*Bu yazı, TÖP İzmir Yayın Birimi’nin 4 yıldır düzenli olarak gerçekleştirdiği Zamanımız ve Biz Söyleşileri kapsamında yapılan yürüyüş, gezi, söyleşiden hareketle kolektif bir şekilde kaleme alınmıştır.
“Turistik bir gezi değil, sosyolojik bakış açısı kazandırmayı amaçlayan bir kent yürüyüşü” anlayışıyla İzmir’in yüzyıllardır merkezi kabul edilen mahallelerini, sokaklarını yürüdük. İzmir’in gizlenen çok kültürlü tarihsel yapısını ve yaşadığımız kentin belleğini adımladık. İzmir/Basmane civarındaki sokaklarda yürüdük, konuştuk, şarkılara kulak verdik, gezginlerin bu muhitlerle ilgili yazdıklarını dinledik. Dolu dolu geçen 3 buçuk saatlik gezimizin ardından hepimizde oluşan duygu ortaktı: Yaşadığımız kente dair yeterince bilgimiz yok. Anlatılanlar, bu eksikliği gidermek için önemli oldu. Yürüyüşümüzün ardından İzmir haritasına ve sokaklarına biraz daha farklı bakmaya başladık. Tüm parti üye ve dostlarımızı bu anlatım ile tanıştırmalıyız diye düşündük ve başladık yazmaya.
Yaşadığımız Şehrin Tarihine Neden Bakarız?
Her gün yanından geçtiğimiz yerleri bile hatırlamadığınızı fark etmişsinizdir. Aslında her gün tabelasını gördüğümüz dükkanı, önünden geçtiğimiz izbe bahçeyi, köşedeki eski evi hatırlamayınca hafızamızla didişirken buluruz kendimizi. Oysa mesele, bu mekânlarla kurulan ilişkide gizlidir. Selamlaşılan bakkal hafızaya yerleşmiş, uğruna direnilen park zihinlere kazınmış, çayı içilen terzinin dükkanı açma saati bile anlam kazanmıştır. En güçlü öğrenme, en kuvvetli yer edinme bağlantılar yoluyla olur. Dolayısıyla her mekân da bağlamıyla birlikte yer edinir. Örneğin İstanbul’daki Gezi Parkı’nın içinden geçerken artık yeşilliğin ve bankların olduğu bir mekandan daha fazlasının içinden geçiyoruzdur. Bağlam belleği çağırır, Gezi Parkı’ndaki her bir ağaç, her bir çiçek kendinden çok daha büyük anlamlar ifade etmeye başlar. Bu tarihsellik, mekânların, insanların, davranışların nasıl, ne yönde ve kimin çıkarına değiştiğini gösterir, hatırlatır. Egemenler açısından bu hatırlama hiçi istenmeyen bir hatırlamadır. Örneğin İzmir’i günlerce sallayan TARİŞ Direnişi[1]’nin hatırlanması, bugün direnen işçilere tarihsel kökler armağan eder ve eylemlerini güçlendirir.
Ya da İzmir’deki farklı dile, dine sahip olan halkların bir arada yaşayabildiği bir zamanı hatırlamak mevcut tekçi politikaya karşı zihin açıcı bir işlev görecektir.

(Fotoğraf: Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi)
Kemalist Zehirlenme
Konu İzmir tarihi olunca milliyetçiliğin, ulusalcılığın biçimlendirdiği bir tarih anlayışının hakimiyeti belirginleşiyor. Örneğin Hasan Tahsin’in ilk kurşunu “gerçek tarih” oluyor da İzmir Yangını yalapşap geçiliyor ya da “Kadifekale sosyolojisi”nden yeterince bahsedilmiyor. Kenti adeta esir alan, İzmirlileri ulusalcılığın bir adım ötesine taşımayan, beraber yaşadığı halklara, kentin tarihine, hafızasına kör bırakan bir zehirlenmenin içinde buluyoruz kendimizi ve kentimizi. Bu anlayış, kendini halkların üstünde gören faşist, dar ve tekçi bir anlayışın tezahürüdür.
