Hâl ve Gidişat ya da Die Zeitenwende1
2026’nın Eylül ayı, Almanya’da kapitalizmin ve savaş sonrası kurulan siyasal sistemin krizlerinin yeniden ayyuka çıktığı ve derinleştiği bir sürecin uğraklarından biri oldu. 6 Eylül’de Saksonya-Anhalt eyaletinde, 20 Eylül’de Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin eyaletinde sandıklardan çıkan sonuçlar, düzen siyaseti açısından, bu yazıda değineceğimiz farklı biçimlerde krizler teşkil ederken, aynı zamanda, sermaye hizipleri ve siyasal temsilcileri olan yönetici hizipleri arasındaki çelişkileri belirginleştirdi.
Hâlihazırda anketlere göre beklenen darbe ilk olarak 6 Eylül’de geldi: Saksonya-Anhalt eyaletinde yaklaşık yüzde 44 ile birinci parti olan Almanya için Alternatif (AfD), mutlak çoğunluktan yalnızca 3 sandalye kadar uzak kaldı. 20 Eylül’de Mecklenburg-Vorpommern’de sandıklar yine AfD’nin zaferine işaret ediyordu. Ancak yaklaşık yüzde 38 ile birinci parti olan AfD bir yana, asıl çarpıcı olan, müesses nizamın asli temsilcisi Almanya Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) partisinin Federal Almanya Cumhuriyeti tarihinde ilk kez seçim barajı altında ve parlamento dışında kalması oldu. Ana akım/liberal gazeteler alarma geçmişti: “Güvenlik duvarı Mecklenburg-Vorpommern’de çöküyor mu?” (“güvenlik duvarı”nın ne olduğunu yazının devamında tekrar tartışacağız). CDU’nun (yazıda değineceğimiz) neoliberal reform programına ket vurulmasından endişelenen uluslararasılaşmış büyük Almanyalı sermaye de sessiz kalmadı: Alman İşveren Sendikaları Konfederasyonu (BDA) ve Alman Sanayi Federasyonu (BDI) başkanları ortak açıklamalarında “önce ülke, sonra parti”2 diyerek hezimete uğrayan CDU’ya sesleniyordu. Mesajı alan CDU lideri ve mevcut Almanya şansölyesi (başbakan) Friedrich Merz gecikmeden çağrıya ses veriyordu: “Reformlar mutlaka gelecek,”3, 4 ve omurgası olduğunu iddia ederek ekliyordu: “Yapılması gerekenler omurga, kararlılık ve sabır gerektiriyor. Ben bunu göstereceğim.”
Sağ yandan AfD düzene yalnızca bir “sorun” teşkil ederken, CDU’nun başarısızlığı vurgulanıyor ve sermaye sınıfı tarafından söz edilen reform programlarının tam gaz uygulanması için ayar çekiliyordu. Öyle ya, her an “sorun” bir “çözüm” olarak görülebilirdi; 1932’de Hitler’i “sorun” olarak gören Almanya sanayicileri, dönemin Cumhurbaşkanı Hindenburg’a verdikleri mektupta (Industrielleneingabe, yani “Sanayiciler Dilekçesi”5) onun başbakan olarak atanmasını talimat getirmişti. Sol yandan ise Sol (die Linke) parti müesses nizamın vampirlerine güneş ışığı oluyordu: “İş dünyası, Sol’un kamulaştırmalarına karşı uyarıyor”6, 7. Bu manşetler, 20 Eylül’de Berlin eyaletinde yaklaşık yüzde 26 oy alan Sol’u takiben atılıyordu. Daha çarpıcı olan, Bild ve Welt gibi gazetelerin sahibi olan Almanya’nın büyük medya grubu Axel Springer şirketinin önde gelen yazarlarından Ulf Poschardt, sermaye sınıfının genel eğilimini, ideolojik içeriğiyle yansıtıyordu: “Herkes 1933’ten korkuyor. Asıl tehlike 1949: DDR’nin geri dönüşü, hem de gemide Arap İslamofaşistlerle.”8, 9 Irkçılıkla bezenmiş bu söylemde, tarihsel vurgular oldukça çok şey anlatıyor: 1933, Nazilerin iktidara geldiği yıl; 1949 ise Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin (DDR) kurulduğu yıl. Mevzu, elbette, yine komünizme. Poschardt’a göre ortada sağdan faşizm tehlikesi falan yoktu, asıl tehlike soldan mülkiyetlerimize doğru geliyordu.
