Deniz’in Cüreti: Madunları Değil Egemenleri Parodileştirmek

Kendisi bunu ayrıntılı düşünmüş müdür, bilinçlice bu noktada mı konumlanmıştır, ilerleyen zamanlarda bu çizgide devam mı edecektir bilinmez ama Deniz Göktaş’ın Ölü Deniz gösterisindeki mizahı dört nala yürüyüşünü sürdüren faşist inşa zamanlarında oldukça yaygın olan politik sinizmin tam karşısında konumlanıyor.

Düzen içi ve düzen dışı her türlü alternatifin saraydan yönetilen medya-emniyet-yargı üçgeniyle etkisiz hale getirildiği bu faşist inşa zamanlarında kitlelerde alternatifsizlik, dünyayı değiştirmeye yönelik umutsuzluk, başarısızlık hisleri; saray oligarşisinin dehşeti karşısındaki çaresizlik ve ağır sermaye saldırılarının toplumsal dayanışma ağlarını parçalamasının yarattığı tedirginlik gibi olgular karşısında eleştirinin hedefine çürümenin kaynağını koyması son yıllardaki güldürü furyası içerisinde son derece farklı ve radikal bir çizgiye işaret ediyor.

Güldürü Furyası ve Apolitizm

Evet deyim yerindeyse stand-up/güldürü konusunda son yıllarda büyük bir furya var. Birçok yeni komedyen peyda olurken aynı zamanda çok bilinmeyen eski butik komedyenler de ünlendiler. Sosyal medyanın da bu yayılıma katkı verdiğini söyleyebiliriz. Bu güldürü furyasında mizah malzemesi olan konular çok çeşitli olsa da güldürünün diline baktığımızda kimi ortak eksenlere pekala vurgu yapılabilir. Her şeyden önce bu güldürü furyasının hitap ettiği kesimlerin başında genel olarak yüksek öğrenim görmüş görece iyi ücretli ve aynı zamanda güvencesiz çalışanlar ya da yakın gelecekte bu kesime katılacak olan öğrenciler geliyor.

Mizah furyasının temel konuları arasında işte bu kesimlerin gündelik yaşamları geliyor: Kentli ücretli beyaz yakaların (Kadıköy sakinleri ilk akla gelenler) gündelik yaşamlarının, işyerlerindeki, kamusal alanlardaki, sosyal ilişkilerindeki, aile ilişkilerindeki uyumsuzlukları… Aşağıdan gelerek kentli bu kesime katılan kenar mahalle, kır, taşra kökenli gençlerin kimlik karmaşası… Çok hızlı değişen dünyanın çok hızlı değişen tüketim trendlerine yönelik eleştiriler ve ama aynı zamanda uyum çabaları… Eski kuşakların bu hızla değişen yeni dünya karşısındaki uyumsuzlukları… Anne ve babaların, babaannelerin ya da yaşlı akrabaların ahlaki evreniyle yeni kuşakların evreni arasındaki uyumsuzluk…

Bu, bir bakıma merkezi Kadıköy’de olan bu heterojen sınıf toplamının kendini farklılaştırma, ayırma, ayrıcalıklı ve farklı hissetme sürecinin pekiştirecidir. Her ne kadar yeni bir işçi sınıfı kategorisi olsalar da, sahip oldukları nesnel sınıf konumunun inkârına dayalı her şey. Sürekli değişen trendleri yakalamak, hatta trendleri başlatmak, kültür ve eğlence endüstrisinin başını tutmak, imkânlar dahilinde sürekli farklı şeyler deneyerek gündelik ve hızlı tatminler yaşamak…

Tüm bu konu başlıkları arasında politik bir içerik hiç mi yok? Var. Ama apolitisizm olarak var. Dünyayı değiştirmeye yönelik bir çıkış ya da düzene ilişkin öfkeden özellikle kaçınarak yapılan bir tür pasifizm olarak var. Bu güldürü akımında dünyayı değiştirmeye yönelik çağrı yapan kurtuluş hareketlerinin parodileştirilmesi, groteskleştirilmesi, alaya alınması var. Dünyanın değişeceğine dair umutlar yerine politik acizlik var. Toplum yok, birey var. Tüm ilişkilerinden soyutlanmış biireyin düştüğü komik durumlar var. Türklük ve Sünnilikle uyum çabaları başarısızlıkla sonuçlanan Kürtlerin ve Alevilerin düştükleri komik haller var.

