Güncellik Bir Uçan Balon mudur?

Sürecin başından itibaren yazı yazma imkanı bulduğum Yeni Yaşam gazetesindeki yazılarımda, Kürt Özgürlük Hareketi’nin “silahlı mücadeleyi sonlandırma” ve “silahlı mücadelenin merkezi yapısı olan PKK’yi feshetme” kararı konusunda eleştirel bir değerlendirme yapmak yerine anlamaya çalışmayı tercih ettim.

Amacım, alınan tarihsel ağırlıktaki kararın hangi dünya, bölge ve ülke koşullarından nasıl etkilenerek alındığını, sürecin içindeki ana güçlerin farklı hedeflerinin ne olduğunu saptamaya çalışmaktı.

Başta Türkiye, ABD ve İsrail olmak üzere birçok güç aynı sürecin içindeydiler ve kendi durdukları yönden sürece yaklaşıp kendi özel hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlardı.

Öyle görünüyordu ki, var olan koşullar bütün tarafları böyle bir yönelime zorluyordu.

ABD kurmaya çalıştığı İsrail odaklı “Yeni Ortadoğu Düzeninin” acil ihtiyaçlarını karşılayarak günümüzde yakaladığı fırsatı bütün bölgeye yayılan fiili bir gerçekliğe dönüştürmek için; TC oluşan güncel konjonktürde bölgede ortaya çıkan olağanüstü yeni gerçeklikte hızla inisiyatif alıp bölgesel hegemon güç olma yönelimini güçlendirebilmek ve son dönemde toplumsal meşruiyetini yitirmeye başlayarak ayakta kalmakta zorlanan iktidar alanının kendisini bir dönem daha sürdürebilmesi için; Kürt Hareketi ise bölgeyi saran oldukça güçlü anafor ve fırtınaların içinde yaşar kalabilmek hatta mümkünse inisiyatifini güçlendirebilmek için aynı sürecin içindeydiler.

***

Ortadoğu’da birbirini destekleyen ve dışlayan farklı yönelimler aynı anda hareket halindeydi; bazen kaosa dönüşen kaotik bir ortamda yaşanan bölgedeki yeniden yapılanma sürecinin kendi dengelerini kurarak bir statüye kavuşup kavuşamayacağı belirsizdi; sürecin akışının bir dizi alt üstlük yaşayacağı ve inip çıkan dalgalar tarafından sürekli zorlanacağı anlaşılıyordu; sürecin içindeki toplumsal ve siyasal güçlerin koşulları her an değişebilecek istikrarsız bir yaşam tarzına uyum sağlamaları gerekiyordu; ve nihayet, yeniden yapılanma sürecini sadece içinde hedefleri yönünde hareket eden farklı güçler belirlemeyecek, aynı zamanda bölgede iç içe geçmiş bir dizi iç-süreçten oluşan bir kompleks bütünlük halindeki genel-bütünsel süreç de içindeki güçleri belirleyecekti.

Emperyalist güçlerin istikrarsız olması hedeflenen bölgedeki halkların iradesiz ve güçsüz kalarak köleleşmesini hedeflediği netçe görülebiliyordu; Şara ve şürekasının Suriye devletinin başına paraşütle kondurulması, tam tersi yöndeki söylemler sürekli tekrarlansa da aslında Suriye’de bir devlet olma halinin istenmediği, tam tersine biçimsel bir devlet içinde süreklileşmiş ve sonuçsuz çatışmalarla sürüp gidecek bir cehennemi yaşamın bölgeye dayatıldığı anlaşılıyordu.

Bu durum, emperyalist çakalların bölgenin zenginliklerini istedikleri gibi talan edebilecekleri (kendi deyimleriyle “bölgeyi medenileştirecekleri”) uygun bir ortam olacaktı. Emperyalizmin zirvelerinden bakılınca bölge halkları kendileri gibi “normal insan” değil, “insanımsı yaratıklardı.”