Peki ya gerçek tehlike nedir ve nerede konumlanıyor? Soldan ve sağdan bu “tehlike” ya da “sorun” ortaya nasıl bulaştı? Küresel müesses nizamın Almanya merkezi ya da merkez siyaset denen ana akım siyaset eriyor mu? AfD bir çeşit faşist düzenin habercisi mi? Sol (die Linke) gerçekten düzen temsilcilerinin ve vampirlerinin korktuğu kadar “tehlikeli” mi? İnsanın aklına bunlar gibi ve belki de ziyadesiyle çok soru geliyor… Bunları irdelemek ise tarihsel bir bakışı elzem kılıyor. Biz de öyle başlayalım. Elbette incelememize ilişkin kısımlarla kendimizi sınırlayarak. Almanya’nın kısa bir ekonomi politik tarihinin bize önemli ipuçları sunduğu kanaatindeyiz.
Ordoliberalist Çerçeve ya da “Hristiyan Sosyalizmi” ile Evliliğinin Kısa Bir Tarihi
“Made in Germany.” Bu yüzyılın erken dönemlerine kadar kaliteli ürünlerin bir işareti olarak görülen bu etiket, Almanya’nın endüstriyel üretimde dünyanın önde gelen kapitalist merkezlerinden biri olduğunu simgeliyordu. Savaş sonrası dönemde 1950-60’lardan itibaren başlayan sanayisizleşme sürecinden Almanya da mahrum kalmasa da, önemli bir istisna teşkil etti. 1990’ların ortasından itibaren tablo diğer merkezlerden farklıydı: 1995 ile 2017 arasında imalat sanayisinin brüt katma değerdeki payı Almanya’da yüzde 22 civarında sabit kaldı10. Aynı dönemde Avrupa Birliği (AB) ortalaması yüzde 16’ya geriledi10. Bugün bile sanayi, Almanya’da katma değerin yaklaşık beşte birini (yüzde 19,7)11 üretiyor. Bu oran Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) yüzde 11, Fransa’da yüzde 10,7, Britanya’da ise yüzde 8,911. İmalattaki istihdam da görece yerindeydi: 2000’de 6,26 milyon olan imalat çalışanı sayısı, 2024’te 6,22 milyondu11. Bu sanayinin akışı ise dışa dönüktü; yani ihracat odaklı bir üretim vardı. Almanya 2025’te 1,76 trilyon dolarlık mal ihracatıyla Çin ve ABD’nin ardından dünyanın üçüncü büyük ihracatçısıydı12 ve bu ihracatın yüzde 80’i imalat sanayisinden geliyordu11. Başka bir deyişle, ABD ve Britanya sermayesi 1970’lerden itibaren fabrikadan finansa doğru vitesi artırmışken, Almanya sermayesi fabrikada kaldı ve dünya pazarına yöneldi. Ancak bu istisnanın dayandığı koşullar bugün birer birer çökerken, üretimi merkezine alan bu model, krizler üretmeye yazgılı hâle geldi.