Madunların Parodileştirilmesi

Kısacası itaatkâr bir eleştirel akıl var. Düzene düzenin içerisinden seslenen, uyumsuzlukları ve ucubelikleri gören ama müesses nizama dokunmayan, politik bir çıkış çağrısı yapmak yerine bu politik çıkış çağrılarını da çoğu zaman parodileştiren bir akıl bu. 90’lı yıllardan, post Sovyet dönemin açılışından bu yana kültür endüstrisinde oldukça alıcısı olan bir yöntem bu zaten. Groteskleştirilen, alay konusu yapılan sosyalistler, feministler, Kürtler, Aleviler… Sinemada, dizilerde, tiyatroda, romanlarda, köyün, mahallenin delileridir onlar. Marjinal oldukları kadar komiktirler de. Kimi zaman hakları verilir ama hiçbir anlatıda nihai çıkışı temsil ettikleri hissettirilmez. Aksine düzenle olan kavgaları ve kimlikleri şaka malzemesi haline getirilerek parodileştirilir.

Söz konusu güldürü furyasına egemen olan bu dili, bu pasif tutumu, bu politik sinizmi yoğun bir şekilde yeniden üretildiği bir dönem içerisindeyiz. Sosyal medyada üretilen mizah da çoğu zaman bu çizgide. Bu yükselişi  2016’dan bu yana devam eden faşist darbeler silsilesinin bir ürünü olarak okumak gerekir. Büyük Gezi isyanı sonrasına çöken ağır karamsarlığın da etkisinin olduğu bir olgu bu.

Mücadele isteğini yitirmiş, kurulmakta olan rejime karşı mücadele etmek yerine kendi steril alanlarında ahlâki tepkilerle kimliğini korumak için “ayrıcalıklarını ve özgürlüklerini” riske atmadan eğlenebilmek için üretilmiş bir mizah akımı gibi geliyor bana. Konforlu ve risksiz bir akım. Güçsüzlüğü, değiştirmeye yönelik mecalsizliği gizlemek için en risksiz alanlara eleştiri getirmek zorunda olan bir akım.

Deniz’in Cürmü

Şimdi Deniz Göktaş’a geri dönebiliriz. Komik midir değil midir tartışmaları bir yana, onun mizahı tanımlamaya çalıştığım bu mizah çizgisinin dışında ve bence karşısında konumlanıyor. Eleştiriyi büyük bir cüretle düzenin kalbine yöneltiyor. Saray oligarşisinden başlayarak toplumun kılcal damarlarına kadar yayılan suç silsilesini teşhir ediyor. Mizahı tekrar ezilenlerin silahına dönüştürme denemesi yapıyor. Bunu yaparken günümüzün çelişkilerini kullanıyor. Üstelik ve belki de en önemlisi dar bir kesim yerine milyonlara hitap etmeyi başararak yapıyor bunu. 

İşte cürüm tam da budur. Cumhurbaşkanına hakaret, dini değerleri aşağılama ya da birilerinin kişisel haklarına saldırı söz konusu değil. Deniz Göktaş’ın tutuklanmasının sebebi güldürü akımı içerisinde temsil ettiği bu yeni radikal çizgidir. Eleştiriyi ve teşhiri güçsüze, ezilene, maduna değil despota, düzene ve faile yönelttiği ve milyonları bu zeminde buluşturabildiği için iktidar cenahında büyük bir tepki yarattı.