daha ilk bölümünü izler izlemez bizim için “Marksist çanlar” çalmaya başladı. Ana karakterin yazar, lezbiyen bi kadın olması bi süreliğine yelkenleri suya indirdi tabii. Ee Hollywood bu işlerin piri, bizi bizden daha iyi tanıyor. “Du bakalım” diye devam ederken herhalde ilk önemli punch line şöyle geldi: “Stalin’den bu yana en büyük katil olduğum için…” Akıllara ilk, Hitler’in gelmesi gerekirken katliam ve Stalin eşleştiriliyorsa orada bir bit yeniği vardır.

Şimdi derli toplu anlatmaya girişelim:

Pluribus, Breaking Bad ve Better Call Saul gibi dizilerin de yapımcısı olan Vince Gilligan tarafından Apple TV için hazırlanan bir Amerikan post apokaliptik bilimkurgu gerilim televizyon dizisi. Vince Gilligan, hepsi izlenme rekorları kıran bu yapımlarıyla eninde sonunda itibarını tekrar kazanan Amerikan rüyasını yaşatmanın sırrını çözmüş diyebiliriz. Ama biz yer miyiz?

Yemedik. İlk bölümden itibaren anti-komünist bir anlatı olduğunu sezmeye başladık. Hatta bir şeyler karalamaya karar verince etkilenmemek için sağa sola bakmamaya karar verdik. Dolayısıyla bu yazı da naçizane iki Marksist’in amatör kaleminden çıktı. Apple TV’nin izlenme rekorları kıran dizisinin kendini anti-komünist bir anlatıya yasladığını faş etmeyi kendimize bir borç bildik.

Dizinin isminin birkaç önemli çağrışımını yazmadan geçemeyiz. Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk resmi sloganlarından biri olan E pluribus unum’dan (“Çokluktan birliğe”den) alıyor. Papa Pius IX’un 1846’da yazdığı bir “Qui Pluribus” (Çokluğa) başlıklı bir mektup da var bu arada. Papa sağ olsun, var olsun bu mektupta “komünizmin dehşetlerini” öngörüp bizleri uyarıyor! Çünkü toplumsal ayaklanmalar da almış başını gidiyor. E adamcağız da sorumluluk icabı insanlığı rasyonalizm, panteizm, sosyalizm ve komünizme karşı bir mektupla uyarmış. Ne güzel tesadüf!

Ah Carol, Vah Carol!

Dizide, insanlığın başına musallat olan bir “virüs” bir anda, bütün insanları zihinsel, duygusal, bilişsel, düşünsel olarak ele geçirip “birleştiriyor”. Her bir kişi kendi özgünlüğünü kaybedip ortak bir zihnin parçası oluyor. İnsanlığın tüm bilgisi ve birikimine bu ortak zihin üzerinden ulaşabiliyor. Hollywood’un diğer virüs ve zombi temalı filmlerinden farklı olarak insanlık son derece barışçıl ve uyumlu bir düzen içerisinde yaşamaya başlıyor. Bu virüsten etkilenmeyen yalnızca on üç kişi kalıyor dünyada. Bizim ana kahramanımız Carol Sturka da onlardan biri. Lezbiyen ve ünlü bir yazar olan Carol, tüm insanlığı bu virüsten kurtaracak olan o Amerikalı. Aynı zamanda uyumsuz, huysuz ve hırçın. Ee ne de olsa kahramanlar biraz huysuz olur!

Carol şahsında dizi oldukça önemli etik ve felsefi tartışmalar açıyor. Temel tartışması rıza ve özgür irade üzerinden yapılsa da arkadan hep bir bireyselliğin bu kadar kaybolmasına ikna mıyız sorusu çınlıyor. Rızası olmadan insanları ortak bir zihnin parçası kılmak doğru mu? Nihayetinde bireysel eylemlerimiz başkalarını öldürme ihtimali taşıyorsa bu eylemlerden vazgeçmeli miyiz? Başkalarının kötülüğüne yol açacaksa istediğimizi yapmak, mesela bağırmak, özgür irade mi sayılır yoksa bencillik mi? Elbette tüm bu tartışmalar bir ikilem, kafa karışıklığı olarak gösteriliyor. 

İzleyiciler olarak dizideki zıtların müthiş uyumu altında “uyuşmuş” ya evet aslında bu sorular çok doğru diye düşünüyoruz. Neyse ki az buçuk Brecht okumuşluğumuz var da izleyicinin iradesinin teslim alınmasının ne demek olduğunu biliyoruz. Özellikle soruların sorulduğu bu kritik anlarda bize yutturulmaya çalışılanlardan, çizilen anti-komünist klişelerden bahsedelim. 

Öncelikle yekten diyebiliriz ki dizi komünizmi, onun karikatürünü yaratarak bir temsil sunuyor. Hafif spiritüel esintiler mi dersiniz, bir hastalık (virüs) olarak tarif etmeye kadar başlarda insanın sinirlerini zıplatan ama alıştıkça komikleşen bir anlatı kurmuş. Komik ama Apple TV’nin en çok izlenen dizisi olması, yani milyonlarca kişiye ulaşması işin ciddiyetini hepimize hatırlatıyor.