Kürt halkı, içine girilen olağanüstü sarsıntılarla dolu yeni dünya-tarihsel durumun kendi özelliklerini en yoğun haliyle dışa vurduğu Ortadoğu’nun kadim halklarından birisi olarak bölgeye dayatılan kaosta ayakta kalmak ve süreç içinde bölgenin kaderiyle ilgili söz sahibi olabilmek için özel önlemler almak zorundaydı.

***

Yeniden “silahlı mücadeleyi terk edip yasal-meşru mücadeleye odaklanmayı” hedeflediği anlaşılan yeni sürece gelecek olursak; yaşanan durumu anlamak, olup biteni nasılsa öyle/nesnel haliyle kavramak; Kürt halkının dostu komünistlerin bakış açısından, yeni süreçle ortaya çıkan yeni durumun Kürt halkı için ne gibi fırsatlar ve risklerle yüklü olduğunu anlamayı sağlayacaktır. Ve elbette, Türkiye işçi sınıfıyla Kürt halkının tarihsel-stratejik kader birliğinin hızla şekillenen yeni koşullarda kendisini yeniden nasıl gerçekleştirebileceği konsunda ipuçları yakalanabilecektir.

Öte yandan, aynı zamanda, içine girilen yeni süreçte, geçmiş mücadele döneminde Kürt yoksullarının öncülüğünde bir araya gelen farklı sınıflardan ve değişik toplumsallaşma hallerinden Kürtlerin ihtiyaçlarının, artık silahlı mücadelenin olmadığı yeni dönemin yeni koşulları tarafından belirlenerek ve özellikle de sınıfsal konumlarından ivmelenerek farklılaşabileceğine hazırlanmak gerekiyor.

Silahlı mücadelenin temel olduğu dönemde yoksul Kürt gençleri önde olurken, yasal-meşru alanın mevcut durumuna baktığımızda yoksulların sadece kitle desteği olduğunu, sokak gösterilerinde öne çıktığını ama siyasal ve toplumsal örgütlenmelerinde çoğunlukla katılımcı olmakla sınırlı kaldığını görebiliriz.

Bu durumun nesnel sebebi olarak, yoksulların imkanlarının sınırlı olması, günlerinin hayatta kalmak için çabalamakla geçmesi, yeterli eğitim alamamış olmaları, kalabalık mekanlarda konuşmakta çekingen davranmaları, aynı ortamda kendilerinin yanında çalıştığı “patronlar” varsa kendilerini güvensiz hissetmesi, toplantılara katılmak için yeterli zamanları olamaması gibi durumlar sıralanabilir.

Evet, aşılabilir sorunlardır ama vardır ve şimdiye dek aşılması yönünde bir özel çaba gösterilmemiştir. Olayların kendiliğinden akışı imkanları daha iyi olanları, eğitim görenleri, günlük yaşamını sürdürmekte zorluk çekmeyenleri öne çıkarmaktadır. Hatta, bazı durumlarda yatırımcı düzeyinde büyümüş Kürt sermaye güçlerinin inisiyatif kazandığı görülmektedir.

Kürt sermaye güçleri ve onların liberal sözcülerinin, silahlı mücadele döneminin koşulları gereği kabul etmek zorunda oldukları yoksul Kürtlerin önderliğini mevcut durumda, yani artık silahlı mücadelenin terk edildiği koşullarda artık kabul etmeme eğiliminde olacakları açıktır. Hatta tam tersi yönde ilerleyerek, Kürt sermaye güçlerinin hem Türkiye’de hem de diğer bölge ülkelerinde geçmişte rahatça ulaşamadıkları imkanlara bir an önce ulaşmaya, sermaye birikim süreçlerini mümkün olan en hızlı ve en yoğun halde gerçekleştirmeye eğilimli olmaları normal değil midir? Bu nesnel eğilim, Kürt halkının uğruna savaştığı değerleri önemsemeyerek kolay ve ucuz uzlaşmaları kabul etme tehlikesini hemen belirginleştirir.