Peki neydi bu model? İsmi: sosyal piyasa ekonomisi (Soziale Marktwirtschaft). İçeriği ise ordoliberal bir çekirdeğin etrafına, örgütlü işçi hareketinin gücü ve Sovyet bloğuyla sistem rekabetinin baskısı altında eklenen sosyal tavizlerden oluşan bir uzlaşmaydı. Çekirdek kalıcıydı, tavizler ise onları koparan güç dengesine bağlıydı. Denge değiştiğinde, önce tavizler budanacaktı. Budanma dönemine atlamadan önce soralım: Ordoliberalizm neydi? 1930’larda Freiburg’da bir araya gelen, 1948 ORDO13 (Latince “düzen”) dergisi etrafında toplanan Almanyalı bazı iktisatçıların (Eucken ve Böhm, daha sonra Röpke ve Rüstow gibi, ki bunlardan son ikisi Nazi iktidarından kaçıp bir dönem İstanbul Üniversitesi’nde ders vermişlerdi) şekillendirdiği bu liberalist mezhebin özeti şu sloganda yatıyor: “Serbest ekonomi, güçlü devlet.” Kapitalist piyasa iyi ama çevresi kötüydü; tek başına ayakta kalamazdı. Tekeller, karteller, birbiriyle rekabet eden güç odakları, sınıf savaşımının seyri ve, maazallah, işçi sınıfının siyasal güç kazanması… Piyasanın dinamiğini oluşturan rekabeti ortadan kaldırabilecek olgulardı bunlar. Bize kapitalist ilişkilerin tarihselliği içinden çıkan ve bu ilişki yığınının en sıkı tezahürü olan o yapı, yani devlet gerekiyordu. Devlet, yaramaz vatandaşlarını kontrol altına alıp liberalizmin ütopyasını kurabilirdi; hem de “ordo” düzeltmesiyle beraber. Bu hâliyle ordoliberalizm, diğer liberal mezheplerin düşünce dünyalarında kalan ve ideal kapitalist toplum tasavvuru olan (bir biçim anarko-kapitalizm düşünün) bildiğimiz liberal teoriye, ziyadesiyle yüzeysel bir düzeltme bile olsa, pratik siyasal süreç içerisinde kaçınılmaz olarak ihtiyaç duyduğu aygıtı kuramsal olarak zaruri kılıyor. Öyle ki, güçlü bir devlet kapitalist iktisadi düzenin garantisi olmalı ve piyasanın işleyişine karışmaksızın, onun kurallarını kitle demokrasisinin ve örgütlü işçi sınıfının baskısından azade kılmalıydı: iktisatta serbest, siyasette otoriter bir devlet; kapsamı dar, ateş gücü piyasayı tehdit edecek her şeyi süpürecek kadar ağır bir cep zırhlısı. Hermann Heller’in 1933’te bu tasavvura verdiği ad, pratik anlamda bizce totoloji de olsa, basit bir açıklamaydı: “otoriter liberalizm”14, 15.
Elbette ordo ya da değil, liberalist kuram yahut kapitalist ilişkiler pratik yaşamı bütünüyle belirleyemezler. Sosyal olgulara dair dayandığı varsayımlar ve gerçekliği oluşturan nesnel ilişkilerle aralarındaki çelişkiler, pratikteki siyasal ve iktisadi yapıları girift ve, çelişkilerin şiddetine göre, dinamik bir hâle sürükler. Yazımızın konusu doğrudan bu olgunun bilimsel/felsefi incelemesi değil, ancak bu çerçeveden irdelendiğinde Almanya özelinde “sosyal piyasa ekonomisi” modelinin karmaşık etkilerin diyalektik bütünlüğü içinde nasıl ortaya çıktığına dair bize yol gösterici olduğunu bilmek yeterli. Bahsi geçen çelişkilerin nesnel ifadesi toplumsal hareketlerde ve siyasal-iktisadi krizlerde kendini gösterir. Diğer bir deyişle, söz edilen tavizler kendiliğinden gelmedi, koparıldı. 1951’de kömür ve çelik sanayisinde işçilerin şirket denetim kurullarında sermayeyle eşit temsili (Montan-Mitbestimmung), madenci ve metal işçileri sendikalarının grev oylamasında ezici bir çoğunlukla aldığı grev kararının16 ardından yasalaştı. 