
Elyazmaları’nın Notu: Çocuk hakları ya da eğitim alanında mücadele edenler açısından “okul saldırıları” yeni değil belki ama son bir yılda katlanarak artması pek çok tartışmayı da beraberinde getirdi. Neden oluyor, nasıl engellenebilir, münferit mi yoksa toplumsal ve çok boyutlu mu… Tüm bu soruların yanıtlarını birlikte arayıp tartışacağımız bir röportajlar dizisi hazırladık. İlk röportajımız Sosyolog Tuğba Canbulut ile. Okurlarımızın ilgisine sunuyoruz…
Okul saldırılarına dair sorulara geçmeden önce seni tanımak isteriz. Tuğba Canbulut kimdir?
Sanırım röportajın en zor sorusu bu. 🙂 İnsanın kendisini tanımlaması bazen zor oluyor. Şuyum, buyum demekte biraz zorlanıyorum ama birkaç şey söyleyebilirim: Sosyoloğum, feministim, akademisyenim, teyze ve Karadeniz kadınıyım. 🙂 Bunların hepsi (ve belki şu an aklıma gelmeyen başka şeyler) hayata bakışımı, dünyayla kurduğum ilişkiyi bir biçimde şekillendiriyor. Merak etmeyi, soru sormayı, bize doğal ve değişmez diye sunulan şeyleri sorgulamayı seviyorum. Bir de dünyanın bugünkünden daha eşit, daha adil ve daha güzel bir yer olabileceğine inanıyorum.
Okul saldırılarının her biri sanki münferit bir olaymış gibi ele alınıyor. Sence öyle mi?
Son zamanlarda “münferit” kelimesini o kadar sık duymaya başladık ki bence bu bile yaşananların ne kadar münferit olduğunu sorgulamamızı gerektiriyor. Neredeyse her şiddet olayının ardından aynı açıklamayla karşılaşıyoruz. Elbette her olayın kendine özgü koşulları, failleri, nedenleri var. Ama bir olayın kendine özgü olması, onun toplumsal olandan bağımsız olduğu anlamına gelmiyor ki. Hatta tam tersine, o özgünlüğü de bir ölçüde içinde yaşadığımız toplum kuruyor. Ben sosyolog olarak meseleye biraz buradan bakıyorum.
Hiçbirimiz toplumsal ilişkilerden bağımsız bireyler değiliz sonuçta. Nasıl düşündüğümüz, neyi normal kabul ettiğimiz, öfkemizi nasıl ifade ettiğimiz, sorunlarla nasıl baş ettiğimiz, güçten ve otoriteden ne anladığımız… Bunların hepsi toplumsal ilişkiler içerisinde şekilleniyor. Şiddet de öyle.
Yalnızca bir kişinin bireysel tercihi ya da kontrol edemediği öfkesi olarak açıklayamayız şiddeti. Çünkü şiddetin de öğrenilen, anlamlandırılan, kimi zaman meşrulaştırılan ve yeniden üretilen bir tarafı var. Bir okul saldırısının ardından genellikle failin kişisel geçmişine, aile ilişkilerine, psikolojik durumuna odaklanıyoruz. Elbette bunların hepsi araştırılmalı. Ama bütün açıklamayı bireyin üzerine kurduğumuzda çok önemli bir şeyi gözden kaçırıyoruz: O bireyin içinde büyüdüğü toplumu.
Çocukların ve gençlerin nasıl bir dünyada büyüdüklerini, şiddetle nasıl karşılaştıklarını, gücün nasıl tanımlandığını, erkekliğin nasıl kurulduğunu, okulda ve ailede otoritenin nasıl işlediğini, eşitsizliklerin ve dışlanmanın nasıl deneyimlendiğini de konuşmamız gerekiyor. Çünkü bütün bunlar birbirinden bağımsız değil.
Tabii şiddetin toplumsal olarak inşa edildiğini söylemek, şiddet uygulayan kişinin sorumluluğunu ortadan kaldırmak demek değil. Ya da aynı toplumsal koşullarda büyüyen herkesin şiddete başvuracağını söylemiyoruz. Öyle bir şey yok. İnsanlar aynı koşulları farklı biçimlerde deneyimliyor, farklı tepkiler geliştiriyor. Ama bu farklılıkların kendisi bile toplumsal ilişkiler içerisinde şekilleniyor. Yani bireysel olanla toplumsal olanı birbirinden öyle kolayca ayıramıyoruz aslında.