Belirttiğimiz olağanüstü dünya-tarihsel koşullar ise, tam tersine içine girilen yeni süreçte başarı kazanılmasının yegane teminatının, şimdiye dek mücadelenin öncülüğünü yürüten yoksul Kürt gücünün önderliğinin sürmesi ve önceki uzun on yıllar içinde verilen mücadeleler içinde nitelik kazanıp özneleşen Kürt halkının sürekli hareket halinde olarak kendi ihtiyaçlarını ortama dayatmasını varlık-yokluk gerginliğinde zorlamaktadır. Ve, eğer olayların kendiliğinden akışına tabi olunmayıp da özel bir durum olarak üstünde yoğunlaşılırsa elbette yoksul Kürtler de yasal-meşru alanda inisiyatif alıp öncülük yapabilir.

Komünistler ise, hem bilinçleri ulusalcı ön yargılarla dolu olduğu için Kürtlerle yan yana durmamaya yemin etmiş sözümona “komünistler” hem de hızla ilerleyen sürecin içinde yaşanan inişli çıkışlı kaotik ortamın gerilimlerinden kaçıp steril konumlara yerleşen politik güçlerden kopuşmalıdır. Görev, şimdiye dek sürdürülen “eleştirel ama kalıcı-stratejik ortaklığı” sürdürmek, içine girilen yeni süreçte sürekli zorlanan, üstelik alışık oldukları üzere “silahlı mücadelenin ön açıcılığından” yoksun kalacakları için ek zorluklar yaşayacak Kürt halkıyla süreklileşmiş bir dayanışma-ortaklaşma içinde olmaktır.

Burada özellikle vurgulanması gereken konu,“Kürt yoksulları” diye tanımladığımız toplumsal alanda yaşanan muazzam dönüşümdür. Bu güç alanı PKK’nin mücadeleyi başlattığı dönemde çoğunlukla yoksul köylüler ve onların okumak için şehirlere giden çocukları olan öğrencilerden oluşuyordu.

Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi yeni bir durum yaratmıştır; artık “Kürt yoksulları” çoğunlukla şehirlerdeki işçiler ve işsiz gençlerden oluşuyor.

Büyük şehirlerde artık çok geniş bir alana yayılan işçileşme halinin kendi içindeki ayrışmada çok açıkça görülen gerçek şudur ki, işçi sınıfının en alt kesimi Kürt işçilerden oluşmaktadır ve ülkeyi boğup dibe çeken işsizlik de en fazla Kürt gençlerini içine çekmektedir. Eh, zaten “iç sömürge” statüsü de böyle bir gerçeklik değil midir?

Öte yandan, Kürt işçileri ve işsizleriyle ilişkilenen herkes rahatlıkla görebilir ki, bu toplumsal güçlerin ağırlıklı kesimi Kürt sorunuyla yakından ilgilidir ve Kürt siyasal hareketinin taraftarıdır. Ancak, maddi hayatı sürdürme konusunda yaşadığı ağır sorunlarda kendisi gibi işçi ya da işsiz olan diğer etnik kimliklerden işçilerle ortak mücadele etmekte, mücadele süreci sürüp gittikçe “sınıf bilinciyle” eğitilmektedir. Kürt olma haliyle işçi ya da işsiz olma halinin ürettiği bilinç ve davranış tutumları iç içe geçmiş durumdadır.

Tam da bu yüzdendir ki, “Demokratik Cumhuriyet” hedefi, sadece politik alanla sınırlı tutulmamalıdır.

Öcalan’ın demokratik bir cumhuriyette devletle yurttaş arasında sadece anayasal yurttaşlık bağı olacağı, devletin etnik ve inanç farklılıklarına “kör” olması gerektiği yönündeki değerlendirmesi önemli ve doğrudur.

Ancak, sadece bu yönelimle sınırlı kalmamak, demokratik cumhuriyetin sosyal yönelimini de vurgulamak, sözgelimi vergi sisteminde dolaylı vergilerin değil doğrudan vergilendirmenin esas alınacağı ve artan oranlı servet vergisi uygulamasına geçileceği, ücretlerin insanca yaşam ilkesine göre belirleneceği, Merkez Bankasının halk oyuyla seçilen temsilcilerden oluşan Meclis’in denetiminde olacağı ve çalışmalarında demokratik bir anayasayla teminat altına alınmış olan yurttaşların sosyal haklarını korumaya mecbur olacağı gibi belirlemeler hedef olarak vurgulanmalıdır.