1956-57 kışında Schleswig-Holstein’da metal işçileri yaklaşık dört ay süren bir grevle17, 18 hastalık hâlinde ücretin işveren tarafından ödenmesi hakkını kazandı. Aynı yıl CDU’lu Başbakan Adenauer, seçim öncesinde, bizzat Ekonomi Bakanı Erhard’ın itirazlarına rağmen, emekli aylıklarını ücret artışlarına bağlayan emeklilik reformunu geçirdi19. Sektörel toplu sözleşmeler ve 1976’da yönetime katılımın tüm büyük şirketlere genişletilmesi, bu dönemin diğer kazanımlarıydı. Bir diğer önemli etken, savaş sonrası dönemde esen kapitalizm karşıtı havaydı. Doğu Almanya bölgesinde büyük toprak mülkleri ve sanayiler kamulaştırılıyordu. Batı’da ise sendikalar ve sosyal demokratlar temel sanayilerin toplumsallaştırılmasını talep ediyordu. Öyle ki, Hristiyan Demokratlar (CDU) bile 1947’deki Ahlen Programı’nda “kapitalist ekonomik sistemin Alman halkının devlet ve toplumsal yaşam çıkarlarına hizmet etmediğini”20 yazmak zorunda kalmıştı. Mottosu “CDU kapitalizmi ve Marksizmi aştı”21 olan bu program, ağır sanayilerin kamulaştırılmasını ve işçilere yönetimde söz hakkı verilmesini savunuyordu. Amacı, parti içindeki sol kanadı yatıştırmak ve SPD’nin kamulaştırma taleplerine bir alternatif sunmaktı22. “Hristiyan Sosyalizmi” olarak da adlandırılan bu program, başta ABD’nin baskısı23 olmak üzere, elbette asla uygulanmadı. Örneğin kamulaştırma yolunu işgal makamları kapatmıştı: 1 Eylül 1948’de İngiliz askerî idaresi Kuzey Ren-Vestfalya’nın kömür sanayisini kamulaştıran yasayı askıya aldı24; Hesse’de seçmenlerin yüzde 72’siyle kabul edilen25 ve kömür, çelik, enerji ile demiryollarının derhal kamu mülkiyetine geçirilmesini öngören anayasanın 41. maddesi de 1948’de işgal makamlarınca aynı akıbete uğradı. Gerekçe, bu denli önemli kararların ancak bütün Almanya’yı temsil eden bir hükûmetçe verilebileceğiydi. Akıllıca. Ne var ki, Ahlen Programı fiilen tasfiye edildi; onun “geliştirilmiş hâli” olduğu iddia edilen ve 1949’da ilk federal seçimlerden bir ay önce kabul edilen Düsseldorf İlkeleri benimsendi. Sosyal piyasa ekonomisi böylelikle partinin ekonomi politiğini oluşturdu. Yine de işçi sınıfının örgütlü gücü, kapitalizmin ve işgalci güçlerin bütün eğilimlerine rağmen yukarıda bahsedilen tavizleri mümkün kıldı.
Ne var ki bu tavizler, işçi sınıfını düzenin içine bağlamanın da araçlarıydı. Yönetime katılım, sınıf savaşımını emeğin ürüne dönüştüğü yerden şirketin denetim kuruluna taşıdı. “Toplu sözleşme özerkliği” (Tarifautonomie) grevi sözleşme masasına hapsetti; genel grev ise yargı kararlarıyla yasa dışı sayıldı26. Sendikalar “sosyal ortak” (Sozialpartner) oldu. 1956’da Alman Komünist Partisi (KPD) yasaklandı27. Havuç ve sopa, Bismarck’tan beri Alman müesses nizamının işçi sınıfına karşı tanıdık aletleriydi. Uzlaşmayı mümkün kılan bir de dış halka vardı. 1955’ten itibaren İtalya, İspanya, Yunanistan ve 1961’de Türkiye’yle imzalanan anlaşmalarla gelen “misafir işçiler” (Gastarbeiter), refah uzlaşmasının esnek yedeğiydi. Tavizlerin tam sahibi sayılmadılar. 1973’te petrol kriziyle birlikte işçi alımı durduruldu (Anwerbestopp); uzlaşmanın bedelini ilk ödeyenler de onlar oldu.