Beni “münferit olay” açıklamasında en çok rahatsız eden şey de bu zaten. Meseleyi bir kişinin, bir ailenin ya da bir okulun sorunu hâline getiriyoruz. Olayın ardından faili konuşuyoruz, ailesini konuşuyoruz, belki okulunu konuşuyoruz. Ama şiddetin nasıl bu kadar sıradanlaştığını, hangi koşullarda meşru görülebildiğini, toplumsal ilişkilerimizin şiddeti nasıl yeniden ürettiğini yeterince konuşmuyoruz.
Bir de işin kamusal sorumluluk boyutu var tabii. Her şeyi bireysel nedenlerle açıkladığınızda kurumların, politikaların, toplumsal düzenin sorumluluğu da görünmezleşiyor. O yüzden ben okul saldırılarını birbirinin aynısı olaylar olarak görmüyorum ama birbirinden tamamen bağımsız olduklarını da düşünmüyorum. Her olayın kendine özgü bir hikâyesi var, evet. Ama o hikâye toplumun dışında yazılmıyor. Bir saldırının gerçekleştiği ana bakmak yetmez. O ana gelene kadar nasıl bir toplumsal hayat kurduğumuza da bakmamız gerekiyor bence.
Toplumsal bir şiddetin tespitini yapabiliriz. Bir günde ortalama iki kadının öldürüldüğü aynı zamanda günde yine ortalama sekiz işçinin iş cinayetlerinde yaşamını kaybettiği bir ülkede yaşıyoruz. Çocuklar bu şiddetten nasıl etkileniyor?
Çocukların ayrıca etkilendiği dinamikleri konuşmak da biraz bireyselleştiriyor tartışmayı aslında. Elbette çocukları özel bir grup olarak ele almamızı gerektiren gelişimsel süreçler var, bunu göz ardı edemeyiz. Ama ben şiddet konuşulduğunda çocukların toplumdan ayrı, ayrıca ele alınması gereken bir grup olarak konumlandırılmasından yana değilim.
Sanki ortalıkta birtakım şiddet olayları yaşanıyor da biz sonra dönüp “Peki bunlar çocuklara nasıl yansıyor?” diye soruyoruz. Böyle bakmamak lazım bence. Çünkü çocuklar bu toplumun dışında yaşamıyorlar ki. Şiddetin yaşandığı, üretildiği, normalleştirildiği toplumsal ilişkilerin tam da içindeler. Ailede, okulda, sokakta, medyada, gündelik hayatın her alanında… Üstelik yalnızca tanık olmuyorlar şiddete, doğrudan deneyimliyorlar da.
Çocuk işçiliğini, yoksulluğu, ayrımcılığı, istismarı, eğitimdeki eşitsizlikleri düşünelim mesela. Bunların hepsi çocukların yaşamını doğrudan şekillendiren meseleler. Dolayısıyla çocuklar açısından şiddet, yetişkinlerin dünyasında olup biten ve sonradan onların hayatına yansıyan bir şey değil.
Bir de çocukluğu sürekli yetişkinlikten ayrı, kendine özgü ve toplumsal gerçeklikten yalıtılmış bir alan olarak düşünme eğilimimiz var. Sanki çocukların dünyası başka, yetişkinlerin dünyası başka. Oysa çocukluk da toplumsal olarak inşa ediliyor. Çocukların neyi normal gördükleri, adaletten, güçten, otoriteden, haklardan ne anladıkları içinde yaşadıkları toplumsal ilişkilerle şekilleniyor. Şiddetle kurdukları ilişki de bundan bağımsız değil elbette.
Ama burada bir noktaya daha dikkat etmek gerekiyor. Çocukları yalnızca şiddetten etkilenen, zarar gören, korunması gereken bireyler olarak gördüğümüzde onların öznelliğini de gözden kaçırıyoruz. Çocuklar yaşadıkları dünyayı anlamlandırıyorlar, sorguluyorlar, kimi zaman itiraz ediyorlar, kendi aralarında farklı ilişkiler kuruyorlar. Yani toplumsal ilişkilerin yalnızca edilgen alıcıları değiller. Şiddeti yeniden üretebildikleri gibi ona karşı da durabiliyorlar.