Bu zehirlenmeye karşı panzehirler oluşturmak bir görev olarak önümüzde duruyor. Bu da kentleri, mekanları ve tarihi yeniden ve bu sefer sınıfsal, kültürel, sosyal bağlamlarıyla ele almak anlamına geliyor. Kentin tarihini tabiri caizse yeniden keşfetmek ve keşfettiklerimizi dostlarımızın gündeminde öne çıkarmak gerekiyor. Bir de tarihin akışı içerisinde bütün bu bağlamların da değişmesini konu edinmek, tarihsel materyalist dünya görüşümüzü ayaklarımızı bastığımız kente uygulamamız gerekiyor. Şairin dediği gibi “yaşamak hatırlamaktır.[2]”
İzmir’in Öyküsü, Halkların Ortak Yaşama Öyküsüdür
Yapılan kazılar bize İzmir’in 8 bin 5 yüzyıllık bir tarihi olduğunu gösteriyor. Smyrna isimli İlk yerleşim ise bugün Bayraklı olarak bildiğimiz yerde kuruluyor.[3]
İzmir, Smyrna’dan beri hep bir liman kenti ve ticaret merkezi olmuş ve tarih boyunca farklı halkların yaşamına ev sahipliği yapmış. Homeros’un hikayelerinden, İskender’in hiç kayıt altına alınmamış maceralarına kadar İzmir’in çok zengin olduğunu, dolayısıyla saldırılara hep açık olduğunu anlıyoruz. Yunanlar, Romalılar, Persler, Bizans, Cenevizliler, Türkler, Ermeniler, Levantenler, farklı coğraflardan göçen ve Roma İmparatorluğu’ndan kalan Yahudiler, Kürtler, Suriyeliler, Afrikalılar… Daha niceleri buradan gelip geçiyor ve kendi kültürel rüzgârını da estiriyor. Eski kent merkezinde çoğunlukla Müslüman olmayan halklar yaşadığı için İzmir’e – bugün de hâlâ başka bağlamlarda da olsa kullanılan- “Gâvur İzmir” deniyor.
İzmir’e yolu düşen gezginlerin gözünden bakınca İzmir’de çok sayıda sosyolojinin iç içe olduğunu, halkların birbiriyle yollarının kesiştiğini görüyoruz. Gezgin Salaris şöyle diyor:
‘‘Smyrna’da tek bir ırk değil, bir ırklar karışımı vardır. Bu yolların, hayatların kesişmesi haliyle tarihsel olarak bazı eşsiz şeylerin ortaya çıkmasını sağlıyor. 19. yy’da ortaya çıkan İzmir’deki birkaç dilin karışımından oluşan Smyrneika dili (Smyrneika Lexicon) de bunlardan biridir. ‘’

Görsel kaynak: www.izmirkutuphanesi.blogspot.com
Camilerin, sinagogların, kiliselerin yan yana, sırt sırta yükseldiği bir İzmir’den bahsediyoruz. Bugün Kültürpark olan alanının tamamının Ermeni Mahallesi olduğunu ve mahalle içindeki kiliseleri, Bornova’ya taşınan zengin Levantenleri, Karşıyaka’nın küçük bir köy olduğunu, koruma altına alınan geleneksel Yahudi evleri kortejoları konuşuyoruz. Demiryolları başta olmak üzere tüm altyapı yatırımlarının ağır işleri için 10 bin civarı Yunan işçi geldiğini öğreniyoruz. Bu işçilerin Ermeni’lerle ortak Aziz Vukolos Kilisesi’ni inşa ettiklerini, aynı bölgede üç dinin kadın temsilinde ibadethanesi olduğundan (Hatuniye Camisi, Ayafotini Kilisesi, Sinyora Sinagogu) bahsediyoruz. Uzun yolda dayanıklı olsun diye ekmek anlamındaki “bogoz”u, ilk Ermenice kadın gazetelerinden biri olan Dzağiğ’in (Çiçek’in) İzmir’de basıldığını konuşuyoruz. Liman kenti olmasından yoğun liman işçiliğini ve hamalların yaşadığını, işçilerin kayıtlara geçtiğini biliyoruz. Afrika’dan getirilen siyahi kölelerin bugün Afro Türkler olarak yerleşik olarak burada hâlâ yaşadıklarını hatırlıyoruz. İşte böyle saymakla bitmeyecek çok katmanlı bir kent yaşamının olduğunu, İzmir’in ne tek bir sınıfa ne de tek bir ulusa ait olmadığını biliyoruz.