Nihayetinde, savaş sonrası dönemin toplumsal koşulları ve atmosferi, sınıf savaşımının seyri, “Hristiyan Sosyalizmi”nden “sosyal piyasa ekonomisi”ne harmanlandı. Sosyal piyasa ekonomisini kuramsal olarak geliştiren, ordoliberal mezhebe mensup ve tesadüfe bakın ki 1933’te Nazi Partisi’ne üye olan Alfred Müller-Armack idi. Pratik siyasete taşıyanlar ise CDU’nun Adenauer başbakanlığında ekonomi bakanı koltuğunu kullanan, daha sonra da başbakanlık koltuğuna terfi edecek Ludwig Erhard’dı. Kısa süre sonra, 1950’de bu politikaların sonuçları The Times dergisinde beliriverdi; kapakta “ekonomik mucize” (Wirtschaftswunder) yazıyordu28. Sosyal piyasa ekonomisi, dahası ordoliberalizm, meyvesini vermiş; bu ne âlâ memlekette Almanyalı vatandaşlar da refah içinde yermiş. Ordolar kutlayadursun, bu “mucize”nin oluşumu yalıtılmış değildi ve büyük oranda Soğuk Savaş’ın belirlenimlerinden besleniyordu. Batı kapitalizminin yöneticileri, Batı Almanya’yı Soğuk Savaş sahnesinde Batı sisteminin vitrini olarak inşa etmeye girişti. Vitrinin dolu olması, sınırın öbür yanındaki Sovyet sosyalizmine karşı siyasal bir zaruretti. Marshall Planı’nın kredileri bu vitrinin ilk mallarını taşıdı. 1950’de patlak veren Kore Savaşı, dünya pazarlarında Alman makine ve çeliğine ani bir talep yarattı. 1953 Londra Borç Anlaşması ile ülkenin dış borçlarının yaklaşık yarısı silindi29, kalanı ise ihracat gelirlerine bağlı uzun vadelere yayıldı. Mucizenin bir diğer ayağı ise ucuz ve bol emek gücüydü. Savaşın sonunda Doğu’dan sürülen on milyonu aşkın Almanyalı, 1961’de Duvar örülene kadar DDR’den kaçan milyonlarca kişi ve bunların ardından yukarıda andığımız “misafir işçiler”, Ruhr’un madenlerini ve otomobil fabrikalarının bantlarını çevirdi. Bugün “remigrasyon” tartışmasının30, 31, 32 hedefindeki nüfusun bir kısmı, bu mucizeyi inşa edenlerin torunları.
Nitekim, Batı Almanya, bir biçimiyle ordoliberal çerçevenin fiilen uygulandığı ilk büyük laboratuvar oldu. Böylece ortaya çıkan sosyal piyasa ekonomisi modeli dört ayak üzerinde dikiliyordu. Birincisi, çoğunlukla küçük ve orta ölçekli şirketlerin ve birkaç büyük şirketin ihracata dönük sanayi üretimi. Bu küçük ve orta ölçekli şirketler (bunlara Mittelstand diyorlar) Almanya sermaye çarkında önemli bir yer tutuyor ve tipik bir Mittelstand esasında bir aile şirketi teşkil ediyor: Mülkiyet de yönetim de tek bir elde tutuluyor, aile içinde nesilden nesile aktarılıyor, borsa üzerinden ziyade kendi sermayeleriyle kendilerini döndürüyorlar. İkincisi, kurumsallaşmış bir sınıf uzlaşısı ile süreç içerisinde sindirilen işçi sınıfı. Diğer bir deyişle, sektörel toplu sözleşmeler, işyeri konseyleri ve yönetim kurullarında işçi temsilcilerine verilen koltuklar (Mitbestimmung) ile sosyal piyasa ekonomisinin girift yapısının emek rejiminde tezahürüydü bu. Üçüncüsü, bekçiliği Bundesbank‘a emanet edilen ordoliberalist para ve maliye disiplini. Savaş sonrası dönemden 1990’lara kadar para politikalarının Keynesçi atmosferden belirlendiği bir dünyada, Almanya bir istisnaydı. Bu kurumun selefi, 1948’de, henüz Batı Almanya devleti yokken ve müttefiklerin işgalindeyken, yine müttefiklerin askerî idaresinin bir yasasıyla ve Müttefik Bankacılık Komisyonu’na bağlı olarak Bank deutscher Länder adıyla doğdu. Kâğıt üstünde bağlıydı bağlı olmasına ama, komisyon bankanın işleyişine karışmadı; dertleri de para politikasını denetim altında tutmaktan ziyade, gelecekte kurulacak olan Almanya hükûmetinin siyasal etkisinden bankayı bağımsız tutmaktı. Kapitalizmin ordoliberalist ruhu zaten kurum içinde devredeydi. 