Benim için asıl mesele çocukların şiddetten yetişkinlere göre ne kadar farklı etkilendiğinden önce, çocukların da parçası olduğu nasıl bir toplumsal hayat kurduğumuz. Kadın cinayetlerini, iş cinayetlerini, çocuklara yönelik şiddeti birbirinden tamamen bağımsız meseleler olarak ele aldığımızda bunların arkasındaki eşitsizlikleri, güç ilişkilerini, şiddetin nasıl meşrulaştırıldığını da yeterince göremiyoruz. Elbette her birinin kendine özgü dinamikleri var ama hepsi aynı toplumsal hayatın içerisinde gerçekleşiyor. O yüzden çocukları şiddetten korumayı konuşurken onları toplumun şiddetinden nasıl uzak tutacağımıza değil, şiddeti üreten toplumsal koşulları nasıl değiştireceğimize odaklanmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü çocuklar için şiddetsiz bir hayat istiyorsak, bunu yalnızca çocuklar için değil, herkes için istemek ve mümkün kılmak zorundayız.
Urfa ve Maraş’ta ilklerini yaşadığımız okul saldırıları okulların açılmasıyla birlikte tekrar başladı. Okulların dışında gerçekleşen saldırılar yok mu, saldırılar neden özellikle okullarda oluyor?
Öncelikle şunu söylemek lazım, biz okul saldırılarını Urfa ve Maraş’la birlikte yaşamaya başlamadık. Daha önce de okullarda şiddet vardı, saldırılar vardı. Dolayısıyla bunları yeni ortaya çıkmış bir mesele gibi ele almak doğru değil. Ama burada başka bir şeyi daha konuşmamız gerekiyor bence. Biz bu şiddeti bugün neden bu kadar görünür biçimde yaşıyoruz?
Aslında çatışma dediğimiz şey yeni değil, toplumsal hayatın her zaman bir parçasıydı. Hatta çatışmadan var olamayız, ilerleyemeyiz de. Farklı düşüneceğiz, anlaşmazlık yaşayacağız, birbirimize itiraz edeceğiz ki müzakere edebilelim, uzlaşabilelim, yeni bir şey kurabilelim. Çatışma kendi başına kötü bir şey değil yani. Önemli olan çatışmanın nasıl yaşandığı, nasıl karşılandığı ve nasıl çözüldüğü. Başkasına fiziksel olarak zarar vermek, şiddete başvurmak başka bir şey; çatışmak başka bir şey. Bunları birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Bugün üzerinde durmamız gereken mesele, çatışmaların neden daha fazla fiziksel zarar verme biçiminde karşımıza çıktığı. Burada yalnızca medyanın algı yönetiminden, olayların daha fazla haberleştirilmesinden söz ederek meseleyi açıklayamayız. Elbette medyanın neyi, nasıl görünür kıldığı önemli.
Ben bunun ötesinde, toplumsal ilişkilerimizde yaşanan dönüşüme de bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Özellikle sınıfsal eşitsizliklerin derinleşmesinin, insanların ortak yaşam alanlarını ve birbirleriyle kurdukları bağları nasıl aşındırdığını konuşmalıyız. Bir aradalığın toplumsal zemini giderek zayıflıyor. İnsanların birbirini tanıma, anlama, birlikte yaşama ve çatışmalarını müzakere etme olanakları da bu eşitsizliklerden bağımsız değil. Bence bugün şiddeti tartışırken asıl bakmamız gereken yerlerden biri burası.
Bir de şiddetin yalnızca okullarda gerçekleştiği gibi bir algı oluşuyor. Oysa şiddet hayatın her yerinde. Okulda, evde, sokakta, mahallede, çalışma yaşamında… Bence burada asıl mesele, neden özellikle okulda gerçekleşen şiddeti bu kadar görünür biçimde konuştuğumuz.
Bir de işin mevsimsel ve mekânsal bir boyutu var. Bizim toplumsal yapımızda kent yaşamı, kırla kurulan ilişkilerden tamamen kopmuş değil. Yaz geldiğinde köye gitmek, memlekete dönmek, yazlığa gitmek gibi pratikler hâlâ hayatımızın bir parçası. Tabii herkes için aynı biçimde değil bu. Kimin nereye gidebildiği, ne kadar süre kalabildiği, hatta bulunduğu yerden ayrılıp ayrılamadığı bile sınıfsal konumuyla ilişkili. Dolayısıyla yaz aylarında insanların gündelik karşılaşmaları, bir arada bulunma biçimleri değişiyor. Okullar kapanıyor, bazı aileler kentten ayrılıyor, çocukların birbirleriyle kurdukları fiziksel temas azalabiliyor. Ama fiziksel mesafenin artması, şiddetin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Hatta şiddetin düşünsel olarak kurulmasına, öfkenin, düşmanlığın ya da çatışmanın birikmesine de engel değil bu mesafe. Üstelik herkesin yazın gidebileceği bir yer yok. Gitmek istese bile buna zamanı, parası, çalışma koşulları elvermeyen insanlar var.