***

Sürecin başında görülüp özellikle vurgulanan risk ve fırsatların neredeyse hepsi akan süreç içinde Kürt halkı tarafından tecrübe edildi. Bazı liberal hayallerin gerçek dışılığı ve siyasal alandaki kimi zaaflı tutumlar açığa çıktığı gibi, bazı kazanımların önünün açıldığını ve daha fazlasının da mücadeleye bağlı olarak gerçekleşebileceği görülüyor.

Liberal bakış açısından ABD’nin emperyalist bir eşkiya/haydut-devlet olduğu görülmüyor, taktik yan yana gelme stratejik olarak değerlendiriliyor; halkçı-demokratik güçlerin ise, “eşkiya/haydut-devlet” olma gerçekliğini yeterince netlikle değerlendiremediği anlaşılıyor. Türkiye ve Suriye’de yaşanan kimi zaaflar tam da bu sebeple yaşanmıştır.

Suriye’de askeri-politik alan kendisine dayatılan tasfiyeye karşı son anda yaptığı hamleyle geleneğindeki devrimci-direniş dinamiğini savaş alanlarında pratiğe geçirmiş ve mücadele içinde özneleşmiş Kürt halkı ise, yapılan çağrıya milyonlarcasıyla sokakları doldurarak cevaplamıştır. ABD-İsrail odaklı güç alanı tarafından Paris’te kararlaştırılıp dayatılan “tasfiye”, savaşan gerillalar ve sokakları dolduran Kürt halkı tarafından engellenmiş, geleceğe doğru uzanan asgari bir iradeleşme dosta düşmana kabul ettirilmiştir.

ABD ve yerel ortakları evet güçlüdürler, ama bölgede kurmaya çalıştıkları yeni düzen henüz oldukça hassas dengelerde tutunabiliyor. Kürt halkının kararlı tavrı ve siyasal ve silahlı liderliğin sözcüsü olan M.Abdi’nin “tasfiyeyi kabul etmiyoruz, savaşacağız” beyanıyla silahlı güçlerin kısa sürede gösterdiği savaşçılık kapasitesi, şayet zamana yayılıp süreklilileşirse sadece Kürtlerle sınırlı olmayan çok farklı güç alanlarını da harekete geçirebilir ve süreç içinde emperyalizmin kazandığı güncel inisiyatifi zorlayabilirdi.

Paris komplocuları şimdilik geri adım attılar; şimdi yaptıkları “iltifatlar” ise, kendilerine gayet yakışan tarzda ikiyüzlü ve sahtedir; fırsat bulurlarsa yeni tasfiye hamlelerini dayatacaklardır. Hemen arkasından gelen Münih daveti ise, “sopayla” yenemediğini “iltifat ederek” ehlileştirme-içerme kurnazlığından başka bir anlam taşımaz.

Zorunlu olarak yan yana gelme kimi zaman kaçınılmaz olabilir, ancak emperyalizmin kalıcı, net ve asla vazgeçmeyeceği eşkiya-terörist niteliği eskisinden çok daha net olarak görülmeli, Kürt halkını desteklemekte tereddüt etmeyen farklı halklarla ve toplumsal güçlerle ilişkiler kalıcılaştırılmalı; sokağa çıkışıyla kendisini bir kez daha gösteren özneleşmiş Kürt halkının daha yoğun ve daha geniş örgütlenmesinin ve daha güçlü inisiyatif kazanmasının önü açılmalıdır.

***

Öte yandan, sürecin diğer merkezi olan Türkiye’de yaşanan gerçeklikte ise, liberal bakış açısının süreçle ilgili kurduğu hayallerin nasıl boş olduğunu son komisyon raporuyla bir kez daha gördük.