1951’de Dönüşüm Yasası ile bankanın denetimi resmen Federal Almanya’ya geçti; 1957’deki Bundesbank Yasası ile de Bank deutscher Länder yerini Bundesbank‘a bırakmıştı33. Tabii ki bağımsızlığını koruyarak. Peki bu bekçi neyin bekçisiydi? Ordoliberalizmin hükümlerine uygun olarak, piyasanın taşıyıcısı olan paranın istikrarını her şeyin önüne koyan ve bu istikrarı siyasal etkiden azade kılan bir bekçiydi bu. Sopası da vardı. Örneğin, sendikalar ücret taleplerini sunmadan önce Bundesbank‘ın tepkisini hesaba katıyordu. Zira “fazla” yüksek bir toplu sözleşme, faiz artışıyla, yani daralma ve işsizlikle cezalandırılabilirdi.
Dördüncüsü ve son olarak: çevre ya da dış koşullar. En büyük etkiye sahip iki olgudan bahsedelim. İlki 1970’lerden itibaren, Washington’dan gelen baskılara rağmen34, Sovyetler’den (daha sonra Rusya’dan) ithal edilen doğal gaz olmuştu. İkincisi ise 2000’lerde yükselmeye başlamıştı: Çin pazarı35. 1 Şubat 1970’te Essen’de imzalanan “boruya karşı gaz” (Erdgas-Röhren-Geschäft) anlaşmasıyla Sovyetler Birliği, yirmi yıl boyunca yılda 3 milyar metreküpe kadar gaz vermeyi taahhüt etti. Mannesmann ve Thyssen (büyük ağır sanayi firmaları) boruları üretecek, Deutsche Bank önderliğindeki 17 bankalık bir konsorsiyum bunu finanse edecek krediyi sağlayacak, devlet ise bu yatırımı Hermes garantileriyle36 güvence altına alacaktı. Yani daha ilk günden çelik, boru ve banka sermayesi bu işin içindeydi. Zaten Almanya ağır sanayi kapitalizmi bu boruları tüttürmek için can atıyordu. ABD’nin itirazı ise gecikmedi, zira daha 1962’de NATO Konseyi ve ABD’nin baskısıyla Batı Almanya, sınırının doğusunda kalanlara büyük çaplı boru ihracatını, önceden imzalanmış sözleşmeler de dâhil olmak üzere, yasaklamıştı. İtiraza rağmen ilk Sovyet gazı 1 Ekim 1973’te Bavyera’daki Waidhaus’tan Batı Almanya’ya girdi. 1981-82’de Reagan yönetimi Sibirya boru hattına katılan Avrupalı şirketlere yaptırım uyguladığında, Almanya kapitalist sınıfının hiziplerinden olan ve sermayenin rotasını Doğu’ya da mümkün kılmak için lobicilik yapan Alman İş Dünyası Doğu Komitesi (kısaca Ost-Ausschuss) bu yaptırımı “Batı Almanya-ABD ilişkilerinde o güne kadarki en ağır kriz”37 olarak nitelendirecekti. Gelgelelim Sovyet gazı 1979’da Batı Almanya’nın gaz ithalatının yüzde 19,9’unu sağlarken37, 2021’e gelindiğinde (artık Rusya’dan) yüzde 55’e çıkmıştı38, 39. Bu ithalat hacminin genişlemesindeki sebep ucuzluk falan değildi; miktarı ve sürekliliğiydi: uzun vadeli sözleşmelerle gelen bolca doğal gaz40. Bu doğal gaz kaynağının Almanya’nın ekonomik modelindeki yeri, en çok yokluğunda anlaşıldı. Ama buna bir sonraki bölümde geleceğiz.