Kentte kalan çocukların mahallelerde, sokaklarda neler yaşadıklarını ne kadar biliyoruz mesela? Ya da yaz boyunca mevsimlik tarım işçiliğinde çalışan çocukların gündelik hayatlarında neler olup bittiğini? Aslında bunları yeterince konuşmuyoruz. Okul kapandığında çocukların hayatı durmuyor ki. Sadece bizim onları gördüğümüz, izlediğimiz alanlar değişiyor. Bu yüzden şiddeti okul takvimine bağlı bir mesele olarak değerlendiremeyiz. Okullar açıldığında çocuklar yeniden aynı fiziksel mekânda bir araya geliyor ve bazı çatışmalar daha görünür hâle gelebiliyor. Ama bu, şiddetin o anda ya da o mekânda ortaya çıktığı anlamına gelmiyor.
Peki neden okul? Bence burada okulun sosyolojik olarak ne ifade ettiğine bakmamız gerekiyor. Okul yalnızca eğitim alınan bir yer değil. Çocukların akranlarıyla ilişki kurdukları, kendilerini başkalarına gösterdikleri, kabul görmeye çalıştıkları, bazen dışlandıkları, bazen de kendi varlıklarını ortaya koyabildikleri bir toplumsal alan. Bir anlamda çocuğun kendini ifade etme, görünür olma, var olma ya da var olamama deneyimini yaşadığı yerlerden biri. Üstelik okul, bütün bunların başkalarının gözleri önünde yaşandığı bir mekân. Başarı, başarısızlık, popülerlik, dışlanma, güç, otorite, aidiyet… Bunların hepsi okulun gündelik ilişkileri içerisinde anlam kazanıyor. Dolayısıyla okulda gerçekleşen bir saldırıyı yalnızca fiziksel mekân üzerinden açıklayamayız. O mekânın çocukların toplumsal dünyasında neyi temsil ettiğini de anlamamız gerekiyor.
Şiddet de bazı durumlarda kendini ifade etmenin, görünür olmanın, güç göstermenin bir aracı olarak kullanılabiliyor. Son dönemde yaşanan saldırıları da bu ihtimal üzerinden düşünmek önemli bence. Elbette her olayda failin neyi amaçladığını ayrıca araştırmak gerekir. Ama şiddetin bir ifade biçimine dönüşebilmesi, üzerinde durmamız gereken toplumsal bir mesele. Yani benim için soru yalnızca saldırıların neden okullarda gerçekleştiği değil. Okulun çocukların hayatında nasıl bir toplumsal alan olduğu ve şiddetin bu alanda nasıl bir anlam kazanabildiği. Çünkü okul şiddeti toplumdan bağımsız olarak üretmiyor; toplumdaki ilişkiler, eşitsizlikler, güç mücadeleleri okulun içinde de yaşanıyor. Okulu toplumdan ayrı düşünerek bu meseleyi anlayamayız.
Son olarak okul saldırılarına iktidarın önlemi sadece okulun önünde polisleri görevlendirmek oldu. Gerçekçi bir önlem olmadığını saldırıların devamından anlayabiliriz. Peki nasıl önlem alınabilir?
