Türkiye’de özel öğretim kurumlarının yaygınlaşması, çoğu zaman eğitimde çeşitliliğin artması, pedagojik açıdan “alternatif” ya da devletin yükünün hafiflemesi gibi gerekçelerle meşrulaştırılıyor. Oysa bu genişleme, yalnızca pedagojik bir tercih değil; eğitimin piyasa ilişkilerine açılmasının, sermayenin bu alana teşvik edilmesinin ve eğitim politikalarının bir sonucudur. Bu süreç, yalnızca okul türlerini çoğaltmakla kalmamış; öğretmen emeğinin niteliğini, öğretmenlerin konumunu ve kamusal eğitimin anlamını da dönüştürmüştür. Eğitim, kamusal hak olmaktan çıkıp sektör hâline getirilmiştir. “Öğretmen adayları” ile “öğretmen” ayrımları yaratılmıştır; öğretmenler birer ucuz iş gücü hâline gelmiştir. (Her zaman öyleydi ama eğitimin özelleşmesi bu durumu daha da derinleştirmiş ve görünür kılmıştır.)
Bugün özel sektörde öğretmen olmak; sürekli yenilenen sözleşmeler, yaz aylarında işsiz bırakılma ihtimali, sendikal faaliyetin fiilî baskılarla engellenmesi ve düşük ücret politikaları demek. Bu deneyimler, öğretmen olmanın gündelik bir parçası hâline getirildi. Dolayısıyla özel sektörde çalışan öğretmenlerin deneyimlerinin bireysel mağduriyetler değil, özel sektör patronlarının ve neoliberal devlet politikalarının bir sonucu olduğu artık gizlenemez bir gerçek. Hoş, artık gizlemeye de çalışmıyorlar zaten.
Nefes Alamıyoruz: Bakanlık, Patron ve Okul Üçgeni
Eğitimin kamusal bir hak olmaktan uzaklaşması, Türkiye’de 1980’li yıllardan itibaren uygulanan neoliberal politikalarla birlikte hız kazandı. Eğitim, devletin doğrudan sorumluluğu olmaktan çıkarılarak özel girişimlere açılmış bir yatırım alanı olarak dizayn edildi. Özel okulların, kursların ve zincir eğitim işletmelerinin artışı, bu yönelimin niceliksel sonucudur. Özel öğretim sektörünün büyümesi devletin eğitimden çekilmesi olarak değil, devletin eğitimi sermaye lehine yeniden düzenlemesi olarak değerlendirilmelidir. Millî Eğitim Bakanlığının teşvik politikaları, denetim mekanizmalarının zayıflığı ve mevzuatın işveren lehine esnekliği, bu durumun açık bir tercihin somut görünümü.
Bu dönüşümle birlikte eğitimin amacı da sessizce değişmiş oldu. Bilginin kamusal dolaşımı ve toplumsal eşitlik fikri yerini; rekabet, performans ve bireysel başarı söylemlerine bıraktı. Böylelikle okul, toplumsal bir kurum olmaktan çok, hizmet satın alınan bir mekâna dönüştü. Öğrenci veliyle, öğretmen müşteri memnuniyetiyle, okul ise piyasa payıyla tanımlanır hâle geldi. Bu dönüşümden en çok etkilenenlerden biri de öğretmenler. Öğretmenlik, sözleşmeli, güvencesiz ve kolay ikame edilebilir bir biçime dönüştürüldü.
Özel sektörde çalışan öğretmenlerin büyük bölümü asgari ücrete yakın ücretlerle çalışıyor, saatlik ders anlaşmaları ile parça başı ve güvencesiz çalıştırılıyor, yaz aylarında fiilen işsiz kalıyor ve işten çıkarılma tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Öğretmen emek veren değil, eğitimde bir maliyet olarak görülüyor. Bu koşullar, öğretmen emeğinin değersizleştirilmesinin pedagojik sonuçlarını da kaçınılmaz hâle getiriyor. Geçim kaygısıyla yaşayan, sözleşmesi yenilenip yenilenmeyeceğini bilmeyen bir öğretmenin sınıf içinde özgür ve eğitim odaklı bir ders işlemesi beklenemez.