Türk devleti, Asur’dan Bizans’a ve Osmanlı’ya günün koşullarına uygun dönüşümler yaşayarak geçen despotik bir egemenlik yapısına sahiptir. Zamanları aşan bir mutlak yapıdan değil, zamanın kendisine dayattıklarına uyum gösterip dönüşerek kendisini sürdüren, her dönemde uygun somut-tarihsel bir yapılanma içine giren bir egemenlik tarzından bahsediyoruz.

Osmanlı’nın çözülüşü sürecinde önce onu “korumak” için yola çıkan ama bunun gerçekleşemeyeceğini anlayınca onun “maddi yapısını” tasfiye edip “kopuşarak” yerel kapitalizmin ihtiyaçlarına uygun bir yeni devlet yapısı inşa eden kurucu Kemalist irade; aynı zamanda, bizzat kendisinin bireysel bilincini de bir Osmanlı subayı olarak eğitip belirleyen devletin “ruhunu” koruyarak despotizmde ısrar etmiştir.

Despot değişmiş ama despotizm sürmüştür. “Kopuş” ne kadar gerçekse “süreklilik” da o kadar gerçektir.

Günümüzde devletin despotik yapısal özelliğiyle, en merkezi ve yoğunlaşmış halinde finans kapital yapısına bürünmüş olan sermaye güçlerinin kendi yapısal özelliği olan demokrasi düşmanlığı sarmaş dolaş olarak faşist bir devlet inşa etmeye çalışıyor.

İşte, şimdi Kürt sorunuyla ilgili olarak yaşanan süreç tam da böylesi bir halk düşmanı inşa sürecinin içinde yaşanmaktadır ve iktidar güçleri tarafından faşist inşa sürecine destek olacak bir nitelik kazanması yönünde zorlanmaktadır.

Elbette, “silah bırakma” gibi olağanüstü önemli bir kararın yaratacağı kazanımlar olacaktır; ancak bu kazanımlarla ilgili hayal kurmamak, gerçekçi olmak ve devletin yapısısal özelliklerini asla unutmamak gerekiyor.

Hemen belirtelim, çok dillendirilen “demokratik entegrasyon” ancak demokratik bir cumhuriyette gerçekleşebilir. Faşizmin inşasını fiilen yürüten bir iktidarın asla böyle bir yönelime girmeyeceği açık değil midir? Sadece bu iktidar değil, farklı başka iktidarlar da devletin yapısal özellikleri sürdükçe böyle bir kapasite kazanamayacak, çözüm gücü olmayacaklardır.

Gerçekçi ama yine de asla kendiliğinden kazanılmayacak konumlar neler olabilir?

Sürecin başında zaten belli olan bu durumların gerçekleşme anı tam da şimdi gelmiştir.

Evet, neler olabilir?

Öcalan’ın koşulları “dışarı” ile rahatça ilişki kurabileceği imkanlara kavuşmalıdır; Kürt siyasal hareketi ve toplumsal örgütlenmeleri üzerindeki faşist baskılar durdurulmalı, serbest çalışma koşulları sağlanmalıdır; Kürt halk hareketinin silah bırakan kadroları ülkeye gelip siyasal mücadele yapabilmelidir; cezaevindeki bütün tutsaklar serbest bırakılmalıdır; halkın seçtiği belediyelere el koyularak atanan kayyumlar geri alınmalı ve belediyeler halkın seçtiği kadrolara geri verilmelidir; Kürt dili üstündeki bütün baskılar kaldırılmalı, isteyen herkesin Kürtçe eğitim görmesine imkanlar sağlanmalıdır.

Günün koşullarında bu sayılanlardan daha ötedeki hedeflere ulaşma imkanı yoktur. Ötesindeki gerçekten demokratik, özgürlükçü ve halkçı hedeflere tam da bu kazanımlarla elde edilecek imkanlar üzerinden yapılacak meşru-demokratik mücadeleyle ulaşılabilir.