Gelelim büyüyen, büyüten ama büyüdükçe küçülten faktöre: Çin’e. 1950’lerin sonunda sermayenin Ost-Ausschuss hizbi, CDU’lu Başbakan Adenauer’in isteksizliğine rağmen Çin’le ticari bağlar kurmuştu. 11 Ekim 1972’de iki ülke diplomatik ilişki kurduğunda Batı Almanya, Japonya’nın ardından Çin’in en büyük ikinci ticaret ortağıydı. 1984’te Volkswagen, Şanghay’da bir Çin şirketiyle ortak girişim sözleşmesi imzalayan ilk Batılı otomobil üreticilerinden biri oldu41. Yine de Çin uzun süre Alman sermayesi için ikincil bir pazar olarak kaldı: 1997’de Çin’e ihracat, Almanya’nın gayrisafi yurt içi hasılasının ancak binde üçü kadardı35. 2001’de Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) girmesiyle42 birlikte bir sıçrama yaşandı ve usul usul artan Almanya’nın Çin’e ihracatı 2001’den 2023’e yaklaşık on iki katına çıktı35. 2015-2020 arasında diğer ülkelere ihracat gerilerken Çin’e ihracat yüzde 34 arttı43. 2016’dan 2023’e kadar Çin, toplam ticaret hacminde Almanya’nın en büyük ortağıydı44, 45; 2022’de Çin’e ihracat, Alman GSYH’nin yüzde 3,5’ine ulaştı35. Emek ücretlerinin bastırıldığı, ucuz iş gücünün yaratıldığı dolayısıyla iç talebin daraldığı bir ekonomide, başta otomobil ve makine sanayisi olmak üzere, sermaye büyüyüp genişleyeceği mekânı dışarıda ve giderek artan ölçüde Çin’de buluyordu. Buluyordu bulmasına da, sermaye vefasızdır, çıktığı mekânın milletini de kitabını da tanımaz. Ancak buna da bir sonraki bölümde geleceğiz.
Ordoliberalizm ve “Hristiyan Sosyalizmi”nin birlikteliğinden doğan ve adını sosyal piyasa ekonomisi koydukları modelin dayandığı koşullar bunlardı. Peki bugün Almanya ekonomisini ayakta tutan dayanaklar ne vaziyette? Dönüm noktası (Die Zeitenwende) neydi ve nereye dönüyordu? Bir sonraki yazımızda bunları irdeleyerek başlayacağız.
Kaynaklar
- Wikipedia, “Zeitenwende speech”. Bağlantı
- t-online, “Nach Wahl-Desaster: Unternehmer fordern Merz jetzt zum Handeln auf”, 21 Eylül 2026. Bağlantı
- ZDFheute, “Merz will Arbeit fortsetzen – ‘Reformen müssen kommen'”, 20 Eylül 2026. Bağlantı
- Çetin Yılmaz, “Almanya’da eyalet seçimleri: Başbakan Friedrich Merz sonucu ‘felaket’ olarak nitelendirdi”, dokuz8HABER, 21 Eylül 2026. Bağlantı
- Wikipedia, “Industrielleneingabe”. Bağlantı
- t-online, “Berlin-Wahl 2026: Wirtschaft warnt vor Enteignungen durch Linke”, Eylül 2026. Bağlantı
- soL Haber, “Berlin’de ‘tarihi zafer’: Eski hikâye tekrar mı yazılacak?”, 25 Eylül 2026. Bağlantı
- Ulf Poschardt (@ulfposh), X paylaşımı. Bağlantı
- Yücel Özdemir, “Berlin seçimlerinin ardından: Kamulaştırma korkusu ve kirli kampanya”, Evrensel, 25 Eylül 2026. Bağlantı
- Thilo Kroeger, Claudia Schaffranka ve Monika Schnitzer, “Structural Change in Germany: Challenges for Growth and Productivity”, Intereconomics, 60(5), 2025. Bağlantı
- Verband der Chemischen Industrie (VCI), Industrieland Deutschland 2025. Bağlantı