“Sosyalist ideolojiler insanların bireyliğini elinden alıp onu ortak bir zihnin parçası kılar.” iddiası, metastaz yapmış kanser hücreleri nasıl yayılırsa öyle yayılıyormuş gibi gösteriliyor. Mutluluk birlikte inşa edilen bir şey değil de virüs, kanser benzetmesi olarak karşımıza çıkıyor. On üç kişi dışında birlikteki diğer insanların sakin, sevgi dolu, çatışmadan, şiddetten uzak olması içten içe insanda bir gıcıklık yaratıyor, Carol da çok sinirleniyor zaten. Bizdeki gıcıklık Carol’ın siniriyle can bulunca hepimiz karikatürize edilmiş bu dünyaya hepten bileniyoruz. 

İsa Bu Defa Paraguay’dan Geliyor

Virüsten etkilenmeyen on üç kişiden biri de Paraguaylı orta yaşlarında, sağlıklı ve bir salgın ya da istila beklentisiyle yaşayan, yani bugün bizim komplocu dediğimiz türden bir erkek Manousos. (En azından 1. sezonda gösterilen karakter bize bunları düşündürüyor.) Carol’ın çekip on iki kişiye de gönderdiği mücadele çağrısı videolarından sonra bir noktada Carol’ın yanına, ABD’ye gidiyor. Ama ne gitmek! Birliğe dahil olanlardan tek bir yardım kabul etmeden Paraguay’dan ABD’ye yürüyor. Yolculuk sırasında zehirli dikenleri olan bir ağaca sırt üstü saplanınca sırtında inanılmaz büyüklükte yaralar oluşuyor. Birlikten insanlar Manousos’a yardım ediyor ve kendisi adeta sırtındaki yaralarla insanlığı kurtarmaya gidiyor, tıpkı İsa gibi. 

Manousos’un bu zorlu yürüyüşünün paralelinde Carol’un birlikten gönderilen eşlikçisi Zosia ile burjuva bir yaşam sürdüğünü, golf oynadığını, “fine dining” restoranlarda takıldığını, pahalı ve lüks otellerde tatil yaptığını izliyoruz. Bakalım din adamları ile burjuvazi nasıl bir işbirliğine gidecek, bir yandan da çekişmeler illa olmalı, diye düşünüyoruz. Tanışma sahnesi ilk diyalog için yer seçimi çekişmesiyle başlıyor. İkisinin de birbirine güvenmediğini anladığımız bağırıp çağırmalı, sağlıksız, uzlaşmasız bir diyalog izliyoruz. Sahne simgesellikten yıkılıyor tabii!

İnsanlığı kurtarmak için gizlendiği yerden çıkıp gelen Manousos, yol boyunca birlikten olanlara büyük bir düşmanlık besliyor. Onları insan kategorisinden çıkardığını ise Carol’un birliktekiler hakkında verdiği bilgilerden (yalan söyleyememeleri, şiddet eğilimlerinin olmaması gibi) sonra işkence ettiği sahnelerde görüyoruz. Manousos, içinden çıktığı topluluğun güçlü bir temsili. Sonuçta dinine küfretmişler, ne yapsın şiddete başvuracak elbette!

Serpiştirilenler

Dizinin şimdiye kadar ilk sezonu, yani dokuz bölümü yayınlandı. Henüz neye tekabül ettiğini bilmediğimiz ama dikkat çekici şeyler de var. Örneğin birliktekilerin sohbet robotları gibi tüm insanlığın bilgisiyle konuşması, her zaman pozitif ve destekleyici olmaları yapay zekâya da minik bir göz kırpıyor.

Yine tüm birliktekilerin radikal vegan olmaları oldukça ilginç. Sadece yere düşen meyveleri yiyip protein ihtiyaçları içinse ölmüş insanların bedenlerinden ürettikleri bir sıvıyla besleniyorlar. Tüm canlıların canını, bilgisini ve değerini taşıma anlayışınınsa veganlığa uzanma anlatısı spiritüellik içeriyor. Ölülere saygı duyulmaması ve adeta bir protein tozu gibi kullanılması ise Carol’ın en çok sinirlendiği sahnelerin konusu oluyor. 

Kitabına yeni bir bölüm yazıp birliğe gönderen Carol, eşlikçisi Zosia aracılığıyla birlikten çok büyük övgü alıyor. Çünkü artık yeni, bilinmeyen hiçbir şey yok bu hayatta. Uzun zamandan sonra yeni, bilinmeyen ve heyecan yaratan tek şey, Carol’ın yazdıkları oluyor. E ne de olsa komünist bir yaşam oldukça öngörülebilir, her şeyin cetvelle çizilmiş gibi yaşandığı; ne yiyeceğinin, içeceğinin önceden belli olduğu, hazza hiç yer vermeyen bir yaşam değil mi!

Son Söz

1. sezon, dünya tarihinde işçi sınıfının kendi mutluluğunu kazanma çabasına girdiği her dönemde olduğu gibi, din ile sermayenin kolektifliğe karşı savaş kararıyla bitiyor. Carol’la Manousos’un Albuquerque’nin zengin mahallesinden komünizmin karikatürüne karşı verdikleri savaşı belki izlemeye devam ederiz. Peki ama yer miyiz? Sık sık yeriz, fakat en kötüsü tükürmeyi bilmemek.

Scroll to Top