Üstelik, günün koşullarında sırf süreç kendisini gerçekleştirsin diye şayet Kürt halkının toplumsal ve siyasal mücadelesi üstündeki baskılar azalırsa, ki bu yönde kimi tutumlar yaşanmaktadır, deyim yerindeyse sadece ve sadece “köprüden geçinceye” kadar sürecektir. Asla kalıcı bir demokratik dönüşüm yaşanmayacaktır.

Peki, egemenler her şeye kadir midir, hedefledikleri her konuma ulaşabilirler mi?

Elbette, hayır; tam tersine, hele ki küresel, bölgesel ve yerel düzeyde çok yönlü krizlerle zorlandıkları günümüz koşullarında, asla böyle bir belirleyiciliğe sahip değillerdir.

Durum şudur: Şimdiki süreçte Kürt halkı üstte belirtiklerimizden fazlasını kazanamayacak ama yasal-meşru alanda mücadele koşullarını en azından bir süreliğine sağlayacaktır. İşte, tam da burada belirleyici olan halkın örgütlenmesinin ve mücadelesinin yeni döneme özgün biçimlerini keşfedip onlara yoğunlaşmak, sürekli ve hedeflere dönük hamle yapma inisiyatifini almak, böylesi bir halkçı-demokratik konumlanmaya süreklilik kazandırmak, demokratik bir cumhuriyet hedefini sürekli parlatmaktır. Bu yoldaki her kazanım kalıcılığın temellerini sağlalaştıracaktır.

Kazanılacak kalıcı ve bütünsel bir başarılı konumlanma ise, fiilen demokratik bir cumhuriyet konumuna yerleşmek anlamına gelecektir. Bu durumda, egemenlerin varlığı koşullarında, “uzun süren bir ikili iktidarlaşma”, halkın ve sermayenin iktidarlarının bir arada olacağı bir özel durum yaşanabilir.

Eğer bu yazılanlar “olmayacak hayaller” olarak küçümsenecekse; ilkin, dikkatle bakılırsa aslında mevcut iktidarın kendi durduğu yerden kendi hedefine doğru tam da bu tarzda ilerlediği görülecektir.

İktidar alanı sürecin her anını kontrolünde yürütmekte, “silah bırakacağım” diyen gerillayı kuşatıp baskılamakta hatta Kandil’e dönük özel bir askeri harekat hazırlığı içinde olduğunu açıklamakta, sürekli hamle yaparak Kürt halkını pasifize edip özneleşme kapasitesini sönümlendirmeye ve yasal-meşru Kürt siyasal hareketini ittifaklarından kopararak yalnızlaştırmaya çalışmaktadır. Hiçbir şey öylesine ve rastlantısal değildir; yapılan her hamle mevcut süreci faşizmin kurumsallaşma sürecine destek olacak bir yapıya sokma hedeflidir.

İkincisi, esas “hayal” masa başında diplomasi manevralarıyla iktidarın ikna edileceğine inanmaktır, ki gerçekten böyle bir tutumun nasıl savunulduğu ve inanılmaz derecede yıkıcı sonuçlar doğuracağının nasıl görülemediği normal koşullarda asla anlaşılamaz; ancak, söz konusu olan Kürt sermayesinin bir an önce kendi birikimine yoğunlaşma gerilimi ise “anlaşılamayacak” olan anlaşılır hale gelecektir.

***

Başlıktaki soruyu yeniden soracak olursak, “Güncellik bir uçan balon mudur?” Hayır, değildir.

Zaten uçan balonlar da öylesine baktığımızda gördüğümüz gibi keyfince oraya buraya süzülmez; içinde olduğu havanın rüzgar, nem, basınç, kuru ya da ıslak olma gibi farklı yapısal durumlarından belirlenerek hareket eder.

Süreç nasıl ki küresel, bölgesel ve yerel siyasal ve toplumsal koşullarının bir ürünü olarak ortaya çıktıysa, aynı yapısal konumlanmalar tarafından belirlenerek kendisini gerçekleştirecekti, öyle de oluyor zaten. Çok sayıda güç alanı kendi yapısal özelliklerinin ihtiyaçlarıyla devrededir ve süreç onların askeri-politik aktörlerinin karşılıklı hamleleriyle kendisini gerçekleştiriyor.