- Bursa, “The world’s largest exporters – China remains the leader, with 3.8 trillion” (DTÖ verileri), 22 Nisan 2026. Bağlantı
- Wikipedia, “ORDO”. Bağlantı
- Wolfgang Streeck, “Heller, Schmitt and the Euro”, European Law Journal, 21(3), 2015. Bağlantı
- Alexandre Aloy, “‘Authoritarian Neoliberalism’: The Concept of Our Time?”, JHI Blog, 13 Ekim 2025. Bağlantı
- Hans-Böckler-Stiftung, Magazin Mitbestimmung, “Das überarbeitete Herz”. Bağlantı
- Planet Wissen, “Der längste Streik Deutschlands”. Bağlantı
- IG Metall, “Right to pay during sick leave”, 30 Haziran 2017. Bağlantı
- Deutscher Bundestag, Textarchiv, “21. Januar 1957: Rentenreform”. Bağlantı
- German History in Documents and Images (GHDI), “Ahlener Programm der CDU (Februar 1947)”. Bağlantı
- Konrad-Adenauer-Stiftung, “1947: Ahlener Wirtschafts- und Sozialprogramm der CDU”. Bağlantı
- Konrad-Adenauer-Stiftung, “Verabschiedung des Ahlener Programms der CDU”. Bağlantı
- Tribune, “Is it true?”, 4 Temmuz 1947. Bağlantı
- Bundeszentrale für politische Bildung (bpb), Deutschland-Chronik, “1. September 1948”. Bağlantı
- Wikipedia, “Verfassung des Landes Hessen”. Bağlantı
- Nelli Tügel, “Generalstreik in Deutschland: Warum er verboten ist und was sich ändern müsste”, der Freitag, 9 Ekim 2025. Bağlantı
- Jan Korte, “Zeit für eine späte Entschuldigung”, Rosa-Luxemburg-Stiftung, 8 Ağustos 2016. Bağlantı
- Wikipedia, “Wirtschaftswunder”. Bağlantı
- Wikipedia, “London Agreement on German External Debts”. Bağlantı
- Correctiv, “Geheimplan gegen Deutschland”, 10 Ocak 2024. Bağlantı
- BirGün, “Aşırı sağcıların ‘kitlesel sınır dışı etme’ planları ifşa oldu”, 10 Ocak 2024. Bağlantı
- Yücel Özdemir, “Faşizme geçit yok”, Yeni Hayat, 26 Ocak 2024. Bağlantı
- Wikipedia, “Bank deutscher Länder”. Bağlantı
- Wolfgang Streeck, “Fog of War”, New Left Review – Sidecar, 1 Mart 2022. Bağlantı
- Rhodium Group, Tipping Point: Germany and China in an Era of Zero-Sum Competition, Mart 2024. Bağlantı
- Wikipedia, “Hermes cover”. Bağlantı
- Ost-Ausschuss der Deutschen Wirtschaft, “50 Jahre Röhren gegen Gas” (Ost-Ausschuss’un kendi yayını). Bağlantı
- S&P Global, “Russian gas share in Germany sinks as utilities eye LNG supply: ministry”, Temmuz 2022. Bağlantı
- Bianet, “Rusya-Ukrayna savaşı ve Almanya’nın enerji yaptırımları”, 13 Temmuz 2022. Bağlantı
- Ron Bousso (Reuters), “Cheap Russian gas in Europe? No such thing”, Şubat 2025 (Gas Processing News üzerinden). Bağlantı
- Wikipedia, “SAIC Volkswagen”. Bağlantı
- Wikipedia, “China and the World Trade Organization”. Bağlantı
- Sander Tordoir, “Once dominant, Germany is now desperate”, Centre for European Reform, Kasım 2024. Bağlantı
- Destatis, “China im Jahr 2025 wieder wichtigster Handelspartner Deutschlands”, 20 Şubat 2026. Bağlantı
- Sözcü (AA), “Çin yeniden zirvede: Almanya’nın en büyük ticaret ortağı ABD’yi geride bıraktı”, 20 Şubat 2026. Bağlantı