Ahh, keşke bütün toplumsal ilişkilerimize bir reset atabilsek. 🙂 Güvenlik algımızı, çatışma algımızı, yoksulluk sınırlarımızı, eşitsizliğe ne kadar tahammül ettiğimizi… Hepsini yeniden düşünebilsek. Hani bilgisayar bozulduğunda kapatıp 20 saniye bekler, sonra yeniden açarız ya. Keşke toplumu da öyle bir kapatıp açabilsek ve bu kez toplumun bütün bileşenlerinin birlikte kurduğu bir düzen inşa edebilsek. Tabii açıp kapatmak işin esprisi. 🙂 Ama gerçekten toplumsal ilişkilerimizi yeniden kurmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Öncelikle güvenliği yalnızca polisle, kamerayla, denetimle sağlayabileceğimiz fikrinden uzaklaşmamız gerekiyor. Güvenlik dediğimiz şey biraz da insanın kendini ait hissetmesi, güvende hissetmesi, sözünün duyulması, ihtiyaçlarının karşılanması demek. Bir insanın kendini güvende hissetmesiyle sürekli gözetim altında tutulması aynı şey değil sonuçta. Bir de şu nefret söylemi meselesi var. Kaynakların kıt olduğu, herkese yetmeyeceği, birilerinin mutlaka dışarıda kalacağı, öteki yaratmazsak yok olacağımız, meyve veren ağacın taşlandığı fikriyle yaşıyoruz sürekli. Ve bu yalnızca ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda bir yönetim biçimi. İnsanları birbirleriyle rekabete sokan, eşitsizlikleri kaçınılmaz gösteren, birlikte yaşamayı değil birbirinin önüne geçmeyi öğreten bir anlayış. Bence önce bunun farkına varmamız, bu söylemin toplumsal ilişkilerimizi nasıl şekillendirdiği konusunda ortaklaşmamız gerekiyor. Çünkü sürekli bir şeylerin yetmeyeceğine inandırıldığımız bir yerde dayanışmayı, eşitliği, bir arada yaşamayı kurmak da zorlaşıyor.
Elbette şiddeti önlemek için yapılması gereken somut şeyler var. Sorunları gerçekten anlayabilecek, çözüm üretebilecek meslek elemanlarının, uzmanların sürece dâhil olması gerekiyor. Ama uzmanlıkla karar verme yetkisini birbirine karıştırmamak lazım. Bir meseleyi çözebilecek bilgiye sahip olmak, o meseleden etkilenen insanlar adına tek başına karar vermek anlamına gelmemeli. Bir de insanların kendilerini ifade etmelerini yadırgamamayı öğrenmemiz gerekiyor. Özellikle çocuklar söz konusu olduğunda bunu çok yapıyoruz. Çocuk itiraz ettiğinde, bir şeye karşı çıktığında, bizimle aynı fikirde olmadığında hemen bunu bir disiplin meselesine dönüştürebiliyoruz. Oysa çatışmak kötü bir şey değil. Farklı düşünebiliriz, anlaşamayabiliriz, birbirimize itiraz edebiliriz. Mesele, bunları şiddete başvurmadan birlikte yaşayabilmek. Çocukların da bu birlikte yaşamın eşit söz hakkına sahip özneleri olduğunu kabul etmek gerekiyor.
Şimdi burada bir sürü “lazım”ım var benim, farkındayım. 🙂 Ama bütün bunları söyledikten sonra “Şunu öğretmenler yapsın, bunu sosyal hizmet uzmanları yapsın, şundan aileler sorumlu olsun, bunu da devlet çözsün” diye bir görev dağılımı yapmak istemiyorum. Çünkü bence bu işi en iyi kimin yapacağını belirlemek bile birilerini görevlendirdiğimiz, diğerlerini de sürecin dışında bıraktığımız bir ilişki biçimini yeniden üretebiliyor. Elbette herkesin farklı sorumlulukları, yetkinlikleri var. Kamunun da yerine getirmek zorunda olduğu yükümlülükleri var. Bunları yok saymıyorum. Ama toplumsal bir meseleyi yalnızca görev dağıtarak çözemeyiz.
Benim hayal ettiğim şey, çocukların da yetişkinlerin de uzmanların da kurumların da birlikte düşünebildiği, birbirini dinleyebildiği, kararları birlikte oluşturabildiği bir toplumsal düzen. Çünkü şiddeti önlemek dediğimiz şey yalnızca saldırıları engellemek değil; insanların birbirleriyle kurdukları ilişkileri de dönüştürmek. Bir arada yaşamayı, birilerinin bizim için kurduğu bir düzenin içinde yaşamaya indirgememek gerekiyor. O düzeni birlikte kurabilmeliyiz. Ezberlediklerimiz çözüm üretmiyor, önce bunu bir kabul edelim, sonra masaya birbirimizi dinlemek üzere oturalım. Bu bir reset değilse de iyi bir başlangıç olurdu.
Cevaplarınız için teşekkür ederiz.