ABD, emperyalizmin merkezi bir devlet olarak bölgedeki yerel aktörleri kendi ihtiyaçlarının hizmetine almaya ve kurmaya çalıştığı İsrail odaklı yeni Ortadoğu düzeninin inşasını güçlendirmeye; TC bölgesel hegemon devlet olmaya ve bu süreçte yaşanacakların iktidarın ömrünü uzatmasını sağlamaya çalışıyor. İsrail, kendi çapını çok aşan ama çılgınca yöneldiği hedeflere doğru yürüyüşünü hızlandırmak; Suudi Arabistan ise, elindeki maddi imkanları kullanarak yeniden inşa edilen bölgenin belirleyici güce sahip aktörlerinden birisi olmak istiyor.

Bu dört güç, Fransa odaklı Avrupa Birliği inisiyatifini de aralarına alarak bölgedeki yeni düzenin kuruluş sürecinde halkçı-demokrat özellikleriyle bir pürüz olan Kürt siyasallaşmasını Paris komplosuyla tasfiye etmeye çalıştı. Rojava önderliğinin silahlı direniş kararı alıp fiilen uygulaması ve destek çağrısının hem bölgede hem de dünyanın farklı şehirlerinde yankılanıp onaylanarak yüzbinlerin sokakları doldurması tasfiyenin gerçekleşmesini son anda engellemiştir; ancak özellikle vurgulayalım, şimdilik engellemiştir.

Emperyalist güçlerin ve yereldeki bölgesel devletlerin kendi özel yapısal özellikleriyle devrede olduklarını, ortada gezinen kişilerin o yapısal gerçekliklerin temsilcisi olmaktan ileri gidemeyeceklerini bir kez daha vurgulayalım.

Emperyalizm demokrat olmaz ya da halkların özgürleşmesine destek vermez; yereldeki despotik devletler de “uzlaşma” ya da “halkların kardeşliği” gibi tutumlara kapalıdırlar. Sürecin içindeki yapıların niteliği/yapısı ve bu yapıların “yıkıcı-emredici-boyun eğdirip köleleştirici” özellikleri konusunda en ufak bir şüphe bile ağır yenilgilerin önünü açacaktır.

Mevcut durumda, emperyalizmin ve Türk devletinin yapısı konusunda liberallerde bilinçli ya da bilinçsiz körlük, halkçı-devrimci güçlerde ise “bulanıklık” söz konusudur; “sen yıllardır o güçlerle savaşanlara akıl mı veriyorsun” diyeceklere ise “zaten şaşırtıcı olan da budur” denilebilir. Dostluğumuz on yılların sınavından başarıyla geçmiş, samimi ve derindir, eleştirimizde sözünü sakınmamak da dostluğumuzdandır.

19. yüzyılda İngiltere parlamentosunda konuşan Cecile Rhodes’dan geçtiğimiz günlerde yapılan Münih konferansında konuşan Marco Rubio’ya uzanan yol aslında çok basittir: “Yak, yık, yağmala, hükmet!”

Süreç, şayet Kürt halkının şu ya da bu derecede özgürleşmesi yönünde ilerleyecekse, ancak ve sadece söz konusu küresel ve yerel düzeydeki egemenlik aygıtlarına rağmen gerçekleşebilir. Kürt halkının ve siyasal öncülerinin yapacağı hamlelerin yaratacağı güç alanı ön açıcı olarak sürecin halkçı-demokratik bir yapı kazanmasını sağlayabilir.

Bugünkü koşullardan bakacak olursak böylesi olumlu bir konumlanma “hemen-şimdi, bir hamleyle, bir anda” değil, “süreç içinde” yapılacak hamlelerle kendisini yapılandırarak kazanılabilir.

Yapıların/güç alanlarının kendilerini kendi ihtiyaçları temelinde dayatması gölgelenmemelidir ve bu konuda en ufak bir hayalcilik tasfiye tehlikesini güçlendirecektir.