“Etkilenenlerden biri de öğretmenler,” diyoruz çünkü bu düzen veliler ve öğrenciler açısından da cehenneme dönmüş durumda. Bir yandan eve giden ödev yükü, bir yandan okul ihtiyaçlarının sürekli artarak büyümesi; gelecek kaygısıyla öğretmenlerin yaşadığı nefessizlikten ebeveynler ve çocuklar da payına düşeni yaşıyor.
Daha Öğrenciyken Öğretmen
Bu dönüşüm yalnızca çalışan öğretmenlerle sınırlı değil. Eğitim fakülteleri de bu piyasa düzeninin bir parçası hâline getirildi. Her yıl yaklaşık 50.000 öğrenci eğitim fakültelerinden mezun oluyor. Her yıl konuşulan atama rakamları ise 15.000-20.000 bandında kalıyor. Geriye kalanlar ise ya işsizler ordusunda ya da özel sektörde yerini alıyor. Eğitim fakülteleri artık “öğretmen” değil, “piyasaya uygun eğitmen” yetiştirme telaşında. Bu öyle bir telaş ki öğretmen adayı olan üniversite öğrencileri; staj ve uygulama dersleri aracılığıyla özel kurslarda, etüt merkezlerinde ve özel okullarda ücretsiz ya da çok düşük ücretlerle çalıştırılıyor. Bu pratikler, deneyim adı altında allanıp pullanırken öğrencilerin erken yaşta güvencesiz çalışmaya alıştırılmasını hedefliyor.
Üniversitelerde hâkim olan söylemler de bu süreci destekliyor. Kamusal istihdamın belirsizliği vurgulanıyor, özel sektör “gerçekçi” bir seçenek olarak sunuluyor; düşük ücret ve esnek çalışma koşulları, mesleğin doğal başlangıç aşaması gibi gösteriliyor. Böylece öğretmen adayları, daha mezun olmadan piyasa koşullarına uyum sağlamaya zorlanıyor. Öğretmen haklarını ve eğitimi koruması gereken MEB Bakanı Yusuf Tekin ise her açıklamasıyla sermayenin emrine amade olduğunu ilan ediyor. Öğretmenlere “Boşuna atama beklemeyin, özel sektör sizi bekliyor.” diyor.
Sınıflardan Mücadeleye: Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası
Ancak bu tablo mutlak değişmez değildir. Son yıllarda özel sektör öğretmenleri güvencesizliğin kaçınılmaz bir kader olmadığını gösterdi. Öğretmenler, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası (Öğretmen-Sen) öncülüğünde, tüm bu nefessiz bırakan koşulların karşısında birliğine ve haklılığına tutunarak bir nefes alma alanı yarattı, yaratıyor. Okul değiştirmek, yöneticilerle uyum sağlamaya çalışmak ya da mesleği terk etmek, yapısal bir soruna karşı bireysel kaçıştan öteye gitmiyor, gitmeyecek. Dağınık, yalnız ve geçici sözleşmelere sıkıştırılmış bir emek kitlesi, sendikal örgütlenme aracılığıyla kolektif bir güç haline dönüştü.
Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası, farklı şehirlerde binlerce öğretmeni ortak bir zeminde bir araya getirerek, özel öğretim alanında sessizce sürdürülen sömürüyü görünür kıldı. Bu görünürlük yalnızca basın açıklamalarıyla değil, iş bırakmalar, kurum önlerinde/içlerinde yapılan fiili teşhir eylemleri ve MEM’leri ve MEB’i görevlerini yapmaya sıkıştırmak için yapılan müdahalelerle inşa edildi. Patronların öğretmenlerle kurduğu bireysel ve üstüncü ilişki, sendikal zeminle birlikte kolektif bir pazarlığa dönüşmeye başladı.