Yangını Kim Söndürmedi?
Bugünkü hakim anlayış; ezilenleri, halkları birbirine düşmanlaştırmak konusunda çok hünerli. İzmir’de de bunun sonuçları her yere yansıyor. Köklerine uzandığımızda 1922’deki Büyük İzmir Yangını önümüze geliyor. Herkesin birbirini yangını çıkarma konusunda suçladığı karmaşa içerisinde ‘‘yangını kim çıkardı’’dan ziyade “yangını kim söndürmedi” sorusuysa can alıcılığını koruyor.

Fotoğraf: levantineheritage.com
Mustafa Kemal ve askerlerinin 9 Eylül 1922’de İzmir’e girişinden sadece 4 gün sonra tüm kent hafızasının da yerleşim yerleri gibi yanmasına sebep olan bu yangın, arşivlerde “küçük bir mangal yangını şeklinde başladı” ifadesiyle geçiyor. Yangınla kentin alt yapısının tamamı yok oluyor, ticaret büyük bir çöküntü yaşıyor, kent ekonomisi uzun yıllar boyunca toparlanamayacağı bir darbe yiyor. Yeni Cumhuriyet’in parası yok, İzmir’inde yanan yerler, yandığı günkü gibi kalmaya 1940’ların sonuna kadar devam ediyor.
1940’ların sonuna doğru, İzmir İktisat Kongresi’yle beraber İzmir yeniden bir ticaret kentine döndürülmeye çalışılıyor. Özellikle Kültürpark bu iş için özel olarak hazırlanıyor, cumhuriyetin anlam atfettiği ne kadar şey varsa (örneğin “İstikbal göklerdedir.”e atıfla paraşüt kulesi) buraya inşa ediliyor. Geçmişinden hiçbir iz taşımayan bu park, bugün kentin yeşil bir alanı olarak önemli bir yer tutuyor.[4]
Kentsel Tecrit ve Nöbetleşe Dışlanma
Ulusalcı anlayış ve politikalara rağmen İzmir’in kültürel çoğulcu yapısı o günden bugüne bir şekilde yeniden devam ediyor. 1922’den sonra mübadeleyle Balkan göçmenleri geliyor, 40’lar ve 50’ler Marshall yardımı[5] ile işsiz kalan özellikle İç Ege (Konya, Kütahya, Afyon, Uşak) köylülerinin göçü başlıyor, yakın olmasından dolayı sürekli olarak Manisalılar göç ediyor, 80’lerde Güneydoğu’dan (özellikle Diyarbakır ve Mardin’den) göçler başlıyor, 90’larda boşaltılan köylerden büyük bir Arap ve Kürt göçü yaşanıyor, 2011’deki Suriye’de başlayan savaşla beraber Suriyeli nüfus geliyor, 2018’den itibaren İranlıları görmeye başlıyoruz, 2021’den sonra ise Afrikalılar gelmeye başlıyor.
Yerleşik nüfus, 80’lerde ve 90’larda buraya göçen Mardinlileri Kürt ya da Arap oldukları için beğenmiyor, sevmiyor, dışlıyorlar. Zaman içerisinde Mardinliler ekonomik hayatın önemli bir parçası haline gelince kabul görmeye başlıyorlar. Tıpkı Suriyeliler gibi. İlk geldiklerinde ucuz iş gücüyken “Müslüman kardeşlerimiz” olan Suriyeliler, ekonomik durumları biraz daha iyileşip sosyal yaşama katılımları artınca şimdi de onlar ‘düşman’ oldular. Şu anda kayıtsız oldukları için en çok sömürülen ve en çok ‘sevilen’ grup Afrikalılar. Bir zamanlar kendisi de aynı durumda olanların, ekonomik olarak güçlenince başkasını dışlaması, istememesi durumu yani “nöbetleşe dışlanma”, yaşamın kılcallarına sızan bu tekçi anlayışın karşılığı.