Ancak, tekrar edelim, bu gerçeklik sürecin sırf yapıların dayattıkları iradelerin bileşkesi yönünde adeta kendiliğinden ilerleyeceği anlamına gelmez; yapıların özgün hallerinden çıkıp gelen davranma ve savaş kapasiteleri ve bu kapasiteleri gerçekleştirecek özneler/siyasal öncüler de alacakları ya da almayacakları veya alamayacakları inisiyatiflerle sürecin somut-tarihsel akışında etkili olacaktır.

Ortadoğu gibi kaosla kaotik durum arasında sürekli gidip gelen bir ortamda kendilerini dayatan güç alanlarının karşılaşmalarından doğan anaforun nasıl sonuçlanacağı hiçbir kesinliğe sahip değildir; anafor farklı olasılıklara değişik güçlerde potansiyeller yükleyip harekete geçebilme imkanı sağlar, sonuç hangi gücün anafora neresinden nasıl yükleneceği, kendisinin önünü açan olasılığın güçlenmesini sağlayıp sağlayamayacağı tarafından belirlenecektir.

Yapılar tarafından ve sırf güç dengeleri üzerinden doğrudan belirlenen mekanik-pozitivist bir süreç değil, olasılıkçı bir determinizm söz konusudur; üstelik tarihin akışı içinde egemenlik yapılarının zayıflama ya da çözülme yönünde zorlandığı günümüzdeki gibi dönemlerde öznelerin tarih-yapıcı rolleri daha yüksek kapasiteler kazanabilir.

Emperyalist ya da yerel devletler elbette güçlüdürler; ancak hepsini sarsan çok yönlü ve ağır krizlerle zorlanmaktalar; bu durum ezilen ve sömürülen toplumsal güçlere inisiyatif kazanacakları alanlar açıyor, daha fazlasıyla da açacaktır. Neredeyse bütün toplumsal ve siyasal devrimler tam da böylesi dönemlerde gerçekleşmiştir.

Kürt halkının onlarca yılın tecrübelerine dayanan özneleşme kapasitesi ve aynı mücadelenin farklı alanlarında yer alan tecrübeli siyasal kadrolara sahip olması belirleyici önemdedir. Nitekim Rojava’da tasfiyeye doğru giden sürecin hızla durdurulması ve her ne kadar henüz bir kalıcı statüye kavuşamamış olsa da bir mevzi kazanılması önemlidir. Mevzinin mimarı kendilerinden kat be kat güçlü egemenlik yapılarına karşı kendi iradesini dayatan Kürt halkı ve onun askeri-politik öncüleridir.

25.02.2026

Not: Öcalan’ın son açıklaması yazı bittikten sonra açıklandı. Yazıda bir değişiklik yapmadım. Ancak, zahmet edip yazıyı okuyanlar, Öcalan’ın aşağıda aktardığım tespitinin tam tersi yönde düşündüğümü hemen anlayacaktır.

Öcalan’ın sözünü ettiği “İniş çıkışlar, gerilim ve krizler” kalıcıdır, sürüp gidecektir. Küresel düzeyde gittikçe güç kazanarak kendisini yapılandıran bu gerçeklik, yürütücüsü olarak öne çıkan aktörlerin kişiliğiyle ilgili olmayıp kapitalist sistemin yaşadığı çok yönlü krizlerin ürünüdür, bölgemizde en yoğun en sert haliyle yaşanmaktadır ve ne yazık ki geçen her gün çok daha fazlasının içine doğru sürükleniyoruz. Erdoğan ve Bahçeli’nin de böyle düşündüğünü tahmin ediyorum. Tarihin kendisini yeniden yapılandırdığı olağanüstü bir dönemin içindeyiz, normallik değil krizler hatta bölgemiz söz olduğunda kaosa doğru sürüklenen bir kaotik durum söz konusudur.

“Günümüzde hiçbir düşünce sistemi demokrasiyi esas almadan ayakta kalamaz. İniş-çıkışlar, gerilim ve krizler geçicidir, demokrasi er ya da geç kalıcı olacak olandır.”

Sendika.org‘tan alınmıştır.