Sendika, öğretmenlerin yaşadığı sorunları tekil şikâyetler olmaktan çıkararak ortak talepler haline getirdi: taban maaş uygulaması, yaz aylarında sigorta devamlılığı, sözleşme fesihlerinin keyfiliğinin engellenmesi ve sendikal faaliyetin güvence altına alınması gibi başlıklar, yalnızca talepler olarak değil, mücadele başlıkları olarak kuruldu. Bu taleplerin bir kısmının fiili eylemler yoluyla kabul ettirilmesi, özel öğretim alanında işverenin mutlak otoritesine ilk kez ciddi bir sınır çizdi. Artık ne patronlar ne de öğretmenler açısından hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktı. Çünkü sorun tek tek kurumların uygulamalarında değil, eğitimin piyasa mantığıyla örgütlenmesindeydi.
Burada belirleyici olan, hukuki süreçlerin ötesinde, fiili mücadelenin yarattığı siyasal etki oldu. Öğretmenlerin okul önlerinde, il millî eğitim müdürlüklerinde ve bakanlık önünde görünür olması, yalnızca patronlar üzerinde değil; kamuoyu üzerinde de bir basınç oluşturdu. Özel öğretim kurumlarının “eğitim kalitesi” söylemi, öğretmenlerin çalışma koşulları ifşa edildikçe meşruiyet kaybına uğradı. Böylece pedagojik söylem ile emek gerçekliği arasındaki çelişki toplumsal olarak görünür hale geldi.
Bu nedenle özel sektör öğretmenlerinin mücadelesi, yalnızca ücret ve sözleşme sorunlarına indirgenemez. Yaşadığı sorunlar, yalnızca ücret pazarlığı meselesi olarak ele alınamaz. Öğretmen-Sen yalnızca ekonomik talepler için değil; öğretmen emeğinin kamusal bir değer olarak savunulması için de, parasız nitelikli eğitim için de, öğretmenlik mesleğinin güvencesi ve onuru için de önemlidir. Patron-devlet-MEB ekseninde kurulan piyasa düzenine karşı, bu düzenin doğal ve kaçınılmaz olmadığına dair güçlü bir karşı duruş üretildi.
Bugün ortaya çıkan tablo şunu gösteriyor: Dağınık olan bir araya gelebildiğinde, yalnızlık ortaklığa dönüştüğünde ve korku yerini dayanışmaya bıraktığında, özel öğretim alanında bir şeyler değişebiliyor. Mücadele, yalnızca hak almakla sınırlı değil; öğretmenliğin toplumsal anlamını geri kazanma sürecidir aynı zamanda. Bu nedenle özel sektör öğretmenlerinin yürüttüğü sendikal mücadele, kamusal eğitim fikrinin geleceğini de ilgilendiriyor.
O yüzden tüm özel sektörde; vakıflarda, rehabilitasyon merkezlerinde, kolejlerde, kurs-etüt merkezlerinde çalışan öğretmenlere çağrımızdır: Sürekli kulağımızda çınlayan “Sus, yerine başkası var!” mobbingini duymak yerine “Artık yeter, ben yalnız değilim!” diyebilmek için, nefes alabilmek için Öğretmen-Sen’de yan yana gelmek artık yaşamsal bir önem kazanıyor. Bugüne kadar örgütlü gücümüzle değiştirdiklerimiz, kazandıklarımız, örgütlülüğün ne derece hak alıcı olduğunu gözler önüne serdi. Ama daha yürüyecek çok yolumuz var. Unutmayalım ki biz varsak onlar var, biz yoksak kimse yok. Tıpkı, sendikamızın 2025 yılı Temmuz ayında önemli talepleri ile gerçekleştirdiği Ankara yürüyüşünde dilimizden düşmeyen slogan gibi “Emeğimiz olmasa, bu binalar taş olur!”