İzmir’e göçenlerin çoğunlukla ilk geldikleri yer Basmane ve çevresi oluyor. Çünkü yoksullar, işe gitmek için yol parası vermemek için kent merkezindeki alışveriş alanlarına yakın yaşamak zorundadır. Alışveriş alanlarındaki merdiven altı işleri günlük çok ucuza bir yevmiye ile yapar, güvencesiz çalışırlar. Bu alanlardaki binalar da genellikle eskidir, dolayısıyla ucuzdur.

Lüks mağazaların temizliği, pahalı ürünlerin ufak tefek işleri arka sokaklardaki atölyelerde çok ucuza çocuklara, kadınlara, kayıtsız göçmenlere yaptırılır. Bu insanlar kentle sınırlı bir bağ kurarlar ve kent yaşamının aktığı yerlere gitmezler, gidemezler. İşte bu da kentsel tecrittir. İzmir’in tepelerine itilmiş binlerce insanın denizi belki senede bir kez gördüğünü, yine çokça insanın hiç görmediğini biliyoruz.
Bizim Bir Arada Yaşam Dediğimiz Şey
Binlerce yıldır “sahiplerinin pek yaman” olduğu bu kent, sınıfsal ayrımları korurken farklı halkların birlikte yaşadığı bir yer oldu. Türkiye tarihi; bizlere tehcir, yangın, köy boşaltma, botlarla sınır geçme, güvencesiz kaçak çalışma gibi her biri birbirinden beter uygulamalarla mücadele etme zorunluluğunu ve sorumluluğunu hatırlatıyor. Milliyetçilik anlayışıyla beraber ulus-devletlerin inşası, binlerce yıldır iç içe geçmiş, birbirine sarmalanmış yaşamlarımıza büyük darbeler vurdu fakat tamamen sonlandıramadı. Geçmişte nasıl Rumlardan bahsediyorsak bugün de İranlılardan söz ediyoruz. Bugün için falafelin iyi bir fast food olduğunu, Ukraynalıların Afrikalı Hristiyanlarla birlikte toplu vaftiz töreni yaptığını biliyoruz. Bunlar bizim için birlikte yaşamanın gerçekliğini gösteren, İzmir’in yıllardır süregelen tarihinin, aynı sosyolojinin bugüne değen uzantıları.
Bizim bir arada yaşam dediğimiz şey; işte bu sarmaş dolaş olmuş, birbiriyle bütünleşmiş, birbirini değiştirmiş, birlikte başka bir yaşamın imkânına göz kırpmış yaşamın üstüne örtülmüş milliyetçi, Kemalist, muhafazakâr, gerici, kapitalist… her ne kadar örtü varsa hepsini kaldırıp bu gerçekliği gün ışığı ile buluşturmak.
‘‘Bir arada yaşam’’ dediğimiz şeyin bağlamını Cahit Irgat’a söyletirsek:
‘‘İnan kardeşim inan
Aynı suda yüzer bindiğimiz gemiler’’
Bize göre; rengi, dili, ırkı konu edinmek yerine sınıfsallığı gündemine alan bir birlikteliktir bir arada yaşam. Egemenlerin kendi iktidarlarını sağlama almak için düşmanlaştırma politikalarını boşa düşüren bir ‘‘dilim dilim bölüşürüz yeryüzünü’’ anlayışıdır. Ve günün sonunda aynı suda yüzenlerin aynı duvarı dövmesidir eşitçe ve özgürce bir arada yaşamaya taşıyacak olan. Çünkü bir arada yaşamı şöyle tamamlar dizeler: ‘‘Sen benim günümdesin, ben senin gecende’’.
Dipnotlar:
[1] https://www.kentvebellek.com/haber/taris-direnisi-izmir-in-fasizme-karsi-durusuydu_8/
[2] Ülkü Tamer, Yaşamak Hatırlamaktır, 1998, YKY.
[3] Bu kazı geçtiğimiz aylarda CB kararnamesi ile kapatıldı.
[4] Okuma önerisi: https://iletisim.com.tr/kitap/izmir-kulturpark-in-animsamadiklari/9141
